Gorgon Sineması

Bergman’ın Yüzleri

Ingmar Bergman

Yazar: Süleyman Bülbül

Bergman’ın Yüzleri

Sinema kendinden önceki altı sanatın kesişim kümesi olarak 7. Sanat tanımlamasıyla tüm dünyada varlığını kabul ettirmiş; toplumsal statü, dil, din ve ırk ayrımı olmaksızın hemen her birey üzerinde etkili olmuş, birleştirici misyonu ile de her ruha işlemiştir. Sinemanın bu denli etkili olmasının arkasında çektikleri filmler ile sinemayı şahlandıran yönetmenler yatmaktadır. Bu yönetmenlerden bazıları ise diğerlerinden ayrı bir çizgide ilerlemiş, bambaşka bir misyon ve sinema zekası ile filmler çekmiş, kendi döneminde ve kendinden sonraki dönemlerde dahi pek çok yönetmeni etkilemişlerdir. 2007 yılında hayata gözlerini yuman yönetmen için 2018 yılı 100. yaş günü dolayısıyla sinema çevrelerince “Bergman yılı” ilan edilmiştir. Peki ama onu diğer yönetmenlerden ayıran özellikleri nedir, neden sinemanın önde gelen yönetmenleri dahi onu her zaman övgü dolu sözlerle tanımlıyorlar?

İsveç doğumlu Bergman, papaz bir babanın oğlu olarak maddî açıdan çok rahat bir hayat yaşasa da manevi açıdan olabildiğince nahoş bir ortamda büyümüştür. Bu durum, ilerideki sinema ve sanat hayatı için ona derin bir argüman olacaktır. Anne ve babasının ceza kapsamlı çeşitli yaptırımları Bergman için henüz çocuk yaşta gördüğü kabusların sebebi olmuştur. Ebeveynleri için cezayı hak ettiğini düşündükleri davranışları neticesinde ya kız kıyafetleri giymeye zorlanırdı ya da ev içinde hiç kimse onunla konuşmazdı. Özellikle babasıyla olan çatışmaları küçük Bergman için tiyatronun kapılarını aralar. İçinde bulunduğu kaotik durumdan biraz olsun sıyrılmak için tiyatro gösterileri yazmaya ve onları sahnelemeye başlayan Bergman, bu konuda da babasının takdirini asla kazanamaz. Bu durumu da daha sonra pek çok filminde işleyecek olan Bergman, diğer pek çok sanat dalıyla da yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Bergman’ın sinemaya olan ilgisi üniversite yıllarında senaryo düzenleyicisi olarak çalışmaya başladığı döneme denk gelmektedir. İlk filmleri adının duyulması açısından çok etki etmese de daha sonra çekeceği filmlerle rüştünü tüm sinema dünyasında ispat edecektir. Sinemasında anlatım dili olarak varoluşçuluk felsefesini benimseyen yönetmen, filmlerini bu çerçevede oluşturur. “Evrensel değerlere sahip, içe dönük sinema” olarak tanımlanabilecek filmleri bireysel sorgulamalar üzerinden topluma, kurumlara, otoriteye ve dine temas eder. Sonunda yine bireyin kendi varoluş sancısı ile neticelenir.

Karamsar bir ortamda geçen filmleri rüyalar, kabuslar, gerçeklik ve gerçeküstücülük ile harmanlanır. Genel itibariyle kadınlar üzerine inşa ettiği filmlerinin dışında kalanlarda ise yine kadın karakterlerin etkisi ve gücü iyiden iyiye kendisini hissettirir. Annesi ve çocukken maruz kaldığı kız kıyafetli ceza sistemine rağmen kadınları ele alış ve yorumlayış biçimi bir aşağılama eğiliminden çok uzaktadır. Filmlerindeki karakterlerin dışa dönük yüzü bir noktaya kadar olabildiğince güçlü iken içsel yönleri son derece hassas ve kırılgandır. Bu şekilde bir denge kuran yönetmen bu sayede karakterlerinin gerçekliğini artırırken izleyicinin bu karakterleri benimsemesini de kolaylaştırmaktadır. Tıpkı 1978 yapımı Güz Sonatı (Höstsonaten-Autumn Sonata) filminde olduğu gibi. Kadın karakterler üzerine inşa edilmiş bu filmde her bir karakter dış görünüşünde olabildiğince sert ve iradeli, kendi içinde ise son derece kırılgandır. Her bir bireyin kendi iç dünyasından yola çıkarak varoluşlarını sorguladığı bu filmde psikolojik çözümlemeler sayesinde ve karakterlerin yapısı neticesinde izleyici hem anne hem de kızı ekseninde derin bir empati geliştirir.

Aynanın İçinden (Through a Glass Darkly) (1961)

Bergman’ın tiyatro kökenli olması; oyuncu yönetimi, diyalog ve mekân tasviri konusunda diğer pek çok yönetmenden ayrı kılar. 1961 yapımı Aynanın İçinden (Såsom i en spegel-Through a Glass Darkly) filminde ailesine karşı rüştünü ispat etmek isteyen Minus karakterinin bunu kendi hazırladığı tiyatro gösterisini sergileyerek yapması ve onaylanma isteğiyle kavrulması Bergman özelinde ele alınacak bir durum. Genel itibarıyla da kendi yaşamının etkilerini filmlerine yansıtan yönetmen kendi varoluş sıkıntısını da izleyiciye aktarıyor. Aile içi problemler, baba-oğul ilişkileri, kardeşler arası çatışma, problemli papazlar, kumpanyalar, din olgusu, ruhlar ve daha pek çok öznel unsurlar yönetmenin özel yaşamının birer yansıması ve yorumu olarak izleyiciye yansır. Ünlü aktris Liv Ullmann ile yaşadığı birliktelik boyunca hayat arkadaşına gördüğü kabusları anlatmak gibi rahatsız edici bir özellik edinen Bergman, aynı zamanda bu kabusları çekeceği filmlerde nasıl yeniden yorumlayıp kullanacağını da anlatır. Pek çok bağlamda otobiyografik unsurlara sahip bir sinema olarak ele alınabilecek olan Bergman sineması, ilginç bir şeklide evrensel kriterler çerçevesinde de rahatlıkla değerlendirilebilmektedir.

Persona (1966)

1966 yapımı Persona filmi ile kendisini tüm maskelerden sıyırıp, derin bir suskunluğa iten ünlü bir tiyatro oyuncusunun hikâyesini alışılmışın dışında bir psikolojik çözümleme ile anlatan yönetmen, bireyin toplum içinde mecburen takındığı yüzleri etkili bir biçimde eleştirir. Sessizliğin karşı taraftaki çıldırtıcı etkisini de olabildiğince çarpıcı bir şekilde sunmuş ve bireysel bağlamda başlayan film çok daha geniş bir kitleye ulaşmıştır.

Yedinci Mühür (The Seventh Seal) (1957)

1957 yapımı Yedinci Mühür (Det sjunde inseglet-The Seventh Seal) filmi ile savaşmayı reddeden bir askerin, bir soylunun varoluşunu sorgulaması  ve evine dönmesi üzerinden etkili bir insanlık hikâyesi anlatır. Dönüş yolunda ölümle karşılaşan soylu asker, yaşama dair satranç oyunu üzerinden savaşa tutuşur. Oyunu asker kazanırsa hayatı bağışlanacaktır fakat ölümün yaşam üzerindeki etkisi asla göz ardı edilemez. Ölüm yaşamı yenmek için pek çok oyuna başvurur. Dini ve metafizik öğelerin sarıp sarmaladığı film insanlık üzerine bir ilahi gibidir.

Kış Işığı (Winter Light) (1963)

Bergman, 1963 yapımı Kış Işığı (Nattvardsgästerna-Winter Light) filminde, inancını yitirmiş bir papazın hikâyesini anlatmış; papazın kendisini, inancını, hayatını ve çevresini sorgulamasıyla özelden genele bir yolculuğa çıkmış ve ufak bir iç hesaplaşma ile evrensel bir boyuta geçiş yapmıştır.

Yaban Çilekleri (Wild Strawberry) (1957)

1957 yapımı Yaban Çilekleri (Smultronstället-Wild Strawberry) filminde ile yaşlı bir doktorun fiziksel yolculuğu ile maziye olan yolculuğu ekseninde paralel bir hikâye yaratan yönetmen, bireyin hem kendi varlığını hem de çevresini sorgulaması neticesinde ve yan hikâyelerin de katkısıyla ile izleyicilerin yaşamlarına dokunuyor.

1978 yapımı Güz Sonatı filmi ile bir anne ve kızının hem kendi iç dünyalarını hem de bir aile olunması neticesinde birbirinden etkilenen yaşamları anlatmıştır. Psikolojik göndermelerle çevrelenmiş hikâyede anne-kız ilişkisi üzerinden izleyiciyi de kendi aile ilişkilerine bakış açısını gözden geçirmeye teşvik ediyor.

Güz Sonatı  (Autumn Sonata) (1978)

Sinema tarihinde Ingmar Bergman kendi yaşamını sinemaya aktaran başarılı yönetmenlerden biridir. François Truffaut’un sinema literatürüne kazandırdığı auteur[1] , yani kendi tarzı ve anlatısı olan yönetmen, kavramının içini tam olarak dolduran isimlerden birisidir Bergman. Bir filmin yönetmeninden ayrı düşünülemeyeceğini ve değerlendirilmeyeceğini öne süren Truffaut’un bu değerlendirmesi Bergman sinemasının tanımlanması bakımından en ideal yaklaşımdır.

Sineması, özel hayatı, setteki davranışları, renk ve ışık kullanım biçimindeki özgünlük, akıl hastanesinde yazdığı senaryoları, evinde varlığını iddia ettiği ruhları ile marjinal bir çizgide kendi dünyasını kuran Bergman, Nazi ve Hitler hayranlığıyla da zamanının polemiklerine malzeme olmuştur. Ailesinin kendisine göstermediği sevgiyi ve ilgiyi kendisi de çocuklarına göstermekten uzak kalmıştır. Öyle ki çocukları taparcasına sevdikleri babalarıyla vakit geçirmeye ve onun sevgisinden faydalanmaya hasret kalmışlardır. İyi bir eş ve baba olamayan Bergman özel hayatındaki bilinçli vasatlığını sanatıyla telafi etmeye çalışmıştır.

Yönetmen 57 yapımı Yaban Çilekleri filminde başrol oyuncusu Victor Sjöström’un müthiş oyunculuk performansının ardından insan yüzüne olan yoğun ilgi duymaya başlamıştır. Kendisi de bir yönetmen olan Sjöström karakterinin tüm duygu durumlarını yüz ifadesiyle öylesine etkili bir biçimde aktarmıştır ki artık Bergman için insan yüzü keşfe açık ve çok şey ifade eden bir olgu olmuştur. Daha sonra çektiği tüm filmlerinde yüz odaklı yakın çekim tekniğini benimseyen yönetmen etkileyici kompozisyonlar yaratmıştır. Renklerin gizemi öldürdüğünü düşünen yönetmen siyah-beyaz filmleri ile renk ve ışık kullanımının hikâye etkisini arttırması konusundaki inceliğini de göstermektedir.

Yüz odaklı filmleri ile yüzüncü yılındaki Bergman, insanlığa armağan ettiği filmleri, özgün hikâyeleri, hikayeleri işleme biçimi, marjinal tarzı ve tutumu ile sinema ile içli dışlı olan hemen herkesi derinden etkilemiştir. Çocukluğunun ve ailesinin kendisi üzerinde yarattığı olumsuz etki ile şekillendirdiği sineması neticesinde hem yönetmenleri hem de sinema otoritelerini aynı çatı altında toplamayı başarmıştır. Ölümünden 2 yıl önce 2005 yılında, yaşayan en büyük yönetmen seçilen Bergman ulusal ve uluslararası film festivallerinde pek çok ödül kazanmıştır.

Sinemanın bir diğer önemli ismi olan ve sinemanın özellikle entelektüel bağlamda gelişiminde müthiş katkısı olan Rus yönetmen Andrei Tarkovsky ile birbirlerini her fırsatta övgü dolu cümlelerle anlatan Bergman bir parkta karşılaşmıştır. Fakat bu iki isim de birbirlerine uzaktan selam verip hiç konuşmadan yollarına devam etmiştir. Birbirlerinin sanatına sürekli olarak güzel sözler bahşeden bu iki değerli yönetmenin, yüz yüze geldiklerinde gerçekleştirdikleri tutuma baktığımızda, Bergman’ın marjinal karakterinin bu durumda etkili olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Ayrıca Quentin Tarantino ve Steven Spielberg filmleri izlemekten de müthiş keyif duyan yönetmen, yaşamının son zamanlarını olabildiğince sakin geçirmiştir.

Rüyalar, hayaller ve gerçeklerle yarattığı hikâyelerde gerçeküstü, deneysel, biçimsel, psikolojik, sosyolojik ve mistik bir sinema kültürü oluşturan yönetmen kült filmleri ile etkin sinema izleyicisine böylesi bir sinemayı miras bıraktığı için ilelebet minnet duygusunu hak etmektedir. Sinemadaki ağırlığını hala hissettiren yönetmenin filmleri sinema alanında sayısız teze konu olmuş ve birçok çalışmaya fayda sağlamıştır.

“Kendiniz olun. Dünya, özgün olana hayran olur.”[2] şeklindeki açıklamasıyla kendi sinemasının beslendiği içsel dünyasının da sinyallerini veren Ingmar Bergman 89 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Dipnotlar

[1] Auteur kavramı, dönemin egemen ideolojisi ve söylemi ekseninde gelişen sinema anlayışına karşı alternatif olarak ortaya çıkmış gelişmiş bir sinema kuramı olarak gelişim göstermiştir. Bürokratik baskıya karşı kendi dillerini oluşturan ve sinemada yapımcının üstünlüğünü kabul etmeyen auteur yönetmenlerin varlığı sinema alanında yeni olan genç yönetmenlere ilham olmuştur (Gökmen, 2018:649)

[2] https://www.brainyquote.com/quotes/ingrid_bergman_378547

 

Kaynakça

‘‘Bergman Sinemasında Bilgelik ve Kadının Önemi’’, Güney Birtek, Sinematopya, 2016

‘’Viewing Ingmar Bergman Through a Glass Darkly’’, Glenn Kenny

Gökmen, Esma. (2018). Auteur Kuramı ve Bir Auteur Yönetmen Olarak Ömer Kavur. Journal of International Social Research. 11. 649-668. 10.17719/jisr.2018.2580.

Ingmar Bergman: Sinematografi İnsan Yüzüdür, çeviren: Selim Özgül, Agora Kitaplığı

Irving Singer’ın yazdığı kitap: Ingmar Bergman, Cinematic Philosopher: Reflections on his Creativity

İngmar Bergman, Büyülü Fener, (çev. Gökçin Taşkın), Agora Kitaplığı

İsveç Sinemasından bir Auteur: Ingmar Bergman ve ‘‘Yedinci Mühür’’, Aslı Ekici

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/177937

https://www.nytimes.com/2018/11/20/movies/ingmar-bergman-criterion-box-set.html

http://www.sinematopya.com/2016/01/bergman-sinemasinda-bilgelik-kadinin-onemi.html 

 

Editör: Martı Esin Şemin

Görev Alan Yayın Kurulu: Arman Tekin, Cemre Yıldırım, Melis Fettahoğlu-Hallier, Utku Baran Ertan

Related posts

Leave a Comment