11. Sayı Yazıları

“İyilikten Doğan Kötülükler” Üzerine

İyilikten Doğan Kötülükler

Bu yazı e-dergimizin 11. Sayısı içerisinde yer almaktadır.

Söyleşi

Prof. Dr. Coşkun Can Aktan[1]

Melis Fettahoğlu-Hallier[2]

 

“İyilikten Doğan Kötülükler” Üzerine

Dergimizin 11. Sayısında Dokuz Eylül Üniversitesi Maliye Bölümü’nden Prof. Dr. Coşkun Can Aktan ile kitabı “İyilikten Doğan Kötülükler” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bu sayı için bizi kırmayıp söyleşimize katılan hocamız Prof. Dr. Coşkun Can Aktan’a teşekkür ederek başlamak istiyorum.

M. F. – Okurlarımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

C. C. A. – Kısa cümlelerle tanıtayım kendimi. Hâlen Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görev yapıyorum. Sosyal Bilimler Araştırmalar Derneği’nin kurucusuyum. Yaklaşık 35 yıldan bu yana sosyal bilimlerin bir çok alanında araştırmalarımı sürdürüyorum. İktisat, Siyaset Bilimi, Hukuk alanlarının kesişme noktalarında disiplinlerarası çalışmalarla ilerliyorum. Kamu Tercihi, Yeni Kurumsal İktisat, Anayasal Politik İktisat, Kurallar ve Kurumlar ve saire alanlarında araştırmalar yapıyorum. Ayrıca Hukuk ve İktisat Araştırmaları Merkezi’nin de kurucusu ve hâlen başkanıyım. Bunun dışında ulusal ve uluslararası toplamda 8 ayrı derginin kurucusu ve aynı zamanda genel editörüyüm. Yaşam Felsefesi ve Gezme Sanatı adında bir web sitesinde hayat ve hakikat üzerine yazılar kaleme alıyorum. Yine bu web sayfasında 100’ün üzerinde ülkede yapmış olduğum seyahatlere ilişkin anılarımı ve gözlemlerimi yazıyorum.

M. F. – “İyilikten Doğan Kötülükler” adlı kitabınızın alt başlıklarını incelediğimizde “iyilik” kavramını büyük bir ölçüde eleştirel bir tutumla ele aldığınızı görüyoruz. Sizi bu konuyu araştırmaya iten şey nedir?

C. C. A. – İyilikseverlik, yardımseverlik ve hayırseverlik erdemlerin belki de en güzelidir ve övgüye layıktır. İyilikseverlik nasıl eleştirilebilir ki? Hep böyle düşündük, öyle değil mi?

Oysa gerçek hayatta yaşadıklarımız, gördüklerimiz, tanık olduklarımız, gözlemlerimiz bize iyilikten kötülükler doğabileceğini de öğretir. Hatta daha da kötüsü iyilikseverlik patolojik bir vakaya dönüşerek hem iyilik yapan kimsenin kendisine, hem de iyilik yapılan kişiye zarar verebilir.

Hayat ve hakikat üzerine yazılar yazıyorum. Hayatın önemini, değerini, manasını anlamaya çalışıyorum. Ailem, arkadaşlarım ve meslektaşlarımla olan ilişkilerim… Yakın çevrem ve dış çevreye ilişkin gözlemlerim. Dünyanın birçok ülkesine yaptığım seyahatlerim… Bütün bunların tamamı iyilikseverliğe bakış açımı belirlemiş oldu. Özetle kitabın içinde kendim var, ailem var, meslektaşlarım var, asistanlarım var. Yaşadığım ülkedeki kurum, kültür ve onun biçimlendirdiği insanlar var. Dünyanın birçok ülkesinde tanıdığım, yaşadığım ve gözlemlediğim insan davranışları ve tutumları var. Kitabın amacı iyilikseverliğin bir kötülük olduğunu anlatmak değil… Kitapta iyilikseverliğin hiç eleştirilemeyecek bir kutsal olmadığını ve iyiliklerden kötülükler doğabileceğini ortaya koymaya çalışıyorum.

M. F. – “İyilik” kavramı çok farklı şekillerde tanımlanıyor. Mesela Kant ahlakında iyilik “iyi istenç/iyi isteme” ile ilişkilidir. Herbert Spencer ve Paul Ree gibi düşünürler ise iyiliği bencil olmayan davranışların yararı ile bağdaştırırlar. Öte yandan Spinoza felsefesinde iyilik, tıpkı kötülük gibi, Entia Rationis’e (akla) aittir. İnsanın tabiatına içkin değil, bize yararlı olacağını kesin olarak bildiğimiz şeydir. Peki size göre “iyilik” nedir?

C: C. A. – Ahlak nasıl göreceli bir kavram ise iyilik de benzer şekilde göreceli bir kavramdır. Nasıl ki aklımızla ve vicdanımızla evrensel ahlak ilkeleri üzerinde bir consensus ya da mutabakat oluşturabiliyorsak aynı şekilde neyin iyi ya da neyin kötü olabileceği konularında da bir uzlaşıya varabiliriz.

Bazı örnekler vereyim. Bir turist olarak bir yerli kabileyi ziyarete gittiğinizde göğüsleri tamamen açık kadınların durumunu bir ahlaksızlık olarak değerlendirmezsiniz. Oysa aşırı muhafazakâr bir toplumda göğüslerini estetik bir şekilde açıkta bırakan bir kıyafet giyen kadın ahlaksız olarak değerlendirilebilir. Görme engelli birisinin koluna girerek ona birazcık olsun yol göstermek saf ve temiz bir iyilikseverlik örneğidir. Ama evlatlarına karşı aşırı korumacı olan ve sürekli onlara iyilikler sunan bir annenin yaptığı aslında iyilik değil kötülüktür. Parentalizm yani aşırı korumacı-himayeci ebeveyn iyilikseverliği bir iyilik değil, kötülüktür.

Bir şey ne tamamen iyi, ne de tamamen kötüdür… İyilikten iyilik doğar; iyilikten aynı zamanda kötülükler doğabilir. Kötülükten kötülük doğar, ama aynı zamanda kötülükten iyilikler de doğabilir. Şu günlerde tüm dünyada küresel pandemi söz konusu değil mi? Corona virüsün bir kötülük olduğu muhakkak… Ama bu kötülük acaba bazı şeyleri düşünmemize ve sorgulamamıza yardımcı olmadı mı? Bu musibetten ders alarak ve bazı şeyleri düzeltme iradesi ve samimiyetini göstererek bazı iyilikler ortaya çıkamaz mı? Bu kötülükten ders alarak örneğin, iklim değişikliği ve bunun beraberinde getireceği kötülükleri şimdiden düşünmek ve buna yönelik önlemler almak gelecek kuşaklar için bir iyilik değil mi?

Velhasıl uzatmadan şunu söyleyeyim.. İyilik sadece güzellik demek değildir. Kötülük diye düşündüğümüz şeylerde de güzellikler olabilir. Her şerden bir hayır doğar belki… Bunlar hayat ve hakikatin bize öğrettiği şeylerdir.

M. F. – Kitabınızın üçüncü bölümünde “iyilikten maraz doğar” sözünden yola çıkarak iyilikseverliğin bedelleri olduğunu dile getiriyorsunuz. İyilik yapan bir kişinin yaptığı iyilikler sonucunda olumlu bir tepki alamaması (mesela takdir görememesi ya da vefasızlık görmesi) bu kişiyi rahatsız ediyorsa yaptığı iyiliğin kendi içinde bir beklenti barındırdığını, dolayısıyla bu davranışın “gerçek anlamda” iyiliksever olmadığını söyleyebilir miyiz?

C. C. A. – “Gerçek anlamda” iyilikseverlik diyorsunuz… Demek ki, bir de gerçek olmayan, sahte ya da yalancı bir iyilikseverlik var demektir. Bir insan bir çıkar ya da menfaat gözetmeksizin bir başkasına yardım yapabilir ve bu eylemini yaparken doğrudan ya da dolaylı bir beklenti içerisinde de olmayabilir. Elinden tutup yolun karşısına geçirdiğiniz bir görme engelli insandan ne beklentiniz olabilir ki? Tanrı’nın sizi görüp cennette yerinizi sağlamlaştırmayı düşünerek bunu yapıyorsanız başka!.. Ama yemeyip içmeyip varını-yoğunu evlatlarına adayan bir ana-babanın gün gelir de hayırsız bir evladı olursa ona bir sitem etmesi normal değil mi? Zor gününde, dar gününde el uzattığınız bir arkadaşınız, dostunuz veya akrabanız olabilir. Yardım yaparken insani duyguların dışında bir beklentiniz de olmayabilir. Ama gün gelir yapılan iyilikleri unutan vefasız bir insanla karşılaşırsanız bu yüreğinizde bir acı, bir sızı yaratmaz mı? “İyilikten maraz doğar” ya da “merhametten maraz doğar” belki de bu yürek acıları dolayısıyla söylenmiş sözlerdir.

M. F. – Sizi kendi meslek hayatınızda iyilik ve hasetlik arasındaki ilişkiyi düşünmeye sevk eden bir deneyiminiz oldu mu?

C. C. A. – Akademik yaşamımda kitabımın başlığı olan “İyilikten Doğan Kötülükler”e dair sizlere onlarca örnek verebilirim. Türkiye’deki akademik kültür ve akademik iklim size bu konuda çokça örnekler sunar. Hasetlik, kıskançlık, çekememezlik… Akademik kültürümüzde belki de hiçbir meslekte olmayacak kadar yaygın olan bir hasetlik söz konusudur. Akademik kıskançlık ve bununla ilintili yıldırma, bezdirme üniversitelerimizde ciddi sorunlardır.

Mürekkep yalamış insanlar arasındaki kıskançlık, hasetlik ve buna benzer çatışma kültüründen doğan husumet küçümsenmeyecek boyutlardadır. Hoca-asistan ilişkilerinde ise biat, itaat kültürü hâkimdir. Bunun sonucunda da akademik yağcılık adını vereceğimiz bir başka olumsuz davranış söz konusu olur. Korkuya itaat eden, iltifat eden, eğilen, çanta taşıyan bir insan karakteri sonuçta kişiliksiz, karakteri özürlü Homo Academicus’lar ortaya çıkarır. Korkuya itaat ve sevgiye ihanet hikayeleri… İltifat, yağcılık ve sonra nankörlük, vefasızlık… Gossen Yasası, üniversitelerin koridorlarında gözlemlenebilir…

Hayatı pastırma üzerine kurulu öğretmen insanlar, gözlerinin cevherlerini kitaplarda eskitmiş olan meslektaşlarının başarılarını kıskanırlar ve onları engellemek için durmak-dinlenmek bilmeyen bir hasetlik ateşi içinde yanıp tutuşurlar. Çalışma ahlakına sahip olan bir insan aynı koridorda birlikte çalıştığı insanlara bakar ve şu soruyu sorar içinden: “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Peki, ömrünü okumak ve yazmakla geçirmiş bir insanın yaptığı iyiliğin karşılığı nedir? Hasetlik mi? Aziz Nesin’in dediği gibi… “Bunca yıl yazdın, çizdin, neydi senin amacın? Sen mi düzeltecektin bu yalancı dünyayı? Devir küfeyi yan gel, keyfine bak enayi!” İçinde yaşadığınız akademik kültür çalışma ahlakına değer vermiyorsa, yaptığınız çalışmaların değeri bilinmiyorsa, takdir yerine tekdir söz konusu ise ve bilenle bilmeyen aynı kabul ediliyorsa bu durumda Aziz Nesin’in söylediklerinin bir kıymeti vardır elbette… İyilik ve enayilik…

M. F. – Altıncı bölümde değindiğiniz “ahlaki şövalyelik” veya “ahlak şövalyeliği” kavramı karşımıza çoğu zaman pejoratif bir anlamla çıkıyor. Hatta Nietzsche’nin “Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o’dur” sözü biliniyor. Bu konudaki düşüncenizi öğrenebilir miyiz?

C: C. A. – Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar… Bu doğruluk ve dürüstlüğün bir bedelidir. Toplum içerisindeki muhtelif etik-dışı davranışları sorgulayan, eleştiren, yeri ve zamanı geldiğinde bunu ifşa eden bir kişinin katlandığı maliyetler vardır. Bu kişilerin “ahlaki şövalye” ya da “Don Kişot” olmakla suçlanmaları bile başlı başına bir bedeldir, maliyettir. Erdem peşinde koşan kişilere yönelik karalamalar, arkadan konuşmalar, dedikodular ve saire aslında ağır suçlamalardır ve sonuçta bir iyilikseverliğin bir maliyeti olarak değerlendirilebilir. Eğer kişi rahatsız edici bir ahlaki şövalyelik yapmıyorsa ve sürekli olarak kendi ahlaki değerlerinin üstünlüğü iddiasında bulunmuyorsa (“self-righteousness” davranışı sergilemiyorsa) bunun olumsuz bir karşılığının olmaması gerekir. Başka bir ifadeyle ideali, mükemmeliyeti, doğruluğu ve dürüstlüğü arayan ve sorgulayan insanların bir bedel ödememeleri gerekir. Ancak gerçek hayatta bunlara fırsat verilmez ve iyi insanlar fena insanların altında ezilir. Kötü insanlar iyi insanları kovar!… Don Kişot’lar yok edilmeye çalışılır… Ahlaki şövalyelik, Don Kişotluk ve öz-dürüstlük davranışları özünde yüksek bir erdemdir. Bu davranışlar ve tutumlar idealizme ve mükemmeliyetçiliğe örnek teşkil ederler. Nietzsche’ye atfedilen söz benim anlattıklarımla çatışan bir şey değildir. O sözün manasını doğru yorumlamak gerekir.

M. F. – Thorstein Veblen’in ”gösteriş tüketimi” kavramından yola çıkarak öne sürdüğünüz “Veblen altrüizmi” yani “gösterişçi iyilikseverlik tüketimi” kavramını günümüz Türk toplumu açısından nasıl ele alıyorsunuz? Örnek verebilir misiniz?

C. C. A. – Yalancı dünyada yalanlarla yaşıyoruz. İşte size iki kötü iyilikseverlik örneği… Gösterişçi iyilikseverlik ve göstermelik iyilikseverlik.

İyilik Yapar Gibi Görünmeyin; İyilik Yapın, Görünmeyin… Olması gereken budur… Ama biz öyle yapmıyoruz. Bazen gösteriş için, hava atmak için iyilikler yapıyoruz. Bazen de göstermelik iyilikler yapıyoruz. Bu sadece Türk toplumu için geçerli demek yanlış olur. Egoizm ve altrüizm insanın doğası ile alakalıdır. Kültür de bu konuda belirleyici olabilir pekâlâ. Görmemişin biri, önemli makam-mevki sahiplerinin önünde kendini göstermek için yardım yarışında yerini alabilir. Ama diğer taraftan gerçekten yardım etmesi gereken durumlarda sahip olduğu servet ya da gelire yakışmayacak göstermelik yardımlar yapar… “İyilik, iyiliktir ve önemli olan sonuçta bir iyi amaca hizmet etmektir” gibi bir sonuçsalcı bakış açısı bu durumu izah etmekte yetersiz kalabilir diye düşünüyorum.

M. F. – Ayn Rand’ın “Bencilliğin Erdemi” adlı kitabında öne sürdüğü “rasyonel egoizm” anlayışını Adam Smith’in “görünmez el” metaforu ile temellendirmişsiniz. Smith’in kitabınızda yer verdiğiniz şu sözleri oldukça meydan okuyucu bir nitelikte: “Birey kendi çıkarlarını gözeterek topluma hizmet etmiş olur ve eğer bireyin bu hizmeti topluma hizmet etmeyi amaçlamış olsaydı yapacağı hizmetten ve katkıdan daha fazla olurdu.” Aynı şekilde, kendi web sayfanızda yer verdiğiniz Bernard Mandeville’in “Arılar Masalı” kitabının da ana argümanı kişisel menfaatlerin “sağlıklı ve müreffeh” bir toplumun oluşmasına ön ayak olacağı yönündedir. Bütün bu düşüncelerin ışığında, kişilerin kendi çıkarlarını gözetmeden sadece toplum yararına hareket ettikleri bir dünyayı tasavvur ettiğinizde, zihninizde nasıl bir dünya düzeni belirmektedir? Bu tip bir düzenin artıları ve eksileri neler olabilir?

C: C. A. – Gerçek dünya ile ütopyayı birbirinden ayırmak gerekir. Thomas More ütopyasında herkese iyilikler sunmak kolaydır… More’un ütopyasına göre “Veren şehir, verdiği şehirden karşılık istemez. Alansa verene hiçbir şey borçlu olmaz.” Tommaso Campanella’nın Civitas Solis hayali de gerçek dünyadan tamamen uzaktır. Bu tür Mazdekçilik hayalleri ya da ütopyaları ile sizin sorunuzda belirttiğiniz bir “sağlıklı ve müreffeh” toplum inşa edilemez. Havadan gelen paralar olsaydı bunları fakirlere dağıtmak kolay olurdu. Önce zenginlik yaratmalısınız. Üretmeden havadan dağıtmak hayalleri ya da ütopyaları işe yaramaz… Adam Smith 1776 yılında yayımladığı “Milletlerin Zenginliği” eserinde zenginliğin kaynağını üretim olarak görmüştür. Bireysel yararın olmadığı yerde toplumsal yarardan söz edilmez. Görünmez elin erdemi buradadır. Zenginliğin ya da servetin dağılımındaki adaletsizlik piyasa ekonomisinin ortaya çıkardığı bir durum olarak görülemez. Ben kurumlar üzerine çalışmalar yapıyorum. “Sağlıklı ve Müreffeh” toplum inşa etmek sadece piyasacılık ile de olmaz; kurumlar önemlidir… Piyasa ekonomisi refah yaratır; mutluluğu ve adaleti garanti etmez. Piyasa ekonomisi fiziki ve finansal sermayeyi çoğaltır; sosyal sermayesi güçlü bir toplum yaratmaz. Kurallar ve kurumlar… Önemli olan budur…

M. F. – Parentalizmin, yani aşırı korumacı ebeveyn yaklaşımlarının çocuklara yapılan bir iyilik değil, aksine bir kötülük olduğuna değiniyorsunuz. Edmund Leach ve David Cooper gibi sosyologlar da parentalizmi önemli ölçüde eleştirirler. Özellikle Cooper “Ailenin Ölümü” isimli kitabında ebeveynlerin çocuğu toplumda oynayacağı role hazırlayarak itaatkâr bir birey yaratarak bireyin kendini geliştirme özgürlüğünü yok ettiğini vurgular. Bu bağlamda, parentalizmin -özellikle de Türk aile yapısı içinde yetişen- çocuklar üzerinde bir yıkıma yol açtığını düşünüyor musunuz? Evet ise, bu ne tür bir yıkımdır, örnek verebilir misiniz?

C. C. A. – Türk aile yapısında ebeveyn korumacılığı hâkimdir. Batı’nın gelişmiş ülkelerinde ise bu durum bizdekinden farklıdır. Parentalizm yanlıştır. Çünkü, kontrolsüz ebeveyn korumacılığı çocukları özdisiplinden ve özgüvenden yoksun bırakır; hayattaki zorluklara karşı koyma ve mücadele etme gücünü zayıflatır. Bu ampirik psikoloji araştırmalarında da fazlasıyla desteklenmiş bir husustur. Kişisel kanaatim şudur: Ülkemizde aşırı ebeveyn-korumacılığı özellikle anne ağırlıklıdır. Anne aşırı korumacılıkla hem kendine hem de evladına zarar vermiş oluyor. Anne, kaynana rolü ile kendi evladının müstakbel gelin/damat ile birlikte rahat ve huzurlu bir evlilik geçirmesine engel oluyor. Batı’da ise aile ve akrabalık ilişkileri daha zayıftır. Burada ise başka bir olumsuzluk karşımıza çıkıyor. Gençlerin erken yaşta ailelerinden uzak daha özgür ve daha bağımsız yaşama talepleri… Bu da başkaca sorunları beraberinde getirebiliyor. Fiziki- finansal-beşerî sermaye ile donatılmış bir gelişmiş ülkede yaşanan dramı da unutmamak gerekir. Sosyal sermayenin çöküşü.

M. F. – Patolojik altrüizme “şehitlik mertebesine ulaşmak için ölüme hazır olma” örneğini vermişsiniz. Burada bahsettiğiniz “ölüme hazır olma” durumunun arkasında yatan motivasyon şehitlik mertebesine ulaşmaktır. Şehitlik mertebesinin de kişiyi yücelten bir mertebe olduğunu düşünürsek, bireyin toplum için değil de bu yüce pozisyona erişmek ölümü göze aldığını söyleyebilir miyiz? Yani bu noktada altrüizmden ziyade egoizmden söz edebilir miyiz?

C. C. A. – Şehitlik mertebesine erişmek için ölüme hazır olma ya da ölüme koşa koşa gitmeyi kabul etme, cihad gayesiyle savaşmaya hazır olma ve dahası toplu katliamlarda görev alma gibi gönüllü intiharlık girişimleri patolojik altrüizmin muhtelif örnekleridir. Şehitlik ve cihad pratik İslamda çok daha farklı bir durumdadır. İslamcılık, fundamentalizm, organize siyasal islam ve saire maalesef bu patolojik altrüizmi arka planda desteklemektedir.

M. F. – Coleman’ın “Rasyonel Tercihler Teorisi”ne göre bireyler rasyonel düşünce ile kendi çıkarlarını maksimize edecek tercihler yaparlar. Bu teori Rasyonel egoizm ile benzerlikler gösteriyor. Sizce Rasyonel Tercihler Teorisi’nde bireylerin rasyonel olarak kabul edilmesinin temelinde bireylerin rasyonel egoizm ile hareket ettiği düşüncesinin yer aldığını söyleyebilir miyiz?

C: C. A. – Adam Smith’in özel çıkarlarını maksimize etme eğiliminde olan bu insan tipi iktisat biliminde “homo economicus” olarak adlandırılır. Homo economicus, rasyonel bir bireydir, karar ve tercihlerinde faydayı maksimize etmeye, maliyetleri ise minimize etmeye çalışır. Eğer Smith’in homo economicus varsayımı kabul edilirse ekonomik hayatta üreticiler ve tüketiciler hep kendi özel çıkarlarına yönelik rasyonel karar ve tercihleri benimserler.

İster özel tercihlerde olsun, isterse toplumsal tercihlerde olsun bireylerin davranış ve tutumları farklı değildir. Kamu ekonomisinde de karar alma sürecinde tercihte bulunanlar nihayetinde insanlardır. İnsanların toplumsal tercihlerde bulunurken kendi doğalarının dışında bir doğaya ya da fıtrata sahip olmaları söz konusu olamayacağından toplumsal karar ve tercihlerde de esasen “homo economicus” güdüsü geçerlidir. Seçmenler, politikacılar, bürokratlar ve tüm siyasal aktörler de tıpkı piyasa ekonomisinde olduğu gibi rasyonel egoizm güdüsü ile hareket ederler. Piyasada ve politikada irrasyonalite ise konunun bir başka boyutudur.

M. F. – Oyun teorisi açısından ele alındığında, ancak her iki oyuncu da yardımsever davranışa yönelirse her ikisi için maksimum kazanç sağlanacaktır.

Buradan yapılan çıkarım bireylerin kendi menfaatlerinin peşinde koşmalarının toplumsal menfaati artırmadığı yönündedir. Herkesin yardımsever olması durumunda ise toplumsal refah artacaktır. Fakat toplumsal refahın artmasının makro düzeyde yine bireyin lehine bir yarar sağladığını düşünürsek, bu yardımseverliğin doğasını nasıl değerlendirebiliriz? Buradan “toplumsal çıkar, bireyin yararınadır” anlayışına ulaşabilir miyiz?

C. C. A. – Oyun teorisi egoizm ve altrüizm konularını anlamamıza imkân sağlayan bir araştırma programıdır. En çok bilinen mahkumlar açmazı oyunu, bize rasyonel egoizmin bir eleştirisini sunar. Mahkumlar açmazı bize grup üyeleri arasında işbirliğinin yararını ve önemini anlatması açısından önem taşır. Ancak bu oyundan hareket ederek, bireysel çıkarı amaçlayan her türlü karar ve tercihin toplumun çıkarına hizmet etmeyeceğini ifade ederek genelleştirmek doğru olmaz. Durumu bir de Semiriyeli çıkmazı ile anlamak gerekir. Sanıyorum bu terminoloji ve detaylar bu söyleşiyi okuyucu açısından sıkıcı hâle getirebilir.

M. F. – İyilikseverlik insanın doğasına içkin bir olgu mudur, yoksa sonradan mı öğrenilir? Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

C. C. A. – İnsan doğasına içkin olan olgu egoizmdir, altrüizm sonra gelir. Önce Can sonra Canan… Önce Ben sonra Başkaları… Ama bu durumun istisnaları vardır. Benim adım Can, kızımın adı da Cansu. Ama Cansu benim Can’ımdan daha değerli… Can’ımdan çok daha fazla severim Cansu’mu… Feda ederim Can’ımı Cansu için… Bir de mal-mülk derdimiz var… Mal canın yongasıdır. Eğer öyle olmasaydı çokça sahip olduğumuz malımızı ve mülkümüzü başkalarıyla paylaşırdık…

İnsanın doğasında baktığınızda orada gerçeği tüm çıplaklığıyla görürsünüz. Gerçek olan egoizmdir. İnsanın doğasında hâkim olan duygu “ben”ciliktir yani bencilliktir. Bu insanın başkalarını düşünmeyen, başkalarına iyilikler sunmaktan kaçınan bir birey olduğu anlamına gelmez. İnsanın doğasında, hamurunda, mayasında hâkim olan egoizmdir. Bunu eğitimle, dinle, ahlak öğretileri ile bir yere kadar değiştirebilirsiniz. Ve belki de bu tür yapay zorlamalar sonucunda patolojik iyilikseverlik denen olgular ortaya çıkabilir.

M. F. – Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

C. C. A. – Eğer yer sınırlamanız yoksa kitabımın İTHAF bölümünü sunarak sözlerimi tamamlamak isterim. İyilikten doğan kötülükleri anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum.

Ekmek ve tuz hakkı bilmeyen bir insan oldun…

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derler ya sen de öyle oldun;

İyilikleri unutan vefasız ve nankör bir insan oldun…

Kardeşiliğin, arkadaşlığın ve dostluğun karşısına

kalleşliğini koyan, iyiliklere hıyanet eden,

sırtından vuran bir insan oldun…

İyilikten doğan bir kötülük oldun…

***

Halis niyetinle hep evlatlarına iyilikler yaptın, durdun;

Onları gözün gibi korudun;

öyle sevdin ki, büyümelerine hiç izin vermedin!…

Ve sonunda bu hayatı hem kendine hem de evlatlarına

dar ettin, zindan ettin… Belki öbür dünyanın cennet mekanında

huzur içinde olacaksın ama, bu dünyada cehenneme giden yola

iyilik taşlarıını kendin döşedin…

İyilikten doğan hayırsız ve zavallı evlatlara sahip oldun…

***

Baba devlet oldun…

Vatandaşlarının refahı ve mutluluğu için yardımlar

yapan bir iyiliksever devlet oldun…

Bir DEV gibi büyük ve kudretli bir devlet: Leviathan…

Sonuçta, masraf oldun, israfın ve savurganlığın kaynağı oldun…

Yolsuzluklara bir büyük deniz oldun!…

İyiliksever devlet olmaktan çıktın; bir iyiliksever despot’a dönüştün…

Zorunlu bir fena oldun…

***

“bunca yıl yazdın, çizdin, neydi senin amacın?

sen mi düzeltecektin bu yalancı dünyayı?

devir küfeyi yan gel, keyfine bak enayi!”

Sen küfe hizmetçiliği yapan bir enayisin!…

İyilikten doğan bir enayi oldun…

***

Muhalif yazar oldun… Aktivist oldun…

Millet için, insanlık için, mazlum ve mağdurlar için…

Doğruluk için, adalet için, hakkaniyet için… Özgürlükler için…

Yaptığın iyiliklerin karşısında ne kazandın?

Memleketinden uzak bir sürgün yazar oldun…

Dört-duvar bir zindanda çürüyen bir adam oldun…

Uğruna kendini feda ettiğin vatanına ve milletine

‘vatan haini’ ilan edilen bir insan oldun çıktın!…

İyilikler yaptın, kötülükler buldun…

***

İdealizm ve mükemmeliyet peşinde koşan,

doğruluk ve iyilik yolunda ilerleyen bir insandın…

Peki ne oldu!

Don Kişot oldun!… Ahlaki şövalye olmakla suçlandın…

Karalandın… Aşağılandın… Yalnız bırakıldın…

İyilikten doğan bir kötülük oldun…

***

Etrafına iyilikler sunan bir ışıksın sen!…

Çalıştın… Ürettin… Meyveler verdin…

Taçlandırılmadın değil mi? Taşlandın!…

Hayatı pastırma üzerine kurulu insanlar

rehavet içinde rahatlık sürerken

sen hasetlik ateşinde cayır cayır yandın…

Hamdın… Piştin.. Yandın…

İyilikler yaptın, karşılığında cezanı aldın!…

 

Dipnotlar

[1] Dokuz Eylül Üniversitesi Maliye Bölümü, [email protected]

[2] Erlangen Üniversitesi Edebi ve Kültürel Çalışmalar Bölümü, Yüksek Lisans Mezunu, [email protected]

 

11. Sayımızdaki tüm yazılarımızı incelemek için tıklayınız.

 

İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler  İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler İyilikten Doğan Kötülükler

Related posts

Leave a Comment