Tarihsel Gelişimi ve Herbert Blumer’ın Yöntemi Bağlamında Sembolik Etkileşimcilik Kuramı

Yazar: Martı Esin Şemin


Tarihsel Gelişimi ve Herbert Blumer’ın Yöntemi Bağlamında Sembolik Etkileşimcilik Kuramı [1]

Giriş

19. yüzyıldan itibaren değişen bilim anlayışının ve pozitivist paradigmanın sosyal bilimler üzerindeki etkisi büyük olmuştur. Pozitivist yaklaşımlar sonucunda 20. yüzyılda gelişim göstermeye başlayan sosyal bilimlere, istatistiksel fen bilim yöntemleri uygulanmaya başlamıştır. Sosyoloji içinde bu yöntem nicel araştırmalar ile yürütülmüş ancak bu şekilde açıklanan ve yorum getirilen topluma karşı, zamanla bireye yapılan vurgunun gelişmesi gerektiğine dair düşünceler ortaya çıkmıştır. 1950-1960 yılları arasında bilim felsefesinde gerçekleşen gelişmelere dayanarak meydana gelen pozitif sosyal bilimciliğe tepki, sosyolojinin nicel yaklaşımlarla toplumsal dünyanın açıklanabileceği düşüncesini zayıflatmış; bilime yapılan vurgunun değişimi sosyolojide de yankı bulmuştur. Çünkü sosyolojinin nesnel bir yaklaşıma sahip olmasını isteyen ve bu nesnelliğe uygun yöntemler geliştirenlerin yanında yorumsal yaklaşımların gelişmesi gerektiğini söyleyen sosyologlar da var olmaya başlamıştır.

Bilim ile ilgili bu sorgulamalar ise aslında 1920’lerde ortaya çıkmış bir düşüncenin diğer bir deyişle konumuz olan sembolik etkileşimciliğin önünü açmıştır. Bu kuram iki düşünceden bilhassa etkilenmiştir. Bunlardan ilki Alman idealizminin tine yaptığı vurgudur. Bu vurgu sembolik etkileşimciliğe yön veren bir diğer kuram olan Amerikan pragmatizmini de etkilemiştir. Amerikan pragmatizmi bireye vurgu yapan ve onun toplumda oynadığı aktif rolün önemini ortaya koyan düşüncelerden biridir. Bu çalışmada ise düşünsel temelleri Avrupa’dan Amerika’ya uzanan ve sosyolojinin mikro kuramları içine dahil edilen sembolik etkileşimcilik, tarihsel gelişimi ve Blumer’ın metodu ile birlikte açıklanmıştır.

Sembolik Etkileşimciliğin Tarihsel Temelleri

Chicago Felsefe Kulübü-1896 Soldan Sağa: Ayakta Olanlar Cora A. Allen, Hermann Charles Henderson, Faith Benita Clark, Louis Grant Whitehead, George Herbert Mead, John Dewey, Amy Eliza Tanner, Kiichi Tanaka, Addison Webster Moore, Jacob Dorsey Forrest Oturanlar: ?, Edward Scribner Ames, Albertina A. Forrest, Simon Fraser MacLennan, James R. Angell, Ella May Flagg, Helen Thompson Wooley

Sosyoloji özgün bir disiplin hâline gelmeden önce -ki bu 18. yüzyıldan 20. yüzyıla dek böyle devam eden bir süreçtir- Comte, 1830-42 yılları arasında yayımladığı Cours de Philosophie Positive’de (Pozitif Felsefe Dersleri) ilk defa sosyolojiyi bir bilim olarak tanıtmış ve ona bir isim ile program bahşetmiştir. Bu yeni bilim için Comte, fen bilimlerinin yöntemlerini kullanmayı önermiş; pozitif sosyal bilim sayesinde toplumun ve devletin sağlam temeller üzerine oturacağını belirtmiştir. Bu yeni disipline ilk olarak toplumsal fizik ismini sonrasında ise sosyolojiyi önermiştir (Park ve Burgess, 1942, s. 170; Giddens, 2012, s. 45).

Sosyolojinin bu ilk döneminden günümüze doğru gelip modern bir tanıma ulaşmaya çalışırsak Giddens’tan örnek verebiliriz. Özellikle modern/postmodern ulus, devlet, toplum üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen A. Giddens (2012, s. 38) sosyolojiyi “insanın toplum yaşamının, insan grupları ile toplumlarının bilimsel incelemesidir. Sosyoloji, sosyal varlıklar olarak bizim kendi davranışımızı ele aldığından, baş döndürücü ve zorlayıcı bir girişimdir.” diye tanımlamıştır. Sosyoloji, insanın toplum yaşamını tarihsel süreçleriyle ele alan bir disiplin olarak tarih başta olmak üzere başka birçok disiplin ile birlikte çalışır. Burke (2011, s. 2-3) sosyolojiyi, toplumların yapısını ve bu yapının zaman içindeki gelişim/dönüşüm süreçlerini, genelleme ve çıkarımlar yoluyla inceleyen bilim dalı olarak tanımlamıştır. Ona göre bazı sosyal bilimciler sosyolojiyi hâlâ Comte çağındaki gibi düşünmektedir: ampirizmden uzak ve büyük genellemelere çabuk ulaşan. Ancak özellikle tarih bilimi ile iç içe gelişen sosyoloji; sonrasında toplum hakkında büyük genellemeler yapma döneminden ve ampirik araştırmalar olmaksızın bir çıkarım ya da öngörüye ulaşmaktan vazgeçmiştir.

Chicago Üniversitesi

Ampirizm, Türkçe söylenişiyle deneycilik, 20. yüzyılın başında psikologların kütüphaneden laboratuvara yönelmesi, antropologların da aynı şekilde geçmişte yaşayan toplulukları okumak yerine gözlemlemesi, sosyolojideki “alan çalışması”nın gelişimi açısından önemlidir. Çünkü alan çalışması, bu sosyal disiplin içinde ilk kez sosyologların verilerini kitaplardan değil de çağdaş toplumdan almak istemesine, başka bir deyişle Chicago Okulu ve bu okulun çalışmalarına dayandırılabilir (Burke, 2011, s. 11-12). Chicago Okulu akademisyenleri, toplumu araştırmak için önce kendi şehirlerine, orada da daha çok ötekilere yani getto ve göçmenlere odaklanmıştır. Örnek vermek gerekirse Chicago Üniversitesi sosyologlarından Park ve Burgess (1992, s. 3), antropolog Boas ve Lowie’nin Kuzey Amerika yerlileri üzerinde gerçekleştirdikleri “sabırlı gözlem” yöntemlerinin aynı şekilde Chicago’da yaşayan Küçük İtalya, Kuzey Yaka ya da New York Greenwich Village sakinlerinin sosyal yaşam, inanç, gelenek göreneklerini öğrenmek amacıyla kullanılabileceğini belirtmiştir.

Sembolik etkileşim kuramı, temel olarak toplumsal meselelere ve etkileşimlere odaklanan, insanın öznel deneyiminin yarattığı nesnel etkileri kavramaya çalışan bir yöntem izler. Sonraki bölümlerde detaylandırılacağı üzere kuramın önde gelenleri Cooley, Thomas, Mead ve Blumer gibi sosyologlardır. Davranış ve benlik üzerine çalışan bu sosyologlar ötekilik, sempati, rol alma ve toplum gibi konuları öznel bilinç ile nesnel deneyim çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Bu temel kavramlardan başka özellikle çalıştıkları konular ise çağdaş toplum, benlik, ırk, cinsiyet, şehirler, çeteler ile azınlıkların gelenek görenek, inanış ve toplumsal davranışlarıdır. Bu çalışmalara örnek olarak Cooley’in “Ayna Benlik”, Mead’in “Zihin, Benlik ve Toplum” ve “Genelleştirilmiş Öteki”, Dewey’in “Uyarıcı-Tepki İlişkisi” gibi eserlerini gösterebiliriz (Burke, 2011, s. 12; Yikebali, 2018, s. 39).

Bu kuramın oluşmasına katkı sağlayan temeller düşünsel ve uygulamalı olarak ikiye ayrılabilir ve düşünsel olan kısmı “John Locke’un rasyonalizmi, Kant’ın idealist epistemolojisi, David Hume ve Adam Smith’in düşünceleri […]” olarak kısaca özetlenebilir (Şenol, 2017, s. 53-54). Ancak sembolik etkileşimciliğin kökenlerini detaylandırdığımızda bu düşüncenin en çok Amerikan pragmatizminden etkilendiği görülmektedir. Avrupa sosyoloji geleneğindeki kuram ve kuramcıları baz alan ancak zamanla kendi sistemini oluşturmaya başlayan Amerikan sosyolojisi, 19. yüzyıldan sonra kuramsallaşmaya başlamıştır.

Amerikan sosyolojisi sosyal durumlara bireysel açıdan yaklaşması ve teorilerini bireyler üzerinden sistematikleştirmesi açısından pragmatizm ile ortak ilerler -ki pragmatizm Amerikan sosyolojisi içinde hâlihazırda kendi etkisini sürdüren bir düşünce olmuştur (Yikebali, 2018, s. 38).  Pragmatizm Reynolds’a (1994, s. 11) göre sembolik etkileşimciliği etkileyen en önemli görüştür. Keza bu düşüncenin içinden çıkan George Herbert Mead sembolik etkileşimciliğin kurucularındandır. Yalnız bu kuramı değil Amerika’nın tamamını etkileyen pragmatizme göre insan, kendi çıkar ve arzularını en yüksek şekilde gerçekleştirmeye çalışan bir canlıdır. Bu düşünce insanın, yaşadığı toplum içindeki özgür iradesini özellikle vurgular ve bu özgürlüğe odaklanır. Sembolik etkileşim kuramı pragmatizmin bireyciliğini, bu bireylerin toplum içindeki aktif rollerini ve eylem-anlam yönündeki düşüncelerini temel alarak kendine çizdiği yolda fertlere önem veren bir sosyolojik anlayış ortaya koymuştur (Yikebali, 2018, s. 36-37). Bu görüşün pragmatizmde farklı bir bakış açısı olarak ortaya çıkması Dewey, Cooley, Thomas ve en çok bilinen isim olan Mead’in çalışmalarıyla olmuştur.

Sembolik etkileşim kuramının uygulamalı araştırmalardan -yani düşünceyi sahada deneyimlemekten- etkilenmesi kısmına geldiğimizde ise -daha önce de söz ettiğimiz gibi- antropoloji biliminin etkisini açıkça görürüz. 20. yüzyılın başından itibaren -özellikle I. Dünya Savaşı’nı (1914-1918) takip eden yıllarda- açık hava etnografisi olarak bilinen saha çalışmaları, antropoloji alanının yönelimleriyle başlamış ve bu çalışmalar ilk modern etnografik incelemelerin önünü açmıştır. Antropolojinin kullandığı bu yöntem, yaklaşık aynı yıllarda sosyolojik araştırmalar için de geçerli olmaya başlamış; Amerika ve İngiltere saha çalışmaları yapan ülkelerin başında gelmiştir. Ancak antropolojiden farklı olarak sosyolojinin amacı, ilkel topluluklar yerine günümüze odaklanmak ve özellikle Chicago Okulu için söylersek gelir düzeyi düşük marjinal gruplar üzerine çalışmalar yapmaktı (Edles, 2006, s. 193194). Sembolik etkileşimciler, toplumu anlamanın yolunun sadece kütüphanelerde çalışarak olmayacağını ve araştırmacının muhakkak bireysel deneyimleri gözlemlemek üzere sahaya çıkmasını gerektiğini ifade etmişlerdir. Böylece Chicago Okulu sosyolojik saha çalışmaları ve bireye verdiği önem ile 20. yüzyılın öncü kuramlarından biri olmuştur.

Sembolik Etkileşim ve Chicago Okulu

Önceki bölümde bahsettiğimiz üzere bu dönemlerde -aynı zamanda Büyük Buhran’ın (1929-1939) yaşandığı yıllar- Chicago Üniversitesi’nde şehirli etnografyası adıyla bilinen bir ekol ortaya çıkmıştır. Bölüm 1892 yılında tarihçi olan Albion W. Small tarafından kurulmuş, bu durum kronolojik olarak baktığımızda Durkheim’in Paris kürsüsüne geçip sosyolojiyi ayrı bir disiplin hâline getirmesinden yirmi sene önce olmuştur (Calhoun, 2007, s. 1). Small’ın kurduğu bu bölüm Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulan ilk bağımsız sosyoloji bölümüdür.

Chicago Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde bilhassa “kent” üzerine çalışma yapan akademisyenler ve öğrencilerin araştırmaları çoğunlukla Chicago Okulu adıyla anılmış ve bu araştırmalar, I. Dünya Savaşı’nın başlamasından 1930’lara dek devam etmiştir. Bu okulun kurucuları olarak kabul edilen Robert E. Park, W. I. Thomas ve E. Burgess aynı zamanda Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyesiydiler. Robert E. Park ve diğer akademisyenler öğrencilerini, şehir topluluklarını ve onların yarattığı alt kültürü incelemek için cesaretlendirmişler ve araştırmalarını bu yönde temellendirmişlerdir (Edles, 2006, s. 194; Kaya, 2011, s. 366). Sembolik etkileşim kuramı köklerini Pragmatistlere ve Chicago Okulu’na (Mead ve Dewey) dayandırmış; sembolik etkileşimciler insanların yaşadığı olayların ve gerçekleştirdiği eylemlerin “uyma/uyum sağlama” üzerine olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre insan, başkalarının davranışlarına uyum sağlar, onu anlamlandırır, yorumlar ve davranışlarını bu şekilde bir uyum ile eyleme döker. Bu düşünce içindeki sembolik kavramının anlamı ise “İnsanlar ‘özlerini’ yaratma süreci içerisinde eğer başkalarının yanıtlarını kendi eylemleriyle birleştirebilirlerse ve böylece muhtemelen ne olacağını kestirebilirlerse bu şekilde hareket edebilirler. İnsanların başkalarının eylemlerinin anlamını oluşturmak yolundaki bu vurgu ‘sembolik etkileşim’deki ‘sembolik’in geldiği yerdir” şeklinde açıklanabilir (Edles, 2006, s. 217-218).

Fenomenoloji ve etnometodoloji olarak adlandırılan mikro kuramlar arasında konumuz olan sembolik etkileşimcilik -tıpkı diğer mikro kuramlar gibi- 1960’lı yıllardan itibaren birçok karşıt düşünceye maruz kalmıştır. Bugün ise karşıt düşüncelerin yerini daha çok makro ve mikro kuramlar arasındaki uzlaşma almıştır. Bu üç mikro kuram içindeki benzerlikleri örnekleyecek olursak bunu daha çok sembolik etkileşimciliğin üzerinde durduğu hususlar hakkında yapmak daha toparlayıcı olacaktır. Sembolik etkileşimciliğin vurgularından olan:

  • Bireyler arasındaki karşılıklı iletişim toplumsal yaşamın temelidir,
  • İnsanlar yaratıcı ve akıllıdır,
  • Toplumsal düzen bireylerin yan yana gelmekle yarattığı bir durumdur,
  • Toplumun işleyişini anlamak için aktörlerin konumunu incelemek ve anlamaya çalışmak önemlidir (Smith, 2007, s. 85).

Kısaca sembolik etkileşimciler çalışmalarının başlangıç noktasını “[…] bireylerin hem toplumla hem de kendi aralarında gündelik yaşamlarından doğan ilişkilerindeki sembolik etkileşimleri […]” olarak belirlemişlerdir denebilir (Özalp, 2017, s. 15). Mikro kuramların bu ortak vurguları içinde onları diğer sosyoloji kuramlarından ayıran metodu, araştırma nesnesi olan toplumun bireylerini anlamak için yorumlayıcı bir yönteme ihtiyaç olduğunu ifade etmeleridir. Bu kuramların hepsinde “bireysel vurgu” daha önce hiç olmadığı kadar üstünde durulan bir konudur.

Mead’den Blumer’a Sembolik Etkileşimcilik

George Herbert Mead

Blumer’ın düşüncelerini temellendiren Mead ve bu temellendirmenin bir diğer kaynağı olan Chicago Okulu, Blumer’ın anlaşılabilmesi yolunda bahsedilmesi gereken iki önemli husustur. Sembolik etkileşimcilik kuramı ya da başka bir adlandırmayla Chicago geleneği iki düşünsel yola ayrılan akademisyenlerden oluşmuştur. Bunların bir kolunu George Herbert Mead ve ondan etkilenenler, diğer kolunu ise Everett C. Hughes, Robert E. Park ve W. I. Thomas gibi akademisyenler oluşturmuştur. Bu ayrılık ise farklı kuşaklardan insanların görüşlerini bir araya getirmiş ve sembolik etkileşimcilik içinde birçok düşüncenin oluşmasına neden olmuştur.

Blumer’ın hocası Mead, kullandığı “insan aktörler” kavramı ile insanların “ben”lerinin biyolojik köklerden öte toplumsal deneyimlerle biçimlendiğini savunmuştur. Bu sebeple insan kişiliği, toplumun koşullarına göre düzenlenen toplumsal sürecin bir parçasıdır (Şenol, 2017, s. 53-54). Mead (2017, s. 236) bu durumu “Bizim iddiamız, zihnin toplumsal bir çevre olmadan oluşamayıp ifade edilemeyeceği ve zihnin varlığının toplumsal ilişki ve etkileşimlerin […] organize yapısını gerektirdiğidir.” Buna göre zihnin oluşumunda gerekli olan şey toplumsal süreçte gelişen deneyim ve eylemdir.

Bireyin başkaları ile ilişkisi Mead’e göre, bireylerin yaptıkları veya söylediklerinin diğer bireyler tarafından anlaşıldığı ve kabul gördüğü ölçüde evrensellik kazanmasıyla olur. Birey, kendi deneyimini iletişim aracılığı ile paylaşırken diğerleri tarafından anlaşıldığını anladığında bu deneyim “kendisine özel” olmaktan öte bir hâl alır ve “toplumsal evrensellik” kazanır (Mead, 2017, s. 34). Mead, Dewey ve Cooley Chicago Okulu’nun diğer üyeleri arasında yer almakla beraber Amerikan iletişiminin liberal-demokratik biçiminin kurucusu olarak da bilinirler. Onların düşüncesine göre iletişim, yalnız iletilerin aktarımıyla sınırlı olmayan bir süreçtir. Blumer’ın düşüncelerinin temellenmesinde payı yüksek olan Mead’in iletişim, sembol ve anlamlara yaklaşımı ise şöyledir:

“İletişim semboller aracılığıyla ve bu sembollerle gelen (kurulan) anlamlar yoluyla olur’ denildiğinde, insanlar arası iletişim sözlü, yazılı, görüntülü semboller kullanarak anlam yaratma, anlam çıkartma ve paylaşma olarak ele alınır. Sembolsel süreçlerle kişisel ve sosyal gerçekler inşa edilir, tutulur, tamir edilir, dönüştürülür ve sosyal gerçekler üzerinde mücadele verilir. Mead’e göre iletişim toplumun biçimlenmesi ve tutulması için temeldir. Ortak sembol ve anlamların kullanımı bir grubu veya toplumu birleştiren güçtür” (Erdoğan ve Alemdar, 2010, s. 97).

Mead, öncelikle zihin ve benliğin günlük yaşamın toplumsal bir sonucu olduğunu belirtmiş ve toplumların benliksiz düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Ona göre toplumlar, zihin ya da benlik olmadan var olamazlar ve insanlık ancak bu ikisi aracılığı ile akıl yürütme yeteneğine sahiptir. İletişim ise anlamlı jestler ve bilinçli insan davranışları ile kurulur. Mead (2017, s. 131) iletişim sürecinde jestin önemini şöyle açıklar: “İletişim […] diğerini etkilerken bizi de etkileyen, diğerinin takındığı ve dolayısıyla bizim de takındığımız tavrı açığa çıkaran jestleri sağlayarak gerçekleşir” Mead’e göre anlamla yüklü jestler, dil gibi evrensel semboller sistemiyle iletilen fikirlerdir. İnsanlar ise iletişim kurmak için bu eylemleri yorumlamak durumundadır (Swingewood, 1998, s. 311-312; Mead, 2017, s. 131).

Sembolik etkileşim yaklaşımı 20. yüzyılın başları sayılabilecek yıllarda Mead’in öğrencileri olan Herbert Blumer öncülüğünde Chicago Okulu ve Manford Kuhn öncülüğünde de Iowa Okulu olarak iki yönden gelişmiş ve Blumer’ın görüşleri doğrultusunda ele alındığında gözleme dayalı, hümanist yanı ağır basan bir yöntem ortaya çıkmıştır (Erdoğan ve Alemdar, 2010, s. 96). Blumer, Chicago Okulu’nun 1915 ve 1935 yılları arasındaki ilk döneminden sonra -hatta bu ekolün bittiğinin düşünüldüğü zamanlarda- bu okulun izlemcileri arasında olmuş ve bu kuşak 2. Chicago Okulu olarak adlandırılmıştır (Morva, 2011, s. 45). Sembolik etkileşimcilik, Blumer’ın bu düşünceyi kuramsallaştırması ile bilimsel bir çerçeve kazanmış ve araştırmanın kuramsal boyutu Blumer’ın düşünceleri üzerinden şekillendirilmiştir.

Yöntemsel Varoluş: Herbert Blumer

Herbert Blumer

Herbert Blumer, 1900 yılında St. Louis Missouri’de çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, eğitimini Chicago Üniversitesi’nde Mead’in öğrencisi olarak sürdürmüş ve onun en büyük izleyicisi olmuştur: “Blumer, Mead’in felsefi düşüncelerine yakın bir noktadan etkileşimciliğe yönelik bir sosyoloji anlayışı ortaya atmıştır” (Özalp, 2017, s. 88-89). Bir müddet Chicago Üniversitesi’nde çalışan Blumer, sonrasında California Üniversitesi’ne geçmiş ve çalışmalarına orada devam etmiştir. Blumer, Mead’in temellerini attığı sembolik etkileşimcilik yaklaşımının hem isim babası (Blumer bu terimi 1937 yılında bulmuştur.) hem de en önemli isimlerinden olup bu yaklaşımın yöntemini açıklayan kişidir (Swingewood, 1998, s. 314; Koçak Turhanoğlu, 2013, s. 103).

Bu düşüncede sosyal yaşam, insanların birbiri arasında oluşturduğu etkileşimden doğar; yorumlar bu etkileşim süresince üretilir ve şekillendirilir. Sembolik etkileşimci yaklaşımda bireysellik konusuna vurgu yapılır ve kültürün ya da toplumsal yapının insan eyleminin asıl belirleyicisi olduğu yapısal işlevsel yaklaşımın karşısında dururlar (Edles, 2006, s. 219). Bu süreçte birey ve eylemlerinin her zaman özgün/öznel olarak tanımlanması sembolik etkileşimciliğin özgün yanıdır (Morva, 2017, s. 143). Bu kuramın merkezine yerleştirilen “benlik” kavramı, ben’in iradesi üzerine yoğunlaşırken bir yandan da bunu doğa bilimlerindeki yöntemlerle değil; gündelik hâlindeki insanın düşünceleri, duygu ve eylemleriyle yorumlamayı amaçlar (Koçak Turhanoğlu, 2013, s. 90).

Blumer, vurguladığı benlik kavramını Mead’in inşa ettiği fikirler ile temellendirmiş ve bireyden yola çıkarak toplumu anlamaya çalışan bir yöntem oluşturmuştur. Bu yöntemi oluşturmadan evvelki süreci eş deyişle sembolik etkileşim düşüncesinin gelişimini Blumer (1998, s. 78) kendi ifadesiyle şöyle açıklar:

“İnsan topluluğunun sembolik etkileşim olarak görülmesi fikri formüle edilmesinden önce takip edilmeye başlanan bir düşüncedir. Bu konudaki kısmi ve genellikle parça parça olan ifadeler sosyoloji alanı içinde ve dışında olmak üzere birçok seçkin bilim insanın yazınında bulunur. Bu yazarlar arasında Charles Horton Cooley, W. I. Thomas, Robert E. Parks, E. W. Burgess […] gibi bilginleri not edebiliriz. Disiplin dışında olanlar da William Jones, John Dewey ve George Herbert Mead olarak sayılabilir. Bu araştırmacıların hiçbiri bana göre insanların grup yaşantısının doğasına sembolik etkileşimcilik bakış açısıyla sistematik bir açıklama getirememiştir. Mead bu araştırmacıların arasında yaklaşımın temel önermelerini yaratarak öne çıksa da sosyolojik araştırmalar için metodolojik bakış açısını yeterince geliştirememiştir.”

Blumer, Symbolic Interactionism Perspective and Method (1969) adlı eserinde bu kuramı hocası Mead’in düşüncelerinden oluşturduğunu belirtmiş ancak Mead’in kendi düşüncelerini sosyolojik bir kuram hâline getirmek konusunda yöntemsel olarak çok az şey yaptığını ifade etmiştir (Blumer, 1998, s. 78). Mead’in sosyal psikoloji anlayışında bireylerin etrafında gelişen toplumsal süreçlere verdiği tepkilerle benliğinin nasıl gelişeceği üzerine temellenmiştir (Özalp, 2017, s. 75). Mead’in oluşturuğu bu temel Blumer için yeterli gelmemiştir; ona göre deneysel dünya her zaman odak noktası olmalıdır. Blumer’a (1998, s. 61) göre Mead’in insan toplumu hakkındaki düşünceleri, toplumun doğasını tasvir etmek açısından çok önemli olsa da yeterli değildir. Blumer (1998, s. 61) Mead’in kendini etkileyen temel düşüncesini “Mead’e göre insanların davranışı nesnelere verilen tepkilerden başlar ve grup yaşamı da tepki veren insan organizmalarından oluşur” şeklinde açıklamıştır. Mead (2017, s. 261), insanların kendi çevresi üzerinde kontrol sağlaması için nesneleri kullanmasının (taş ve sopalardan başlayarak) zorunlu olduğunu ve nesnelerle insan arasındaki etkileşimin grup yaşamını oluşturduğunu ifade eder. Ona göre toplumun gelişmesi, ancak insanın çevresi üzerinde tam bir hakimiyet sağlamasıyla gerçekleşebilir. Blumer, Mead’in bireye ve benliğe yaptığı bu vurgudan etkilenmiştir.

Blumer (1998, s. 83), kendi sistematikleştirdiği sembolik etkileşim düşüncesinden önce klasik sosyolojiyi, toplumu oluşturan bireyler üzerine gereken önemi vermediği ve bireyi sadece organizma olarak gördüğü için eleştirmiştir. Blumer’a göre klasik sosyolojik düşüncede bireylerin kendi yorumlamaları sonucundaki eylemleri dikkate alınmayarak, eylemlerin bireyin içinde bulunduğu koşullar dolayısı ile oluştuğu kabul edilir. Ancak bu yaklaşımda kültür, sosyal sistem ve roller bireylerin eylemlerinin belirleyicisi değil; eylemlerin hazırlayıcısıdırlar. Eylemde olan bireye, kültür veya sosyal yapı değil içinde bulunduğu durum yön verir (Morva 2017, s. 143). Bu sebeple sembolik etkileşim için çeşitli semboller aracılığıyla gerçekleştirilen faaliyetlerdir denebilir. Buna göre “Anlamlar sosyal ürünlerdir. Sosyal etkileşimden çıkar gelirler, sosyal etkileşimden çıkarılırlar. Sosyal aktörler yorum süreçlerinden geçerek durumlara, diğer insanlara ve kendilerine anlam katarlar” (Erdoğan ve Alemdar, 2010, s. 96). Sembolik etkileşimciliğe göre insanlar şeylere, onlar için taşıdıkları anlama uygun olarak tepkiler gösterirler:

“Birey için bir şeyin anlamı, başka kişilerin o şeyle ilgili kişiye nasıl davrandıklarıyla oluşur. Onların eylemleri kişinin şeyi tanımlamasında etkilidir. Dolayısıyla, sembolik etkileşimcilik, anlamları sosyal ürünler ve insanların içindeki etkileşimler olarak tanımlar ve onları faaliyetler aracılığıyla oluşturulan yaratımlar olarak görür” (Blumer, 1998, s. 4-5).

Sembolik etkileşimciliğin bireysel vasıtaya yaptığı vurgu, kültürün veya toplumsal yapının insan eylemlerinin belirleyicisi olduğuna dair klasik düşüncenin karşısında olduğunu gösterir.

Blumer’a (1998, s. 85) göre insan toplumu, harekete hâlindeki insanlardan oluşmuştur ve toplumun hayatı, bu harekete geçen insanların eylemlerinden meydana gelmiş olarak görülmelidir. Blumer (1998, s. 85) bunu “Eylemde olan birimler, üyeleri ortak bir arayış içinde birlikte hareket eden ayrı bireyler topluluğu veya bir seçim bölgesi adına hareket eden kuruluşlar olabilir. Buna örnek olarak bireysel alıcı, bir tiyatro grubu, bir misyoner topluluğu, ticari şirket veya ulusal meslek derneği gösterilebilir” diye ifade eder. Onun için insan eylemlerinin temeli; nesne, olay, tutum gibi dışsal uyaranların anlamlarıdır. Bu uyarılara verilen anlamlar geçmiş ilişkilerin bir sonucu olmasına rağmen süregiden sosyal etkileşimler ile birlikte devamlı olarak değişir. (Erdoğan ve Alemdar, 2010, s. 97; Morva, 2017, s. 143).

Swingewood (1998, s. 314) Blumer’ın anlama bakışını “Herbert Blumer’a göreyse, anlam, bir nesneye içkin olan bir özellik değildir; anlam, grup üyelerinin etkileşimleriyle kurulmuştur” olarak açıklar. Sembolik etkileşimcilik olayları kendine özgü ele alış biçimiyle insan topluluklarını ve insan davranışını incelemede 3 temel önermeye dayanır: “(i) İnsanlar, nesnelerle onların kendileri için anlamı doğrultusunda ilişkide bulunurlar; (ii) bu nesnelerin anlamı kişilerin birbiri ile sosyal etkileşiminden türer; (iii) bu anlam, nesneyle ilişkide bulunan kişinin yorumlama sürecinden geçerek taşınır ve modifiye edilir.” (Morva, 2017, s. 142). Blumer’ın bu tanımlaması, insan etkileşimini merkeze alır ve sembolik etkileşim sürecini, toplumsallaşan bireylerin arasında geçen iletişime bağlamaktadır (Gottdiener, 2005, s. 91).

 Blumer’a göre bazı durumlarda nesnelerin rolü onların anlatımsal simgeler olmalarıdır. “Anlatımsal simgeler, simgesel etkileşimde etkileşen öznenin bilişsel, bilinçli düşünce süreçlerini öne çıkaran davranışçı bir kuram yoluyla açıklanıyor.” (Gottdiener, 2005, s. 110). Örneğin bir müzede sergilenen “mozaik pano” bir taş üreticisi için sattığı ürün anlamına gelirken, bir mozaik sanatçısı için sanatsal ve estetik özellikleri, bir arkeolog içinse panonun tarihî özellikleri öne çıkar. Bu örnekten de görüldüğü üzere anlamlar, bireyin yaşamına ve benliğine göre çok farklı zihinsel süreçlerin sonunda yaratılır. Birey, Blumer’ın self-indication (kendini-belirtme) adını verdiği süreçte; kendi belirlediği ve ortaya çıkardığı zihinsel ve sembolik her şeyi toplar ve kendini, kendi belirlemeleriyle oluşturur; diğer bireyler de onu bu belirlemelerden anlar. Kendini-belirtme süreci, eylemsel, hareketli ve iletişimsel olaylar dizisinden oluşur:

“Kendini-belirtme bireyin şeyleri fark ettiği, değer biçtiği, onlara anlam verdiği, anlamın temeline göre eyleme geçmeye karar verdiği; hareket eden bir iletişimsel süreçtir […] Buna örnek olarak ona edilen sosyal talebi fark etmesi, emiri tanıması, aç olduğunu gözlemlemesi, bir şey almak istediğinin farkına varması, verilmiş hissi olduğunu fark etmesi, hor gördüğünü birisiyle yemek yemekten hoşlanmadığının bilincinde olması ya da verilmiş bir şeyi yapmayı düşündüğünden haberdar olması verilebilir” (Blumer, 1998, s. 81).

İnsanların eylemleri, anlamlar ve yorumlarla çevrelenmiş ve sonunda, birlikte eylemde bulunan bu insanlar toplumsal yapıyı oluşturmuşlardır. Aile ya da şirket gibi kurumlar ise yalnızca “birlikte eylemde bulunan” topluluklardır; fakat bu topluluklar benzeyen davranış biçimlerine sahip olsalar bile durağan kalamaz veya bu sürekli akış içinde birbirlerinin tıpa tıp aynısı olamazlar. Bu anlayışa göre örneğin bir evlilik hayatında eş ya da ebeveyn olmanın, sözün özü bu rollerin basit tanımları yoktur. Blumer (1998, s. 19) “Grup yaşamını oluşturan ve sürdüren şey kurallar değildir, grup yaşamındaki toplumsal süreç kuralları yaratır” olarak açıklar. Bu duruma göre normlar, değerler, sosyal kurallar vb. kavramları direkt kabul etmek bireylerin davranışlarını belirlemez; bireyler, davranış kurallarına karşı destekleyici bir tavır içindedirler (Poloma, 1996, s. 228-230). Sembolik etkileşimci düşünceye göre toplum insanlar arasındaki sembolik etkileşimin; toplumsal yapı ise bireylerin etkileşim içinde olmasının bir sonucudur. Blumer (1998, s. 82) kendini-belirtme süreci ile bireyin farkındalığına işaret eder:

“[…] kendini-belirtme erdemiyle onların karşısında yerini alır ve onlara karşı kabul etme, reddetme veya onları nasıl tanımladığına veya yorumladığına göre şekillendirerek hareket edebilir. Bu doğrultuda davranışı çevresel baskılar, uyaranlar, motivasyonlar, tutum ve fikirler gibi şeylerin değil, bunun yerine şeyleri inşa ettiği eylemde nasıl yorumladığı ve ele aldığının sonucudur.”

Bu kuram, bireyin toplum tarafından belirlendiği ve sınırlandırıldığı görüşüne karşı, benliği bir süreç içinde kavramsallaştırır. Buna göre birey, karşı karşıya geldiği nesnel gerçekliği direkt kabul etmek yerine, nesneler dünyasına özel anlamlar uygular. Bu düşünceye göre toplumsal yapı -Durkheim ve bugün işlevselciliği savunanların tersine- toplum üyelerinin birlikte gerçekleştirdiği edimlerin bir eseridir. Bu birlikte eylemler, anlamları taşıyan dil ve jestleri kullanan sembolik etkileşim ile mümkündür. Nesneler ancak bu semboller sayesinde anlam kazanır ve anlam, etkileşim sürecinde iletilir. Blumer’a göre (1998, s. 85) toplumsal eylemler, bir süreç olarak araştırılmalı; böylece toplumsal yapı bir eylem organizasyonu olarak görülmelidir. Poloma’ya (1996, s. 239) göre sembolik etkileşim “[…] katılımcıların, tanımlama, yorumlama ve durumları karşılama yollarını ve böylece yapının oluşumuna ve/veya değişimine katkıda bulunmalarını açıklamaya çalışır.” Blumer, sembolik etkileşim kuramında bireyler arası etkileşimi ön plana koymuş ve bu etkileşim sürecini toplumsallaşmış bireyler arasındaki iletişime bağlamıştır.

Blumer’ın sembolik etkileşimcilik yaklaşımı, kendisinin (root images) kök imajlar olarak adlandırdığı birtakım temel fikirlere dayanır:

“Sembolik etkileşimcilik birkaç temel fikir veya benim deyimimle “kök imajlara” bağlıdır. Bu kök imajlar insan grupları ve kitleleri, sosyal etkileşim, objeler, bir aktör olarak insan, insan eylemi ve eylem safhalarının birbirleriyle bağıntısı gibi olguların doğasından bahseder ve açıklar. Birlikte ele alındığında bu kök imajlar sembolik etkileşimciliğin insan toplumunu nasıl gördüğünü ve araştırdığını temsil eder.” (Blumer, 1998, s. 6).

 Bu kök imajlar; insan gruplarını veya topluluklarını, sosyal etkileşimi, nesneleri, aktör olarak insanı, insan eylemi ve bu eylemlerin birbirine bağlanmasını betimler. Blumer’ın kök imajları kısaca şu şekilde özetlenebilir:

– Toplumu oluşturan şey etkileşim hâlindeki insanlardır. Etkinlik hâlindeki bireyler bir araya gelerek “organizasyon ya da toplumsal yapı”ları biçimlendirir. Eylem, bireylerin yaşamlarında birbirleri ile karşılaştıklarında gerçekleştirdikleri çok yönlü etkinliklerden ve bireylerin karşılaştıkları durumları arka arkaya ele almasından ibarettir (Blumer, 1998, s. 6).

– Etkileşim, başka bireylerin eylemlerinin karşısında verilen tepkilerden oluşan davranışlardır. Ancak her etkileşim sembolik olmak durumunda değilken olayların akışı içinde bir sembole de dönüşebilir. Yazar buna örnek olarak öksürme fiilini göstermiştir. İnsan hasta olduğu için öksürdüğünde bu sembolik olmayan bir etkileşimdir. Öksürmenin sembolik bir etkileşim olması için ise bireyin rahatsız olduğu bir durumu belli etmek ya da bir konuşmayı isteyerek bölmek için öksürmesi gerekebilir. İnsanlar arasındaki en önemli ve yaygın sembol ise dildir. Blumer’ın sembolik olmama durumundan bir sembole dönüştüğü anlar ise bu araştırmada sıkça karşımıza çıkmıştır. Yine en yaygın sembol olan dil üzerinden örnek vermek gerekirse türküler; bir ezgiyle söylenen anonim halk şiirleri olarak bir hikâyeye, tarihe ve her dinleyen için bambaşka anlamlara gelen bir sözlü gelenek ürünüdür (Blumer, 1998, s. 7-8).

– Blumer (1998, s. 10-11), nesnelerin kendilerinde bir anlam taşımadığını belirtir ve nesneleri üç büyük kategoriye ayırır: bunlardan ilki sandalye, ağaç ve bisiklet gibi (a) fiziksel nesneler; ikincisi anne, müdür, öğretmen gibi (b) toplumsal nesneler; üçüncü olarak ise felsefi doktrinler, haklar ve ahlaki ilkeler gibi (c) soyut nesnelerdir. Bir nesne kendi içinde anlam taşımaz. Nesneler anlamını onlara yüklendiği biçimlerle kazanırlar. Kişi içinse nesnelerin anlamı, kendisi ile etkileşim içine girdiği diğer kişilerin tanımladığı biçimlerle temellenir. Ancak Blumer nesnelere yüklenen anlamların kişi için sonsuza dek aynı kalamayacağını “aktörün içinde bulunduğu durumun ve eylemin ışığında” anlamların yeniden seçileceğini, dönüştürüleceğini ve gözden geçirileceğini ifade eder. Blumer’ın (1998, s. 12) kendi ifadesiyle “[…] sembolik etkileşimcilik açısından insan grubu yaşamı nesnelerin yaratıldığı, onaylandığı, dönüştürüldüğü ve zamanı geldiğinde kenara atıldığı bir süreçtir. İnsanların yaşamları ve eylemleri, nesneler dünyasında meydana gelen değişimlere paralel olarak mutlaka değişmektedir.” Birey nesnelere, kendine göre anlamlar yükler, eylemine ne kadar uygun olduğuna karar verir ve bu kararlara dayanarak yargıya varır. Blumer’ın sembollere dayanarak hareket etme veya yorumlama dediği davranışlar bunlardan oluşur.

– İnsanlar yalnız kendileri haricindeki nesneleri tanımlamakla kalmaz; kendilerini de nesne olarak görebilirler ve bu tanımlama tıpkı diğer nesnelerde olduğu gibi sembolik etkileşimin doğal süreci içinde gerçekleşir (Blumer, 1998, s. 13). Örneğin bir kadın kendini hem anne hem öğretmen, eğitimci ya da eş olarak betimleyebilir.

– Kişilerin eylemleri yorumsaldır ve bu yorumlamaya istinaden davranışlarının çizgilerini kendileri belirlerler. Blumer (1998, s. 15) bireylerin eylemlerini şöyle ifade eder: “Temel olarak insanoğlunun eylemi, ilgisini çeken çeşitli şeyleri hesaba katmak ve onları nasıl yorumladığına dayanarak bir davranış biçimi oluşturmaktan ibarettir. Dikkate alınan şeyler insanın dilek ve isteklerini, amaçları, başarıları için uygun araçları, diğerlerinin eylemleri ve beklenen eylemleri, kendi imajını ve bir eylemin muhtemel sonuçlarını gibi konuları kapsar.”

– Blumer’a (1998, s. 16-17) göre insan grubunun yaşamı, grup üyelerinin birbirine karşı geliştirdiği eylem çizgisine bağlı olarak oluşur. Bu oluşum farklı katılımcılar tarafından sergilenen farklı eylemlerin toplumsal örgütlenişidir. Blumer bu durumu “birlikte eylem” olarak tanımlamıştır. Birlikte eylem, bireylerin birbirleriyle ilişkilendirdiği ve uyum sağladığı bir durumdur. Bu eylemler genellikle istikrarlı biçimde tekrarlanır. Sosyologlar birlikte eylem kavramını “kültür” ve “toplumsal düzen” olarak tanımlamaya meyillidirler.

Blumer toplumsal bilim için ampirik dünyaya dönmeyi önermiştir. Ona göre “ampirik toplumsal dünya” insanlardan ve onların hayatları boyunca devam ettirdikleri günlük etkinliklerden oluşur. Bu etkinlikler ise katılım ve ilk elden tecrübe edilen gözlem dışında keşfedilemez. Blumer toplumsal olayların incelenmesi için iki yöntem önerir: açımlama (exploration) ve sorgulama (inspection). Bu kavramlar Blumer (1998, s. 40-43) tarafından şöyle tanımlanır:

“Açımlama, insan gruplarının yaşamlarının keşfedici bir çalışması ve bu çalışmada kesin hedeflere ulaşmanın bir yoludur. Bir yandan, araştırmacıya aşina olmadığı bir sosyal grupla çalışırken ona yakın ve kapsamlı bir tanışma evresi olmadan çalışma imkânı sunar. Öte yandan, araştırmacının soruşturma yönelimleri, verileri, analitik ilişkileri ve yorumları incelenen ampirik yaşamdan doğacak ve araştırmacı çalışmasını bu şekilde geliştirebilecektir […] (Sorgulamada ise) ampirik sosyal dünyanın doğrudan incelenmesi, gerçekleşenlerin kapsamlı inşası ile sınırlı değildir. Aynı zamanda analizi de içermelidir. Bir inceleme yapan araştırmacı, problemi teorik biçimde ortaya koymayı, genel ilişkileri ortaya çıkarmayı, kavramları birleştiren referansları netleştirmeyi ve teorik önermeleri formüle etmeyi amaçlamalıdır […] Sorgulama ile analiz amacıyla kullanılan analitik unsurların ampirik içeriğinin yoğun olarak incelenmesi ve bu tür unsular arasındaki ilişkilerin ampirik yapısının da aynı şekilde bir incelemeye tabi tutulması gerekir.”

Blumer’ın önerdiği bu yöntemle araştırmacı, her araştırmanın özüne uygun olarak problemleri nasıl ortaya koyacağını anlar, araştırma için uygun verileri öğrenir ve kurduğu anlamlı ilişkiler ile kavramsal araçlar geliştirebilir (Poloma, 1996, s. 233-234). Bundan sonraki aşamadaysa açımlama yönteminin içinden Blumer’ın (1998, s. 147-148) anlamlandırıcı (sensitizing) adını verdiği birtakım kavramlar ortaya çıkar:

“Dikkatli bir çalışmanın, disiplinimizin kavramlarında temelde anlamlandırıcı araçlar olduğunu kesin olarak gösterdiğini düşünüyorum. Bu yüzden onlara ‘anlamlandırıcı kavram’ derim […] Anlamlandırıcı kavramlar hangi yöne doğru bakılacağına dair öneriler verir. Kültür, kurumlar, sosyal yapı, gelenekler ve kişilik gibi yüzlerce kavram tabiatı gereği kesin kavramlar değil, anlamlandırıcı kavramlardır.”

Bunlar araştırma süresince bir kaynak ve rehberlik işlevi üstlenerek konuyla temasta bulunan ve bu yolda araştırmacı için yol gösterici olan kavramlardır. Bu; kültür, kurumlar, sosyal yapı, gelenekler, kişilik gibi anlamlandırıcı kavramlar Blumer’ın sorgulama adını verdiği ikinci bir yöntemi de olası hâle getirir. Bu yöntemle araştırmacı deneysel göstergelerin aydınlatmasıyla kavramları üretici bir gözle inceler, olayları başka açılardan ele alır ve yeni yorumlar kazandırır. Bu anlamlandırıcı kavramlar Blumer’ın ifadesiyle belirttiğimiz sorgulama yöntemini de yolunu açar. Araştırmacı sorgulama yolu ile ampirik göstergeleri kullanarak kavramları yaratıcılığını göstererek değerlendirebilir. Blumer (1998, s. 44) sorgulamayı “[…] sorgulama esnek, hayal kurdurabilen, yaratıcı ve yeni yönlere girmekte özgürdür” olarak ifade eder. Blumer görüldüğü üzere nicel sosyolojik araştırmayı yanıltıcı bulmuş ve kısaca açıklamaya çalıştığımız bu deneysel metotları önermiştir (Poloma, 1996, s. 234).

Son olarak denebilir ki Blumer’ın sentezlediği, geliştirdiği ve metodolojik hâle getirdiği sembolik etkileşim gibi yorumlayıcı yaklaşımlar, sosyal bilimler ile etnografik çalışmalar arasında bir bağ oluşturmuştur. Bu perspektif üzerinden bir çalışma gerçekleştiren araştırmacı, insan davranışının doğasını, bireyler arasındaki anlam ve yorumlama sürecini, bireylerin nesnelere yüklediği anlamları ve bu anlamların özneler arası etkileşimini görebilecektir. Bu yöntemle yapılan etnografik araştırmalar yalnız bir saha derlemesi ve ampirik bir deneyim olmaktan uzaklaşır; kavramsal ve teorik derinlik kazanır. Sembolik etkileşim antropolojinin deneysel yaklaşımından faydalanırken aynı zamanda da teorik gücün önemini vurgulayan bir kuramdır.

Sonuç

Bu çalışmada Amerika’da doğan sosyoloji kuramlarından biri olan ve çoğunlukla “mikro” olarak tanımlanan sembolik etkileşimciliğe ve onun tarihsel seyrine odaklanılmıştır. Sembolik etkileşim Amerika’da Chicago üzerinden yayılarak Iowa gibi farklı okullara ulaşmış ancak bu yönelimler birebir Blumer’ın usulleri doğrultusunda gerçekleşmemiştir. Blumer yöntemsel olarak matematiksel ve nicel sosyal bilim düşüncesinin karşısında durmakla kalmamış, insan ile toplumun ilişkisini ön planda tutmuştur. Blumer, sembolik etkileşimi sistematikleştiren teorisyen olarak düşünceleri ve yapıtları ile nicel yöntemlerdeki mekanik toplumsal çıkarımların yerine birey davranışlarındaki süreci yorumlayan ve anlamaya çalışan bir kuram önermesinde bulunmuş ve Goffman’ın günlük yaşam ve benlik araştırması gibi yenilikçi birçok kültür çalışmasının önünü açmıştır.

Kaynakça

Blumer, H. (1998). Symbolic Interactionism Perspective and Method, California: University of California Press.

Burke, P. (2011). Tarih ve Toplumsal Kuram, (çev. Mete Tunçay), İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları.

Calhoun, C. (2007). “Sociology in America: An Introduction”, Sociology in America: A History, (Ed. Craig Calhoun), Chicago: The University of Chicago Press.

Edles, L. D. (2006). Uygulamalı Kültürel Sosyoloji, (çev. Cumhur Atay), İstanbul: Babil Yayınları.

Erdoğan, İ. ve Alemdar, K. (2010). Öteki Kuram Kitle İletişim Kuram ve Araştırmalarının Tarihsel ve Eleştirel Bir Değerlendirmesi, Ankara: ERK Yayınları.

Giddens, A. (2012). Sosyoloji, (Yay. Haz. Cemal Güzel), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Gottdiener, M. (2005). Postmodern Göstergeler Maddi Kültür ve Postmodern Yaşam Biçimleri, (çev. Erdal Cengiz, Hakan Gür, Arhan Nur), Ankara: İmge Kitabevi.

Kaya, T. (2011). “Chicago Okulu: Chicago’ya Özgü Bir Perspektif”, İstanbul Üniversi-tesi Sosyoloji Dergisi, Cilt 3 (22), s. 367-383.

Koçak Turhanoğlu, F. A. (2013). “Sembolik Etkileşimcilik”, Serap Suğur (ed.), Modern Sosyoloji Tarihi, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Mead, G. H. (2017). Zihin, Benlik ve Toplum, (çev. Yeşim Erdem), Ankara: Heretik Yayınları.

Morva, O. (2011). Chicago Sosyoloji Okulu ve Sosyal Teoride İletişimin Keşfi, sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Morva, O. (2017). “Chicago Sosyoloji Okulu’nun Etnografik Mirasını Yeniden Okumak: Dijital Etnografi Çağında Sembolik Etkileşimcilik”, Moment Dergi, 4 (1), s. 135-154.

Park, R. E. ve Burgess, E. W. (1942). “Sosyoloji ve İlmi Tarihi”, İÜEF Sosyoloji Dergisi, Sayı 1, s. 170-200.

Park, R. E. ve Burgess, E. W. (1992). The City Suggestions for Investigation of Human Behavior in the Urban Environment, Chicago: The University of Chicago Press.

Poloma, M. M. (1996). Çağdaş Sosyoloji Kuramları, (çev. Hayriye Erbaş), İstanbul: Gündoğan Yayınları.

Reynolds, L.  T. (1994).  “Intellectual Antecedents”, (Ed. Nancy J. Herman, Larry T. Reynolds), Symbolic Interaction: An Introduction to Social Psychology, New York: Altamira Press.

Smith, P. (2007). Kültürel Kuram, (çev. Selime Güzelsarı ve İbrahim Gündoğdu), İstanbul: Babil Yayınları.

Swingewood, A. (1998). Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, (çev. Osman Akınhay), Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Şenol, D. (2017). Sembolik Etkileşim, Ankara: Net Yayıncılık.

Yikebali, M. (2018). Sembolik Etkileşimcilik ve Çağdaş Sosyal Teori: Topluma Yeni Bakışlar, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Dipnot

[1] Bu çalışma, yazarın “Gördes, Milas, Eşme, Bayat Dokumacılarında Halı ve Kilimin Kültürel Yeri” başlıklı Yüksek Lisans Tezi’nden faydalanılarak yazılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir