Edebi Bağlam ve Çeviribilim Perspektifinde Poe ve “Kuzgun” Şiiri

Yazar: Nazım Fırat Şemin

E-mail: snazimfirat@gmail.com

 

18. ve 19. Yüzyıllarda Edebiyat

Bu kısımda Poe’nun yaşadığı yüzyılda etkili olan Romantik dönem ve bu dönemin akımlarından biri olan Gotik edebiyat incelenecektir.

Romantik Dönem Edebiyatı

Romantizm kavramı, dönemler boyunca insanlara farklı şeyler ifade etmiş olsa da bu yazıda 18. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl ortalarına kadar süren dönem açıklanmaktadır. Bahsi geçen dönemde romantizm kavramı ise daha idealize, insanların arzularına ulaşabildiği bir dünyanın betimlemesi olarak görülebilir. Öyle ki romantizm, hayatın gerçekte ne olduğuyla değil nasıl olabileceğiyle ilgilenmektedir (Taylor, 1956: 69). Romantik yazın ise bu arzuların ifade edildiği bir dönem olarak görülebilir.

Romantik dönem edebiyatının ana temaları kısaca şöyledir:

  1. “Duygular: Dönemin öznelliğe karşı duyulamaz gidişatından etkilenerek ve bir yandan da birkaç istisna haricinde Neo-klasisizmde duygulara karşı olan yetersiz ilgiden dolayı duyguları irdeleyen bir bakış açısı gelişmiştir.
  2. Uzak Zamanlar ve Yerler: Uzak zamanların egzotikliğine olan ilgi bu dönemde oldukça yoğundu. 18. yüzyıl ortalarından itibaren Gotik mimari ve Orta Çağ şövalyeliğine duyulan ilgi zamanla yükseldi. Güncellikten uzak olduğundan romantik idealizmin daha kolay uygulanabildiği bir yer olarak görünen Orta Çağ, çoğu açıdan barbarca olarak değerlendirilse de şövalye idealizminin romantik tezahürü olarak yazarları bu çağa çekmiştir. Klasik mimariden Gotik mimariye doğru bir ilgi kayması yaşanmıştır. Harap, korkutucu ve gizemli koridorlarla süslenmiş şatolarda geçen romanların öncüleri olarak The Castle of Otranto ile Horace Walpole ve The Mystery of Udolpho isimli dörtlemesiyle Ann Radcliffe örnek gösterilebilir. Bunun haricinde Oryantal medeniyetler de örneğin, Byron’un The Bride of Abydos kitabında işlenmiştir.
  3. Doğa: Romantikler için doğa, insanın en derin biçimde doyuma ulaşabileceği mekânlardandı. Bu doyum ise doğanın sesi, görüntüsü ve kokusundan gelmekteydi. Onlar için yabani çiçeklerde insanların bazı gizli duygularını uyandıran bir şeyler saklıydı.
  4. Sıradan İnsan: Daha yüksek sınıfa mensup olan insanların karşısında sıradan insanın yapay bağlar tarafından bağlanmamış, daha özgür ve daha zengin bir hayatı vardı. Bu durum yazarların ilgisini çekiyor, diğer maddelerde olduğu gibi sıradan insanı romantik keşfin odak noktalarından birisi yapıyordu. Romantizm bu insanların basit hayatını ve yaşadıkları yoğun duyguları (aşk, öfke, kıskançlık ve doğaüstüne olan korku gibi) övmüştür” (Taylor, 1956: 71-75).

Gotik Edebiyat

Yukarıda bahsi geçen yazar, Horace Walpole (1717-1797) The Castle of Otranto isimli eserinin 1764 yılında çıkan ikinci baskısında kitabını “Gotik bir Hikâye” olarak tanımlamış ve böylece sözcüğün bu anlamdaki ilk kullanımını gerçekleştirmiştir. Mahlas kullanarak kitabını yayımlayan yazar, “Antik ve modern romantizmin bir sentezini” yarattığını kitabının ön sözünde belirtmiştir. Walpole’un başlattığı bu moda, zaman içerisinde düzyazıda ve tiyatroda taklit edilse de esas yükselişi 1790’lı yıllarda (Walpole’un öldüğü zamanlar) Britanya Adaları’nda, Avrupa’da ve Birleşmiş Milletler’de popülerlik kazanmıştır. Bu dönem özellikle Mary Shelley’in Frankestein’ı (1818) dönemi olarak da bilinir. Ardından bu tür 19. yüzyılın, bazı tiyatro ve operalarda, dergilerde yayınlanan fantastik hikâyelerde, kadın okuyuculara yönelik “duygusal” romanlarda, zaman zaman şiir ve resim sanatında da kendini göstermiştir (Hogle, 2012: 1).

“Gotik hikâyeler çoğu zaman eski ya da eski görünen (kale, yabancı bir saray, manastır, muazzam bir hapishane, yeraltında bir mezarlık[…]  Eski ve büyük bir ev ya da tiyatro salonu,  eski bir şehir ya da yeraltında bir şehir, çürüyen bir dükkan[…] Kitaplarla dolu bir ofis vb. gibi yerlerde geçmektedir. Bu yer veya yerlerde geçmişten -ya da yakın geçmişten- kalan bir gizem, hikâyenin karakterlerine musallat olmaktadır. Bu musallat olma durumu çoğu zaman bu eski yerlerden veya insana yabancı olan boyutlardan gelen hayaletler, hortlaklar ve canavarlar olarak kendini göstermektedir. Bunlar, henüz çözülmemiş olan bir çatışmanın veya suçun tezahürüdür[…] Walpole’a göre bu noktada Gotik Edebiyat geleneksel gerçeklik ve doğaüstünün olanağı düşüncesi üzerinde oyunlar oynamalı, ardından ikisinden birisini hikâyenin sonunda seçmelidir.” (Hogle, 2012: 2-3).

Amerika coğrafyasında yaşanan Gotik dönem; klostrofobi, atmosferin kasveti, yaklaşan tehlike gibi ortak temalar içermektedir. Yine aynı şekilde öcünü almak isteyen hayalet, perili ev, yeraltı mezarlıkları, hapishaneler gibi ortak mekânlarda geçmektedir. Amerikan Gotiğini farklı kılan şey, onun merkezinde yer alan biçimsel özellikleridir. Bunlar ise tuhaf metaforlar, figürler, söylem teknikleri, tarihi suçların yarattığı derin kaygılar ve insanlığın tuhaf arzularıdır. Bu geleneğin iletilmesinde prosopopoeia (kişileştirme) tekniği sık bir şekilde kullanılır (Savoy, 2012: 168).  Bu teknik ile soyut fikirlere bir hayalet beden verilir, ölüler uyandırılır, yok yerden bir ses karakter seslendirilir ya da objeler canlandırılır. Böylece musallat olanın tekinsizliği, Amerikalıların hayatında ve psikolojisinde baskıladıkları şeylerin dönüşünü simgelemektedir. Amerikan Gotiğinin gücü, coğrafyada olan kötü olayların marjinalliği ve çeşitliliğinden meydana gelmektedir. Bu bağlamda Walt Whitman’ın “Birleşmiş Milletlerin kendisi en büyük şiirdir” diye cesur bir iddiası bulunmaktadır (Kaplan, 1982: 5). Leslie Fiedler (1966: 135) ise Amerika Gotiğini “Düzgün bir edebiyat hareketinden ziyade patolojik bir semptom” olarak görmüştür. Ancak Gotik edebiyatın içine sinmiş olan tarih, bu yazarları eserlerinde tarihi açıklamaya ya da hikâyelerinde direkt olarak değinmeye yöneltmemiştir (Savoy, 2012:167-169).

Edgar Allan Poe: Hayatı, Eserleri ve Edebi Tarzı

Edgar Allan Poe

Edgar Allan Poe, az çok başarılı olan bir aktör çiftinin çocuğu olarak Boston’da 1809 yılında doğdu. Henüz iki yaşındayken annesinin ve babasının ayrılmasından ve annesinin ölümünden sonra bir yetimhanede bırakıldı. Zengin bir Richmond tüccarı olan John Allan’ın evinde yaşayan Poe, onun tarafından asla yasal olarak evlat edinilmedi. Evde üvey annesi ve John Allan’ın yaşadığı kavgalar ve bunun yarattığı gerginlik sonucunda üvey babasıyla anlaşmazlığa düştü. Virginia Üniversitesine yollandığında ise kumarda çok para kaybettikten sonra Richmond’daki eve kabul edilmeyince, buradan tamamen uzaklaşmıştır. Hayatlarında bir çok iniş çıkış yaşadı, bir dönem orduya yazılsa da görevlerini ihmal ettiği için terhis edildi. 1831 ve 1833 arasında halasının evinde, Baltimore’da yaşadığı söylenmektedir. Bu dönem profesyonel bir yazar olan Poe, John Pendleton Kennedy’nin dikkatini çekti ve onun desteğiyle Southern Literary Messenger isimli dergide editör oldu. Teyzesinin kızı Virginia ile o henüz 13, Poe ise 27 yaşındayken evlendi. Orta hâlli bir geliri vardı. 1840’lı yılların başında Philadelphia’da Graham’s Magazine’in editörlüğüne yapmıştır.

1835 yılında Southern Literary Messenger dergisinin başına geçerek Amerikan kitap eleştirmenliğine ve edebiyat felsefesine özel bir kimlik kazandırmıştır. Eleştirilerini taraf tutmadan yapmış, eserin çıktığı ülkeye değil edebi eserin kendisine bakmıştır. Birçok eseri övdüğü gibi bir çoğunu da sert bir şekilde eleştirmiştir. Ancak bu sertlik Amerika edebiyatının ihtiyacı olan bir ilaç gibiydi (Taylor, 1956: 111). En çok bilinen eleştiri yazıları sonraki kısımlarda değineceğimiz The Poetic Principle ve Hawthorne’un Twice Told Tales isimli hikâye derlemesinin eleştirisidir. Edebiyatın “Gerçeklik değil, zevk” için olduğunu savunan Poe, Amerika’da yükselen didaktik ve ahlaki edebiyat trendine karşı savaş açmıştır ve birçok düşman edinmiştir. (Taylor, 1956: 112).

Bir alkolik olan Poe, her zaman maddi zorluklar çekmiş ve yaşadığı bunca zorluğun neticesinde halsiz düşmüştür. Graham’s Magazine’i bıraktıktan sonra New York’da Evening Mirror’da çalıştı. Birkaç ay sonra Broadway Journal ismiyle kendi dergisini kurdu ancak bu dergi de ekonomik yetersizlikten dolayı bir süre sonra iflas etti. Eşi Virginia fakirlik yüzünden hastalanarak öldü, Poe ise uzayan hastalıklarla boğuştu. Bir süre sonra toparlanmış, The Poetic Principle gibi yazılarını hummalı bir flörtleşme dönemi sırasında kadın okuyucularına yazmıştır (Taylor, 1956: 111). Kuzeye tekrar yerleşerek uzun süredir hayal ettiği dergi kurma hayalini gerçekleştirmek isteyen Poe Baltimore’da ölümcül bir hastalığa kapılarak 1849 yılında öldü. Hastalığın klinik bir kanıtı bulunmamaktadır.

Eserlerinde Kullandığı Teknikler

Alkolizm, hastalıklar, Virginia’nın ölümü, bir işten diğerine koşmakla geçen Poe’nun hayatının merkezinde olan bu melankolik hava, onun yazılarına yoğun olarak yansımıştır. Poe, bu melankolik hali tezahür eden grotesk sembolizmi öyle ince işlemişti ki bu metinler Poe’nun çağdaşı olan Gotik yazarların betini benzini attırır. Betimlediği korkunç sahnelere rağmen biçimsel ve tema olarak içerisinde karşıtlıklar içermekte ve her edebiyat zevkinin sınırları aşmaktaydı (Kuzgun- Lenore karşıtlığı gibi). Bütün 19. yüzyıl Amerikan Yazarları arasında Poe dile ve öykü biçimine Freud’un tanımlamasıyla “bilinçdışı” bir yapı vermeye çalışıyordu (Savoy, 2012: 181). Duygusal açıdan çağının insanı değildi, bunu Poe konusunda uzman olan Kenneth Silverman (1991:228) şöyle açıklamıştır:

“James Fenimore Cooper, Ralph Waldo Emerson ve diğerleri mekân ve içten gelen bir özgürlük hissi yaratırken Poe çoğu eserinde duvarlar arasında sıkışmış, döşemenin altında saklanmış, ya da bir bacaya sıkışmış; kısıtlanmış ve esaret altında olan insanlar yaratmıştır.”

Taylor (1956: 113) ise bu durumun o dönem popüler olan Gotik yazınına karşı doyumsuzluğun Poe’nun para kazanabileceği düşüncesiyle ilgili olduğunu ifade etmiştir. Bunu T. W. White’ın, Poe’nun Berenice adlı kısa hikâyesini aşırı şiddetten dolayı eleştirdiğinde ona verdiği cevapta görebiliriz:

“Bütün dergilerin geçmişi ünlülüğü elde edenlerin Berenice’e doğası itibariyle benzeyen yazılarla ünlülüklerini elde ettiklerini açıkça göstermektedir[…] Bu yazıların kötü bir tat bıraktığını söyleyebilirsin[…] Ama [bunun] bir amacı var. Takdir edilmek için okunmalısın ve bu tür şeyler büyük bir doyumsuzlukla aranmaktadır.” (Wilt, 1927: 101-105).

Gotik yazıların ortak hedefi okuyucuyu korkunun belli bir yönüyle kendine çekmektir. Bunu Charles Brockden Brown ani sürprizlerle, Hawthorne umudun kasvetli yok oluşuyla; Poe da şiddetli klostrofobi ile sağlamaktaydı. Mekânın düzenlenmesi bu hapsolmuşluk etkisini yaratmak için çok önemliydi. Hawthorne’un perili evleri kaçış yolunu temin ederken; Poe’nun tabutları ve mühürlenmiş mezarlarından bir çıkış yoktu. Poe’nun yazılarında mevcut olan mimari motifler karakterlerin gerçekleşmesi imkansız arzularıyla da paralel bir şekilde gidiyor,  bu arzuların imkansızlığı mimariyle beraber grotesk bir şekilde imkansızlığın gerçekliğini sembolize ediyordu. Takıntılı melankolikler olan Poe’nun karakterleri pes ediyor ve dosdoğru kaosun kucağına düşüp; gerçekliğin önünde değerlerini kaybediyorlardı. Karakterlerin okuyucunun duygu dünyasına etkisi inanılmazdı (Savoy, 2012: 180-181). Slavoj Zizek’in (1991: 174) çağdaş Gotikler üzerine söylediği “izleyici [sahneyi] yakından görerek ‘tarafsız mesafesi’ni kaybederse ona iyice ‘çekilecek’tir. [Metin] ne gerçeği ne de onu sembolik kodlarla ifade eder; gerçeği izleyiciyi ‘kavrayarak resmeder.” cümlesi Poe için de geçerlidir. Poe’nun yarattığı büyüleyicilik ve korku arasında gittikçe daralan alan, hikâye boyunca ufalır ve okuyucuyu birbirleriyle çelişen tepkilerle boğduktan sonra “dehşet verici tanıma” ismini verdiğimiz son noktada okuyucuyu güçten düşürür (Savoy, 2012: 181). Taylor (1956: 117-118) Poe’nun şiirlerini üç kategoriye ayırır:

“Poe’nun akılda kalan şiirleri münhasıran lirik özelliği taşır. Poe, Şiirin uzun olmaması ve bir oturuşta okunabilir olması gerektiğini savunmuştur[…] Byron ve Coleridge’i taklit ettiği birkaç erken eseri haricinde şiirlerinin tonu, biçimi ve melodisi kendine özgüdür.  “Sonnet-To Science” isimli eserinde gerçekliğe karşı rüyaları tercih ettiğini romantik bir biçimde ifade ederken, “Israfel” tıpkı Coleridge’in “Kubla Khan” şiiri gibi, tanrısal bir güzelliğe olan arzusunu anlatır. “Eldorado” ideal kusursuzluğun bitmek bilmeyen arayışını anlatır[…] “Dream-Land” ve “City in the Sea” gibi şiirlerinde Poe’nun bir ruh hâlini gölgeli betimlemeler ve armonilerin düzeniyle aydınlattığı görülebilir. Bunun haricinde de kaybedilmiş, çoğunlukla sevgi duyulan genç bir kadının işlendiği popüler şiirleri de (The Raven, Ulalume, Annabel Lee gibi) 3. kategoriye girebilir. Yani şiirlerde işlenen ana temalar kısaca: (1) ideallerin şiir yoluyla ifade edilmesi (2) gölgelerle dolu bir dünyanın betimlemesi (3) genç kadınların kaybına yapılan ağıtlar olarak özetlenebilir.”

Kuzgun

Kuzgun, Edgar Allan Poe’nun belki de en bilinen eseridir. Şiir, 29 Ocak 1845 yılında New York Evening Mirror’da yayımlandığında büyük bir ün ve başarı elde etti (Silverman, 1991: 228). Yayınlanınca sadece Amerika kıtasında değil, Avrupa’da da büyük bir yaptı. Elizabeth Barrett Browning durumu “Bu kuvvetli şiir İngiltere’de sansasyonel bir etki yarattı. Bazı arkadaşlarım şiirin yarattığı korkudan, bazıları da müziğinden etkilendi. Başlarına ‘Nevermore’ kelimesi musallat olan insanlar tanıyorum. Evinde Pallas büstü olan bir arkadaşım geceleri ona bakmaya cesaret edemiyor.” söylemi ile durumu özetler niteliktedir (Halliburton, 1973: 134). Bu bölümde şiirin teması ve biçimi incelenecektir.

Şiirde İşlenen Temalar

Mekân ve Zaman

Şiirde ilk önce bir mekân betimlemesi görürüz, mekân daha önceki kısımlarda bahsedilen klostrofobik ortamlara örnek olarak verilebilir. Unutulmuş, eskimeye yüz tutmuş kitapların olduğu, Pallas (Athena) büstünün olduğu ve dolayısıyla eski zamanlara ait bir odada buluruz kendimizi. Odanın bir kapısı ve penceresi vardır. Zaman belli değildir.

Konuşucu

Kahramanımız korkunç bir akşam vakti eski kitaplar üzerine derin derin düşünürken, kapının çaldığını duyar ancak korku dolu olduğundan dolayı yerinden kalkacak enerjiyi ve cesareti 4. Altılığa kadar bulamaz, gidip kapıyı açtığında da kapıda hiçbir şey göremez. Bu durum gerilimi arttırmakta, okuyucu, şiirin başlığında da geleceği beyan edilen kuzgunu sabırsızca beklemeye devam eder. Şiir boyunca duygusal gelgitler yaşayan konuşucu, şiir boyunca kâh Lenore’u unutmak kâh öldüğünde onunla beraber olmak ister. Bir anda mutlu olan konuşucu, sonraki dizede aklına gelen başka bir düşünceyle hemen üzülebilir ya da öfkelenebilir. Konuşucu ve onun yaşadığı gelgitler, şiir boyunca bir insanın aklından geçebilecek her şey bütün çıplaklığıyla yansıtılmaktadır.

Semboller

Kuzgun

Şiire ismini veren kuzgun, oldukça esrarlı bir figürdür. “The Philosophy of Composition” yazısında ilk önce onu papağan yapmayı mütalaa ettiğini belirtir, ancak sonrasında bir kuzgunda karar kılmıştır. Bunun sebebi kuzgunun Gotik ve karanlık havayla daha uyumlu olması ve uğursuzluk kuşu olarak anılmasıdır (Poe, 1846 :4). Kuzgun 38-40. dizelerden anlaşılacağı üzere bir kral edasıyla camdan içeriye girer ve odadaki Pallas (Athena) büstünün üstüne yerleşir. Bu durum en başta konuşucuyu mutlu etmiş, başına bir şey gelmediği için rahatlamıştır. 45. dizede shorn crest (kesilmiş, kırkılmış sorguç) Orta Çağ’da korkak hareketler sergileyen şövalyelere yapılan saç kesme cezasına gönderme yapmaktadır (Shmoop Editorial Team, 2008). 48. dizede “Nevermore” nakaratı başlar, bunu şiir boyunca kuzgun 5, konuşmacı 4 kere söylemektedir. Kuzgun bu cevabı en başta konuşmacı ismini sorduktan sonra verir, ardından dolaylı sorulara cevap olarak söyler. Konuşmacının soruları kişiselleşir ve kuzgunun cevabını almaya devam ettikçe onun bir kahin olduğuna inanmaya başlar. Kuzgun, şiirin sonunda gözleri alev alan şeytanın simgesi hâline gelir.

Kuzgunun neyin sembolü olduğu üzerine tartışmalar devam etmektedir. Amerika’yı kendisiyle uyumsuz gören ve onu kabul eden bir yer olmadığı için seyahat eden bir güneyli olan Poe, eyaletlerin bütün sorunlarına tanık olma fırsatını bulmuştur. Zamanının en büyük olaylarından birisine, köleliğe de bu dönem şahit olmuştur (Savoy, 2012: 181). Bu yüzden Toni Morrison (1992: 32) “Poe, Afroamerikanlar için en önemli yazarlardan birisidir” diyerek bu durumu özetlemiştir. Poe kölelik üzerine açıkça bir şey yazmamış olsa bile bu şiirde kuzgunun kölelikten etkilenen Afroamerikanların bir sembolü olduğu tartışılmaktadır:

“Poe’nun eserlerinde şaşkınlık verici derecede kültürünün beyazlığının yarattığı derin baskıyı ve şiddeti yansıttığı görülmektedir. Böylece Amerika’da hakim olan ırkı ırklar arasında en korkunç ırka dönüştürmektedir. Siyahlık teması böylece sürekli karşımıza çıkmaktadır: “Kuzgun” (1845) isimli şiiri[…] kültürel aşırılığı şiirsel bir aşırılığa dönüştürmektedir[…] Kuşun hakiki siyahlığı ve şiirde geldiği yer “Gecenin Plütonyan Kıyısı” sembolik bir güçlendirme yapmaktadır…. Bu figür, Freudyen bir melankolik gölge mecazının şiirin sonunda konuşmacının üzerinde çullanmasıyla noktalanmaktadır. Poe burada melankoliyi yoğun bir karanlık sembolizmiyle bağlamaktadır, tıpkı siyah vücudu ontolojik bir melankoliyle birleştirdiği gibi: kayıp olmak vücut alırsa, sadece kaybetmek üzerine konuşur” (Savoy, 2012: 182).

Lenore

2. altılıkta konuşmacı, yitik bir genç kadın olan Lenore’u anmaktadır. Lenore, kuzgunla beraber şiirin temasını oluşturmaktadır. Kahraman Lenore’a karşı garip duygular beslemekte, 14. altılıkta onu unutmak isterken, 16. altılıkta onunla cennette buluşup buluşamayacağını sormaktadır. Lenore şiir boyunca aydınlık, hatta melek olmasına yetecek kadar güzel ve temiz bir insan olarak nitelendirilmektedir. Şiirdeki güzelliğin sembolü olan Lenore, groteskliğin ete kemiğe bürünmüş hâli olan kuzgunun tam olarak zıttıdır. Poe bu durum için “Güzel bir kadının ölümü dünyanın en şiirsel konusudur” demiştir (Poe, 1846: 4).

 

Şiirin Biçimi

Poe, şiirin biçimine çok önem vermiş, Kuzgun şiiri “The Philosophy of Composition” isimli makalesine konu olmuştur. Şiir boyunca ilk ve üçüncü dizelerin ortasında ve sonunda bulunan kelimeler kafiyelidir. (Örneğin dreary ve weary) Bu içsel bir kafiyedir. Şiirde en göze çarpan kafiyeler ikinci, dördüncü, beşinci ve altıncı dizenin sonlarında gelir, bunlar “or” sesiyle biter; Lenore, door, Nevermore, yore, before gibi. İlk ve üçüncü dizelerin ikisinde de on altı hece bulunur. Bu ikilide vurgu genellikle ilk hecededir: (Once u/pon a /midnight/ dreary). Bu tür hece çiftlerine trochee denir.[1] Trochee’ler şiirde vurgulu ve vurgusuz olarak ilerleyen ikili uyak ölçüsüdür. Bir dizede sekiz hece çifti bulunduğundan buna oktametre denir. Yani, bu ölçü şekline trokaik oktametre denir (Poe, 1846: 5). Her kıtanın son dizesi diğer kıtalara kıyasla oldukça kısadır. Ayrıca, yakından incelediği zaman ikinci, dördüncü ve beşinci dizelerin uzunluğu bir hece daha kısadır. “Or” sesiyle biten her dizede Poe bir hece kısa tutar. Bunun sebebi “Or” sesinin öne çıkmasıdır. Poe’nun bunu yapmasını sebebi şiirini olabildiğince melodik ve büyüleyici kılmaya çalışmasıdır. Tüm bu karmaşık kafiye ve ritmin amacı okuyucuyu Kuzgun’un dünyasına daha fazla çekmektir. (Poe, 1846: 5-6).

Edebiyat Çevirisi Üzerine

Edebiyat çevirisi hakkında son yüzyılda çalışmalar yapılmış, kuramcılar edebi eserleri çevirmek için en doğru yolu bulmaya çalışmıştır. İlk olarak çevirinin birimini kelimeler bazında belirlemiş olan “eşdeğerlilik” üzerine yoğunlaşmış bu çalışmalar, sonraki kırk yıl boyunca etkisini yitirmiştir (Lefevere, 1992: 7). Nida, “anlam çözümlemesi” tekniğini çeviride kelimelerin eşdeğerliliğini ölçerek çevirinin doğruluğundan emin olmak için geliştirmiştir. Nida bunun ardından çok daha tartışma yaratan “dinamik eşdeğerlilik” kavramını ortaya atmıştır; bu, çevirinin kaynak metne en yakın, doğal ve eşdeğerli olması anlamına gelmekteydi (Lefevere, 1992: 8). Bu alanda Katharina Reiss ve Juliane House’da çalışmalar yapmıştır. Bu kuramcılar haricinde Anton Popovic ve Itamar Even-Zohar’da çeviriye dilbilimsel ve hermeneutik açıdan bir bakış açısı getirmiştir.

Sıradaki bölümde “Kuzgun” şiirinde sembollerin, imgelerin, formun ve ölçünün Türkçeye nasıl aktarıldığı analiz edilip çevirmenlerin metnin bağlamını ve biçimsel değerini koruyup korumadığı değerlendirilecektir. Bunu yapabilmek için, 1972 yılında Robert A. Welch tarafından yayınlanan “Three Ways of Translating” (Çevirinin Üç Yolu) yöntemine göre incelenecektir. Welch’e göre bir şiiri çevirmenin 3 yolu vardır:

(A) “Beşik Yöntemi”. Bu kaynak metne tamamen sadık kalmaktır. Ancak bu kavrama şiirin tek bir yönünü erek dile olabildiği kadar tam bir şekilde geçirmeye odaklanmış çevirileri de ekleyebiliriz.

(B) “Türetme Yöntemi”. Bu “Beşik” kavramının tam tersidir. Çoğu zaman çeviri olarak adlandırılabilecek bir biçimin dışına çıkar.  18. yüzyılda çıkan, Johnson’ın “Vanity of Human Wishes” ya da Pope’un Epistles’i türetme olarak sınıflandırılabilir, zira bunlar özgün şiirler olsa da belirli klasik şiirlere dayanmaktadır. Ancak, türetmeler az önce belirttiğim şiirlerden çok daha özgür olabilir, bunlarda kaynak metin ve yeni şiir arasındaki bağlantı uzak olsa da kesin ve kalıcıdır.

(C) “Doğru Tercüme Yöntemi”. Yukarıda belirtilen, birisinin kaynağa aşırı derecede sadık olması ve diğerinin de serbest olduğu, kişinin hayal gücüne dayanan bu iki “uç” arasında “Doğru Tercüme” dediğim bir nokta bulunmaktadır. Gerçek çeviride bu farklı yolları ayırmak genellikle imkânsızdır. Bir çeviri bir noktada “Beşik”, bir noktada türetme, bir noktada da “uygun” bir çeviri olabilir”  (Welch, 1972: 329).

Kuzgun Şiiri Çevirilerinin İncelemesi

Türkçeye bu eseri ilk çeviren kişi Ziya Osman Saba’dır. 1928 yılında yapılan bu çevirinin ismi “Karga”ydı. Ülkü Tamer ise Türk Dili Dergisi’nde yayımlanan bu şiiri 1961 yılında çevirmiştir. Erdoğan Alkan, Hande Taştekin ve Oğuz Cebeci’nin çevirisi 2012’de, Oğuz Baykara ve Kutlukhan Kutlu’nun çevirisi 2011’de ve Osman Tuğlu’nun çevirisi 2017 yılında yayımlanmıştır.

Yazıda Ele Alınacak Çevirmenler

Ülkü Tamer (1937-2018) Gaziantep doğumlu Tamer, 1958 yılında Robert Kolejinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi gazetecilik enstitüsünde eğitimini tamamladı. Özel tiyatrolarda aktörlük yaptı, Milliyet Çocuk, Milliyet Sanat dergilerini, Karacan Yayınları ile Sanat Olayı (1980) dergisini yönetti. İlk şiiri 1954 yılında Kaynak dergisinde yayımlandı. Şiir ve çevirileri sonraki yıllarda Pazar Postası, Yelken, Yeditepe, a, Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Yeni a Dergisi gibi dergilerde çıktı. İkinci Yeni akımına bağlıydı. Edith Hamilton’dan Mitologya çevirisiyle TDK 1965 Çeviri Ödülünü, İçime Çektiğim Hava  Değil Gökyüzüdür (1966) kitabıyla Yeditepe 1967 Şiir Armağanını, Alleben Öyküleri kitabıyla da 1991 Yunus Nadi Öykü Armağanını kazandı. (Cunbur ve Ağca, 2007: 173)

“The Complete Poetical Works of Edgar Allen Poe” adlı eseri Türkçeye çeviren Oğuz Cebeci akademisyen ve çevirmendir. 1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Cebeci bilhassa 19. yüzyıl şiiri ile ilgilenmektedir. Yüksek lisansında Emily Dickinson, doktorasında ise Browning üzerine çalışmıştır. Cebeci’nin yazıları ve şiir çevirileri, Sombahar, Defter, Ludingirra ve Folklor/Edebiyat gibi dergilerde yayımlandı. Edgar Allan Poe şiirlerinin çevirisi 2003 yılında İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Halen İstanbul Yeditepe Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaktadır (İthaki, 2018).

Çeviri İncelemesi

Form, Ölçü

 

Oğuz Cebeci’nin çevirisi modern serbest manzumun bir örneğidir, çeviri sürecinde kafiyeler ve ölçü biçimi korunmamıştır; dolayısıyla bu çeviriye stilistik ve kafiye açısından baktığımızda çeviriden ziyade bir dönüşüm diyebiliriz. Bu dizede çevirmen bağlamı aktarmakta başarılı olmuştur, ancak şiirin melodik düzeni değiştiğinden dolayı Poe’nun yarattığı ürpertici atmosferin bozulduğunu söyleyebiliriz.

Ülkü Tamer ise Oğuz Cebeci’den oldukça farklı bir yaklaşımla şiirin ölçüsünü ve aliterasyonları koruyarak melodik düzeni sağlamış, aynı atmosferi oluşturmaya çalışmıştır. Ülkü Tamer şiir boyunca iç kafiye düzenini sağlamaya çalışmış, toplamda otuz üç iç kafiye yapmıştır (Erden, 2019: 45).Oğuz Cebeci’nin çevirisi modern serbest manzumun bir örneğidir, çeviri sürecinde kafiyeler ve ölçü biçimi korunmamıştır; dolayısıyla bu çeviriye stilistik ve kafiye açısından baktığımızda çeviriden ziyade bir dönüşüm diyebiliriz. Bu dizede çevirmen bağlamı aktarmakta başarılı olmuştur, ancak şiirin melodik düzeni değiştiğinden dolayı Poe’nun yarattığı ürpertici atmosferin bozulduğunu söyleyebiliriz.

Bu altılıkta Oğuz Cebeci “Line Breaking” (Dize Bölme) isimli bir teknik kullanmıştır. Çevirmen burada üçüncü ve yedinci dizeyi ikiye bölerek vurguyu dördüncü ve sekizinci dizeye yüklemiştir. Bu dizelerde tekniğin tutarlığını inceleyecek olursak:

Bu kıtada yapılan dize bölme tekniğinin çevirmene serbest manzum yazmasında destek olarak kullandığını göstermektedir. Dizede nerede bölündüğünün ve ne çeşit kelimelerle bölündüğünün bir tutarlılığı yoktur.Bu altılıkta Oğuz Cebeci “Line Breaking”[2] (Dize Bölme) isimli bir teknik kullanmıştır.  Çevirmen burada üçüncü ve yedinci dizeyi ikiye bölerek vurguyu dördüncü ve sekizinci dizeye yüklemiştir. Bu dizelerde tekniğin tutarlığını inceleyecek olursak:

Kinayeler (Allusions) ve Semboller

Şiirde bulunan önemli kinayelerin ve sembollerin nasıl kullanıldığı bu bölümde incelenecektir. Bunların arasında “Nepenthe”, “Night’s Plutonian Shore”, “Balm of Gilead” ve sembol olarak “Prophet”, “Seraphim” bulunmaktadır.

“Night’s Plutonian Shore” Kinayesinin işlenişi


Oğuz Cebeci’nin çevirisinde Plutonian kavramı kullanılmaktadır. Bu kavram Türkçe değildir, İngilizce’de aldığı “Ian” son ekini korumuştur. Plutonian’ın Türkçesi Plütonyan’dır. Eğer metne bağlı kalmak isteniyorsa, Gecenin Plütonyan Kıyısı daha uygun bir çeviri olabilirdi. Onun haricinde Plüton açıkça yeraltı tanrısı Hades’tir. Dolayısıyla Türkçeye daha uyumlu olarak Gecenin Cehennem Kıyısı gibi bir şekilde de çevrilebilirdi. Ülkü Tamer ise kültürel öge olan Plüton’u metinden çıkartmış, kinayeyi yok etmiştir. “Plutonian” açık bir şekilde esas ifade ettiği şeye, ölüme dönüşmüştür.

“Nepenthe” ve Seraph Kinayesinin işlenişi

 

Burada Oğuz Cebeci, nepethe kavramı gelmeden önce her şeyi kaynak odaklı çevirdikten sonra, nepenthe’i “arındırıcı ilaç” olarak çevirmiştir. Plutonian ya da Seraph gibi kelimelerde yaptığı gibi Nepenthe’de aynı şekilde kalmalı, bu sayede çevirinin tutarlılığı devam ettirilmeliydi. Bu kelime “Classical Allusions” kavramı içinde değerlendirilmektedir (Lefevere, 1992: 24). Homer Odessa’sında Nepenthe aynı özelliklere sahiptir; acıyı yok eden bir ilaçtır. Ancak çeviride tutarlılığın sağlanması için Nepenthe kalmalı ve dipnot yoluyla açıklama yoluna gidilebilirdi. Ülkü Tamer ise formun bozulmaması adına Nepenthe’in acı geçirici özelliğinden sıfat ekleyerek bahsetmese de ondan önce gelen ve kavramın geçtiği dizenin bağlamından özelliği anlaşılmaktadır.

“Balm of Gilead” ve “Prophet” Kavramının Çevirisi

Bu dizede Oğuz Cebeci “Is there—is there balm in Gilead? —tell me—tell me, I implore!” kısmını tamamen atlamıştır. “Is there balm in Gilead?” dizesi Eski Ahit’in Yeremya 8:22 babından alınmıştır. Bu sebeple “Biblical Allusions” kategorisine girer.37 Bu kısım “Gilat’ta merhem yok mu? söyle, yalvarırım söyle!” yazılarak çevrilebilir, böylece şiir boyunca çevirmenin yapmaya çalışıyor gibi gözüktüğü kaynak odaklı çeviriyle uyumlu olabilirdi. Ülkü Tamer ise şiir boyunca yaptığı gibi anlam kaybolmasına yol açmadan kavramı Türkçeleştirmiş, “N’olur anlatsan, Acılarımın ilacı oralarda mı, anlatsan” şeklinde çevirmiştir.

“Prophet” kavramı, İngilizce’de nötr (iyi ve kötü anlamları karşılayabilen) bir kavramdır. Kaynak metinde konuşmacı, kuzgunun açıkça cehennemden veya bir şeytan tarafından gönderildiği ima etmektedir. Bu yüzden Oğuz Cebeci’nin “Kahin” tercihi, kuşun iyi veya kötü olabileceğini ifade ederken, Ülkü Tamer’in “Kutsal Yaratık” tercihi kuzgunun cehennemden veya kötücül bir kaynaktan geldiği düşüncesini taşımamaktadır. Bu Ülkü Tamer’in yaptığı bir yorum hatası olarak da algılanabilir (Erden, 2019: 61).Bu dizede Oğuz Cebeci “Is there—is there balm in Gilead? —tell me—tell me, I implore!” kısmını tamamen atlamıştır. “Is there balm in Gilead?” dizesi Eski Ahit’in Yeremya 8:22 babından alınmıştır. Bu sebeple “Biblical Allusions” kategorisine girer (Lefevere, 1992: 22-23). Bu kısım “Gilat’ta merhem yok mu? söyle, yalvarırım söyle!” yazılarak çevrilebilir, böylece şiir boyunca çevirmenin yapmaya çalışıyor gibi gözüktüğü kaynak odaklı çeviriyle uyumlu olabilirdi. Ülkü Tamer ise şiir boyunca yaptığı gibi anlam kaybolmasına yol açmadan kavramı Türkçeleştirmiş, “N’olur anlatsan, Acılarımın ilacı oralarda mı, anlatsan” şeklinde çevirmiştir.

Çevirilerde Bağlamın Aktarımı Üzerine Örnekler

Oğuz Cebeci’nin Sir ve Madam kelimelerini Türkçeye direkt olarak çevirmiş olması kaynak metnin içeriğinin özgünlüğüne ve onu korumaya bir girişim olarak görülebilir. Ülkü Tamer ise Bay ya da Bayan olarak çeviriyi yapmış, kelimelerin Türkçe karşılıklarını vermeyi tercih etmiştir.

Burada “Saintly days of yore” kavramı büyük bir önem teşkil etmektedir, zira “saintly” (kutsal) kelimesi eski, kutsal günlere gönderme yapmaktadır. Bu da Gotik ve romantik edebiyatta yer alan, ilk kısımda değindiğim “eski yerler ve zamanlar” maddesiyle ilgilidir. Eğer sadece eski günler diyerek çevirirsek, Poe’nun yaratmaya çalıştığı Orta Çağ kinayesini anlayamamış oluruz. Ülkü Tamer, burada daha uygun bir çeviri yapmıştır diyebiliriz.

Sonuç

Edgar Allan Poe’nun The Raven (Kuzgun) şiirini yazarken istediği, şiirin melodik yanı ve neredeyse hipnotize edici olan biçimiyle anlamı birleştirerek okuyucuyu dehşet hâli içinde bırakmaktı. Yani, bu şiir Poe’nun da ifade ettiği gibi tasarlanmış, üzerine düşünülmüş ve yazılmıştır. Bu yüzden böyle bir şiirin çevirisi çok zor ve yorucu bir görevdir, birçok teorisyene göre tıpatıp aynısını çevirmek imkansızdır. Bu makalede işlediğim iki çeviri de birbirinin zıttı olarak kabul edilebilecek örneklerdir.

Oğuz Cebeci’nin yaptığı çeviri, “Beşik” ve “Uygun Çeviri” arasında bir noktada bulunmaktadır. Çevirmen, Edgar Allan Poe’nun Kuzgun şiirinin sadece bağlamına dikkat etmiş ancak biçimsel yönüne dikkat etmemiştir. Bu yüzden şiir sesli olarak Türkçe okunduğu zaman kaynak metnin içerdiği büyüsel ve melodik havayı taşımamaktadır. Bağlamsal olarak baktığımızda ise, tutarsızlıklar görünse de çok büyük bir kopma olmadığını söyleyebiliriz. Ülkü Tamer’in yaptığı çeviri, “Uygun Çeviri” için örnek olarak verilebilir. Tamer şiirin kritik noktası olan biçimi korumuş, Türk şiirinde bulunmayan yazın tekniklerini Türkçeye başarılı bir şekilde uyarlayabilmiştir. Ama bunun bir bedeli vardır: şiirin kaynak metinde olan bağlamı korunmuş olsa da, farklı ifade ediş yollarına gidilerek şiirin biçimi korunmuştur.

KAYNAKÇA

Alkan, E. (2012). Edgar Allan Poe, Şiirler Annabel Lee, Varlık Şiir, İstanbul.

Baykara, O. (2011). Kuzgun, Edgar Allan Poe, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul.

Cunbur, M., Ağca, H. vd. (2007). Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.

Erden, Y. (2019). A Stylistic Analysis Of Turkish Translations Of Edgar Allan Poe’s Selected Poetry, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

Ferguson, M. ve Salter, M. J. (2005). The Norton Anthology of Poetry. W.W. Norton & Company.

Fiedler, L. (1966). “Charles Brockden Brown and the Invention of the American Gothic”, In Love And Death in the American Novel, New York, 126-161.

Halliburton, D. (1973). Edgar Allan Poe A Phenomenological View, Princeton University Press, New Jersey.

Hogle, J. E. (2012) “Introduction: The Gothic İn Western Culture”,  The Cambridge Companion to Gothic Fiction, Cambridge University Press, Cambridge, 1-20.

Kutlu, K. (2011). Edgar Allan Poe, Kısa Hikayeleri, NTV Yayınları, İstanbul.

Lefevere, A. (1992). Translating Literature: Practice and Theory in a Comparative Literature Context, The Modern Language Association of America, New York.

Morrison, T. (1992). Playing in the Dark: Whiteness and the Literary Imagination, Harvard University Press, Cambridge.

Poe, E. A. (1846). “The Philosophy of Composition”. Graham’s American Monthly Magazine of Literature and Art,.

Poe, E. A. (2015). Bütün Şiirleri, (çev. Oğuz Cebeci), İthaki Yayınları, İstanbul.

Savoy, E. (2012). “The Rise Of American Gothic”, The Cambridge Companion to Gothic Fiction, Cambridge University Press, Cambridge, 167-188.

Silverman, K. (1991). Edgar A. Poe: Mournful and Never-ending Rememberance, Harper Collins, New York.

Tamer, Ü. (1961). “Alman Şiiri: Edgar Allan Poe Kuzgun”, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, C. X, S. 113, 278-280.

Taştekin, H. (2012). Kuzgun, Edgar Allan Poe, Bütün Şiirleri, Bilge Karınca, İstanbul.

Taylor, W. F. (1956). The History of American Letters, Henry Regnery Company, Chicago.6

Tuğlu, O. (2017). Edgar Allan Poe, Şiirler ve Anılar, Kabalcı, İstanbul.

Welch, R. A. (1972). “The Translation of Poetry: Some Principles”, Studies: An Irish Quarterly Review, Vol. 61, No. 244, 326-342.

Whitman, W. “Preface to Leaves of Grass” (1855) in Complete Poetry and Collected Prose”, (ed. Kaplan, J. (1982). Library of America, New York.)

Wilt, N. (1927). “Poe’s Attitude Toward His Tales: A New Document,” Modern Philology, XXV.

Zizek, S. (1991).  Looking Awry: An Introduction to Jacques Lacan through Popular Culture, MIT Press, Cambridge.

https://www.nationalreview.com/magazine/2019/08/26/walt-whitman-isnt-americas-greatest-poet/ Erişim Tarihi: 01.11.2019

Shmoop Editorial Team. (2008, November 11). The Raven Form and Meter,  Erişim Tarihi: 21.05.2018 https://www.shmoop.com/the-raven/rhyme-form-meter.html

Dipnotlar

[1] Bu konuyla ilgili ileri okuma için: Mcmahon, L. ve Curdy, A. (2006). The Longman Anthology of Poetry, Pearson Education.

[2] Ferguson, M. ve Salter, M. J. (2005). The Norton Anthology of Poetry. W.W. Norton & Company, s. 2034.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir