• Home
  • Psikoloji
  • Her Sufi Âlimi Bir Bakıma Freudyen Psikoterapisttir
Psikoloji

Her Sufi Âlimi Bir Bakıma Freudyen Psikoterapisttir

Sufi

Yazar: Sam Haselby

Çevirmen: Aslıhan Yeşilyurt

Her Sufi Âlimi Bir Bakıma Freudyen Psikoterapisttir

Fikirleriyle çığır açan düşünürlerde bile olağanüstü bir benzerliğe rastlamak mümkündür. Sigmund Freud da bunlardan biridir. Araplar, Freud’un temel düşünceleri ile klasik dönem İslam düşünürleri arasındaki benzerliği fark etmiştir. Entelektüel kesim, Freud’un çalışmalarını 1940’lı ve 1950’li yıllarda Arapçaya çevirirken 12-13. yüzyılların büyük mistik Sûfî filozofu İbnü’l-Arabî’nin çalışmalarına başvurmuştur. Mısırlı oyun ve roman yazarı Tevfîk el-Hakîm bu iki geleneğin harmanlanması isteğini, İskender döneminde Yunanca eserlerin Süryaniceye çevrilmesine olanak sağlayan Suriye fethine dayandırmaktadır.

Mısır, Roma’nın hâkimiyeti altındayken ilim merkezlerinden biriydi ve İskenderiye de tıpkı Atina ve Roma gibi ortak klasik dönem entelektüel dünyasının bir parçasıydı. Daha sonra, erken İslam döneminde Helenistik felsefenin canlanmasına katkı sağlayarak Yunan felsefesi ve özellikle Platon ile Aristoteles’in eserleri hızla Arapçaya çevrilmişti. El-Hakîm’e göre bu dönemde Yunan düşünürlerin fikirleri, İslam felsefesinin kalıplarına dökülmüştür. Bu süreç, El-Hakîm’in, “iki edebiyat ve iki zihniyet arasındaki evlilik” olarak adlandırdığı bir etkiyi yakalamak üzere Yunan trajedisi ile İslam efsanelerini harmanladığı çalışmasında da karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, ortak geleneklerden faydalanma eğilimi göz önünde bulundurulduğunda, 20. yüzyılın ortalarında Freud’u Arapçaya çeviren Arap entelektüeller, mistik İslam terimlerine başvurması şaşırtıcı değildir.

1945 yılında, Freudyen geleneğin ve psikanalitik geleneği tanıtan psikolog Yûsuf Murad, psikoloji ve psikanaliz alanlarındaki İngilizce, Fransızca ve Almanca terimlere Arapça eşdeğerler önerdiği bir sözlük yayımlamıştır. Burada Freud’un “bilinçaltı” kavramı özellikle ilgi çekmiş ve İbnü’l-Arabî’nin, Fusûs’ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı eserinde bahsettiği al-la-shuur (Şuur altı) terimi ile karşılanmıştır. İbnü’l-Arabî’nin şiirsel ve ağdalı eseri, 20. yüzyılda Freud’un fikirlerini benimseyen Arap düşünürler gibi her çağdan okuru etkisi altına almıştır. İbnü’l-Arabî, Fusûs’ül Hikem adlı eserinde, rüyasında Allah tarafından oğlunu kurban etmesi istenen İbrahim’in kıssasına değinmektedir. İbnü’l-Arabî’ye göre uyku ve rüyalar, hayal gücü (hadrat al-khayal-hayal hazreti) düzleminde gerçekleşir ve mutlaka yorumlanmaları gerekmektedir.

İbnü’l-Arabî’nin aktardığına göre Allah, İbrahim’e “Bir rüyaya kandın” demiştir. İbnü’l-Arabî ise bunu İbrahim’in en büyük hatası olarak görmüştür. İbnü’l-Arabî, İbrahim’in rüyayı yorumlaması gerekirken rüyayı olduğu gibi değerlendirerek hata yaptığını düşünmüştür. Fransız psikanalist Jean-Michel Hirt’in 2009 yılında bu ikilem ile ilgili şunu ifade etmiştir: “(İkilem) birinin rüyasına inanmak mıdır yoksa yorumlamak mıdır?” Bunun tam olarak nedeni ise İbrahim’in gördüğüne (Allah’ı gördüğü rüyanın doğru ifadesine) dair farkındalığının veya bilincinin olmayışı (bilinçsiz, şuursuz) nedeniyle rüyasını düşüncesizce, yorumlama gerekliliğini görmezden gelerek ve rüyayı yorumlamadan olduğu gibi kabul etmesidir. Nitekim İbnü’l-Arabî, “Kul hiçbir şeyin bilincinde değil iken gerçek her şeyin bilincindedir” diye eklemiştir. Daha sonraları, Freud’u Arapçaya çevirenler, insandaki bilinçsizliğin varlığına işaret eden bu “bilmeme” fikrinden faydalanmıştır.

İbrahim ile oğlunun kıssası Freudyen bakış açısı için oldukça bilgi veren bir hikâyedir. İnsanın bilinçsizliği düşüncesinin yanı sıra, Freudyen kavramlar ve uğraşlarla yakından alakalıdır. Mesela kıssa, rüyaların yorumlanmasına duyulan ihtiyacı gözler önüne sermektedir. Arap ve Müslüman kültürlerinde rüyanın anlaşılması, çok eski ve zengin rüya yorumlama geleneğinin bir parçasıdır. Tıpkı metinler gibi rüyalar da anlamları ortaya çıkarır (zâhir) veya gizler (bâtın). Rüyaların gizli anlamları, işaretlerin (âyat/ayetler) ve imaların (işârat/işaretler) yardımıyla anlaşılabilir. Kur’an-ı Kerim’de buna verilebilecek klasik bir örnek, Yûsuf’un babasını tasvir edilişidir: “Bir zamanlar Yûsuf, babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.”[1] Yusuf bu rüyasını sembolik olarak değerlendirmiş olmalıdır ki; kendisinin sonraki yıllarda Mısır’da yönetim kademesine yükseldiğini ve rüyasındaki yıldızların da ona gerçekten secde eden kardeşleri olduğunu düşünmüştür.

Yusuf açısından bu rüya sembolik olarak şöyle yorumlanabilir: Yıldızlar daha sonradan Mısır’da vezirliğe yükseldiğinde sahiden ona secde eden kardeşlerini temsil ediyor olabilir.

İbnü’l-Arabî bu yorumu bir hayli yetersiz bularak, Yûsuf’un aslında hâlâ rüya gördüğünün farkında olmadığını, kardeşlerini Mısır’da karşıladığında da rüya gördüğünü fark etmediğini öne sürer. Yûsuf rüyasına inanır ve böylelikle yorumlamaya işi son bulur. Ancak İslam araştırmacısı Henry Corbin, İbnü’l-Arabî’nin peygamberlik öğretilerinden birini sunduğunu belirtmektedir: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” İbnü’l-Arabî, dünyevi varoluşun “rüya içinde rüya” olduğunu söylemiştir. Japon araştımacı Toshihiko Izutsu da 1983 tarihli Sûfîsm and Taoism (Sûfîlik ve Taoculuk) adlı eserinde, “İbnü’l-Arabî’nin varoluşsal görüşlerinin başlangıç noktası şudur: “Gerçeklik” denilen, bir rüyadır … gerçekdışıdır,” demiştir. Ancak bu, gerçekliğin öznel bir fantezi olduğu anlamına gelmemektedir; Izutsu’ya göre gerçeklik daha ziyade, “nesnel bir yanılsama”dır.

Gerçekliğin, gerçek dışılık olduğuna ama aynı zamanda yanılsama olmadığına yönelik bu görüş, psikanaliz ile ilişkili bir diğer kavram olan “İmgesel” kavramına dikkat çekmektedir. İmgesel kavramı daha sonraları psikanaliz geleneğinde özellikle Jacques Lacan tarafından detaylıca irdelenmiştir. Lacan, İbnü’l-Arabî’nin yaklaşımlarını Corbin aracılığıyla okumuştur. Din üzerine çalışan William Chittick’in de belirttiği üzere, İbnü’l-Arabî, İmgesel dünyayı maddi ve manevi dünya arasında bir orta alem olarak görmüştür. İbnü’l-Arabî, daha sonra Lacan’ın da yaptığı gibi, kişinin aynadaki yansıması örneğini kuramsallaştırmıştır. Aynadaki yansıma gerçek midir, gerçekdışı mıdır? Bir bakıma gerçektir, bir bakıma değildir. Bu da İmgeselin hem var olan hem de var olmayan doğasını açıklamaktadır.

Mistik İslam düşünceleri ile Freudyen görüşler arasındaki benzerlikler oldukça açık ve derindir. Peki İslam düşünürleri psikanaliz ile İslam arasında bağlantı kurmuş mudur? Bunun cevabı kısaca evettir. İslam düşünürleri sıklıkla her iki gelenekte de ortak olan rüya yorumlamasına işaret etmişlerdir. Bunun yanı sıra, metinlerin ve rüyaların, dinî bilginin gizli ve dışa vurulmuş anlamlarının ilişkisinin yorumlanmasına dikkat çekmişlerdir.  İslam düşünürleri, analiz eden ve analiz edilen ile Sûfîlikteki şeyhlik (ruhani usta) mertebesi arasında benzerlik kurmuştur. 20. yüzyılın ortalarında Sûfî mezheplerinden birinin şeyhi olan Mısırlı Ebü’l-Vefâ el-Teftâzânî el-Guneymî sonraları Kahire Üniversitesi’nde İslam felsefesi ve Sûfîzm dersleri vermeye ve 50’li yıllarda Sûfîlik hakkında yazmaya başlamıştır. Çalışmaları Mısır ve ötesinde bolca okur edinmiştir. Kendisi Sûfîlik ile psikanaliz geleneğini sıklıkla karşılaştırmıştır.

El-Teftâzânî, özellikle Sûfîliğin ve psikanalizin iç gözlem yöntemine dayandığını belirtmiştir. Her ikisi de yalnızca tinin veya öz benliğin (nefis) dışa vurduğuna değil çoğunlukla cinsel arzularla ilişkilendirilen gizli unsurlar ile de ilgilenmektedir. En önemlisi, her iki gelenek de bilinçaltının iç katmanlarının (al-la-shuur) yanı sıra bâtın yani gizli anlamlar âlemine ilgi göstermektedir. Sûfî şeyhi, tıpkı analizde bulunan bir uzman gibi, benliğin dönüşümünü sağlayabilmek için müritlerinin bilinçaltındaki düşünceleri ve arzuları ortaya çıkarması gerektiğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla Sûfîlik ve Freudyen gelenek birbiriyle oldukça ilişkili görünmektedir. El-Ezher’in baş imamı olan Sûfî Abdülhalîm Mahmûd’a göre, “Her Sûfî şeyhi tabiri caizse bir ‘psikoterapisttir’”. Bu durumda, Sûfî şeyhi ile öğrencisi arasındaki ilişki, psikoterapötik dönüşüm potansiyeli içeren bir uyumdur.

Sûfîlik inancına sahip kişiler insanların asil ve alçakça eğilimleri arasında geçen büyük bir savaşın parçası olma mücadelesini kabul etmiştir. El-Teftâzânî, Sûfîlerin doğrudan Allah bilgisine ve sevgisine ulaşmayı amaçladığını vurgulamıştır. Allah ile mistik bir birlik arayışındadırlar; bunu yalnız Allah’ın yüceliğinin hükmedeceği benliklerini öldürerek yapmaktadırlar. El-Teftâzânî, bunun öznel ve bireysel bir kendini keşfetme yaklaşımı olmadığına işaret eder. Bu, ilahi olanla bir birlikteliktir. Freud, Sûfîliği “dış dünyaya yansıtılan psikolojik bir unsur” gibi değerlendirmiş olabilir ancak El-Teftâzânî ve diğerlerine göre Sûfîlik, kutsala giden bir ahlak yoluydu.

El-Teftâzânî’nin Freudyen gelenek ile ilişkisi, 20. yüzyılın ortalarında Arap dünyasında, psikanaliz ve İslam arasında gerçekleşen alışverişin sadece bir örneğidir. Bu, karşılıklı tanımayı içeren anlayışlı ve yaratıcı bir alışveriştir ve Freudculuk ile İslami mistik gelenek ile ortak olan güçlü benzerlikler üzerine inşa edilmiştir.

 

Dipnotlar

[1] https://www.kuranmeali.com/mobil/m-AyetKarsilastirma.php?sure=12&ayet=4 (Diyanet Vakfı Çevirisi)

 

Kaynakça

https://www.bl.uk/greek-manuscripts/articles/the-transmission-of-greek-philosophy-and-medicine#

http://www.lineofbeauty.org/index.php/S/article/view/39/54

 

İleri Okuma

Küçük, O. N. (2014). Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye Göre Rüya ve Tabiri. Marife Dini Araştırmalar Dergisi14(3), 31-36.

 

 

Redaktör: Burak Erdem

Editör: Cemre Yıldırım

Görev Alan Yayın Kurulu: Arman Tekin, Kübra Karaköz, Martı Esin Şemin, Utku Baran Ertan

Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi Sufi

Related posts

Leave a Comment