Avrupa

Tek Boynuzlu At Efsanesi

Yazar: Hillary Smith

Çevirmen: Elif Eryiğit

Tek Boynuzlu At Efsanesi

Avrupa halk kültüründe popüler bir mitolojik yaratık olan tek boynuzlu at, 2000 yılı aşkın süre boyunca insanların düşlerini süslemiştir. Bu zaman zarfında, özellikle de Orta Çağ’a kadar olan dönemde, insanlar tek boynuzlu atların gerçek olduğuna inanmıştır. Tek boynuzlu at efsanesinin kökenleri yaklaşık olarak MÖ 400 yılına dayanır. İlk defa Yunan tarihçi Ctesias tarafından Hindistan coğrafyasını konu alan yazılarında bu yaratığa benzeyen bir hayvan belgelenmiştir. Sonraki yüzyıllarda tek boynuzlu at tasvirlerinin izleri görülebilir. Buna örnek olarak Aristoteles, Yaşlı Plinius ve hatta Almanya’nın antik ve uçsuz bucaksız Hercynian Ormanı’nda benzer hayvanların bulunabileceğini iddia eden Jül Sezar gibi önemli tarihi figürlerin yazıları verilebilir.

Rochester Bestiary’den (Yaratık Ansiklopedisi) Tek Boynuzlu At – British Library

Bu ilk anlatımlara göre tek boynuzlu at vahşi, çevik ve yakalaması imkânsız olmasının yanı sıra sayısız hastalığı iyileştirebilen sihirli bir boynuza sahiptir. Zamanla tek boynuzlu at; saflığın, korunmanın ve Orta Çağ şövalyeliğinin simgesi haline gelerek daha çok önem kazanmıştır. Hatta hakkında bazı dinî çağrışımlar ortaya çıkmış, yer yer İsa’nın alegorisi olarak kullanılmıştır. Orta Çağ boyunca tek boynuzlu at imgesi ve tasvirleri, hayvan ansiklopedilerinde yer almış ve dönemin sanatında yaygın bir motif haline gelmiştir. Muhtemelen bunun en büyük örneği günümüzde New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’ne (The Metropolitan Museum of Art) bağlı Cloisters’da (The Met Cloisters) sergilenen “The Unicorn Tapestries” (Tek Boynuzlu At Duvar Halıları) eserleridir. Bugün hala tek boynuzlu at her yerde görebilir fakat ona hiçbir yerde rastlayamazsınız; çocuk filmlerinden tutun da değeri bir milyar doları aşan girişimci şirketlerde kullanılan Silikon Vadisi jargonuna kadar popüler kültüre hâkim olan bir simge olmaya devam ediyor. Tek boynuzlu atların var olduğuna artık inanmıyor olsak da tek boynuzlu at efsanesi hâlâ tazeliğini koruyor.

Tek Boynuzlu Yaratığın İlk Tasvirleri

Tek boynuzlu atın ilk yazılı betimlemeleri MÖ 400 yılında yaşayan Ctesias’a atfedilir. Ahamenid İmparatorluğu’nda hem II. Darius (h. MÖ 424-404) hem de II. Artaxerxes (h. MÖ 404-358) hükümdarlığında hizmet vermiş Yunan fizikçi ve tarihçi olan Ctesias; Hindistan, Tibet ve Himalaya bölgeleri üzerine ilk Yunanca kitap olan Indica’yı yazmıştır. Kendisi daha önce o bölgede hiç bulunmamasına rağmen İpek Yolu’nda seyahat edenlerin ona anlattığı hikâyelere güvenmiştir. Indica çok sayıda kişi tarafından okunmuş ve alıntılanmıştır. Ayrıca bazı gerçek dışı betimlemeleri yüzünden alay konusu da olmuştur. Bugün ise yalnızca başka yazarların eserlerinde mevcuttur. Buna MÖ 9. yüzyılda I. Fotios (Büyük Fotios olarak da bilinir) tarafından özetlenmiş bölümler de dahildir. Tek boynuzlu at benzeri bir yaratıktan ilk defa 25. bölümde söz edilir:

“Hindistan’da atlar kadar hatta daha da büyük boyutlarda bazı vahşi eşekler vardır. Vücutları beyaz, kafaları koyu kırmızı ve gözleri koyu mavidir. Alınlarının ortasında bir arşın uzunluğunda (yaklaşık 31 cm) bir boynuz bulunur. Bu boynuzun alt tarafı bembeyazdır… Üst kısmı keskin ve parlak kırmızı renkte, ortası ise siyahtır. Deyiş o ki bu boynuzlardan yapılan kaplardan bir şey içen kişilerin havale geçirmeleri ya da hasta olmaları söz konusu değildir. Yutkunmadan önce veya sonra eğer bu kaplardan şarap, su veya herhangi bir şey içilirse zehirlere karşı bağışıklık bile kazanılır… (Freeman, 14)”

Ctesias’ın tasvir ettiği bu rengarenk hayvan büyük olasılıkla Hindistan gergedanlarının daha fantastik bir şekilde tekrar yorumlanmasıdır. Hindistan’da gergedan boynuzunun iyileştirme gücünün olduğuna inanılırdı ve bazen bu boynuzlardan üç renkli şeritlerle süslenmiş içme kapları yapılırdı. Bütün bunların ışığında, bu hayvanın boynuzunun iyileştirici gücüne olan inanç, tek boynuzlu at efsanesinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ctesias devam şöyle eder:

“Bu hayvan öylesine hızlı ve güçlüdür ki hiçbir canlı ne at ne de başka bir hayvan ona yetişemez. Ancak yavrularını otlamaya götürdüklerinde birçok atlı tarafından etrafları kuşatılırsa yavrularını orada terk edip kaçmayı reddederler. İşte avlanırken onları yakalamanın tek yolu budur. At ve avcılarla boynuzlarını kullanarak savaşırlar. Onları bir çifteye veya bir ısırıkla yaralayabilirler. Ancak onları canlı yakalamak mümkün olmadığı için genellikle atılan ok ve mızraklarla can verirler. Bu hayvanın eti yenilemeyecek kadar acıdır; dolayısıyla avlanmasının asıl sebebi boynuzu ve ayak bileği kemiğidir. (Freeman, 14)”

Fantastik olaylara ilgi duyduğu bilinen Ctesias, başka hiçbir şeye benzemeyen büyülü bir yaratık tasvir etmiştir. Kendisinden sonra gelen tarihçileri etkileyen ve tek boynuzlu at efsanesinin temelini oluşturan işte bu tasvirdir. Bir asırdan daha kısa bir süre sonra Aristoteles, Ctesias’ın bu eserinde çokça görülen abartılı kısımları eleştirmiş fakat Ctesias’ın tek boynuzlu hayvan betimlemesine karşı çıkmamıştır. Hayvanların Tarihi Üzerine adlı yapıtında Aristoteles, başının ortasından çıkan tek bir boynuza sahip olarak betimlediği “Hint eşeği” adlı bir hayvanın varlığını doğrulamış, Hint eşeğinin diğer çoğu boynuzlu hayvanın aksine “çatal tırnaklı” değil “tek tırnaklı” olduğunu da eklemiştir.

Bahçede Dinlenen Tek Boynuzlu At – MET Museum

Yaklaşık MÖ 50’deki yazılarında Jül Sezar, Almanya’da eski, sık bir orman olan Hercynian Ormanı’nda yaşayan tek boynuzlu bir geyiğin varlığına işaret etmiştir. Bu geyiğin boynuzunun daha önce görülmüş olanların hepsinden çok daha “uzun ve düz” olduğunu yazmıştır. MS 2. yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Aelian, tek boynuzlu atı Ctesias ile aynı şekilde betimlemiş ve bu yaratığın Hindistan’da bulunabileceğinden bahsetmiştir. Ancak Ctesias’ın aksine Aelian, kürklerinin renginin beyaz değil kırmızımsı bir renkte olduğunu belirtmiştir. Boynuzları siyahtır ve en keskin ucuna kadar kıvrılarak yükselir. Diğer hayvanlara karşı nazik olsalar da yalnızlığı tercih ederler ve kendi türleriyle yalnızca çiftleşme dönemlerinde haşır neşir olurlar. Aelian, bilhassa tam olgunluğa eriştiklerinde bu hayvanları yakalamanın imkânsız olduğunu ve boynuzlarından herhangi bir şey içildiği zaman ise hastalıkların şifa bulacağını yazmıştır.

Yaşadıkları dönemde güvenilir ve saygın addedilen bu ünlü tarihi kişilerin anlatımları tek boynuzlu at efsanesinin yüzyıllar boyunca canlı kalmasına katkıda bulunmuştur. 1. yüzyılda yaşamış olan Büyük Plinius, bu hayvana bugün herkes tarafından bilinen adı veren kişidir: monocerous yani tek boynuz (unicorn). Kendisi bu canlıyı, boynuzu olan atımsı bir hayvan gibi tanımlamasına rağmen bir filin ayaklarına ve bir domuzun kuyruğuna sahip olduğunu da söylemiştir. Monocerous son derece güçlü olduğu için canlı olarak yakalanamaz. Bu ilk yazılarda, tek boynuzlu atın fiziksel tasvirleri farklılık gösterse de hayvanın karakteri hep aynı şekilde ifade edilmiştir. Böylelikle efsanevi tek boynuzlu ata atfedilen özelliklerin ana hatları oluşmuştur: hızlı, vahşi, yenilmez, iyileştirici güçlere sahip ve zapt edilemez.

Dinî Bir Simge Olarak Tek Boynuzlu At

Zaman içerisinde tek boynuzlu at, Hristiyan kilisesinde saflığın ve zarafetin simgesi olarak dinî anlamlar da kazanmış ve bazen mecazi anlamda İsa’nın alegorisi için kullanılmıştır. 3. yüzyıl boyunca Eski Ahit’i İbranice’den Yunanca’ya çeviren İskenderiyeli bilginler, İbranice “vahşi öküz” anlamına gelen re êm sözcüğünü, Yunanca bir sözcük olan monoceros ile değiştirmişlerdir. Bu değişim nedeniyle “tek boynuzlu at” ifadesi, Kral James İncil’i de dahil olmak üzere İncil’in bazı İngilizce çevirilerinde sıklıkla güç ve gaddarlık kavramlarıyla bağdaştırılmıştır.

Suyu Arıtan Tek Boynuzlu At – MET Museum

Yaklaşık olarak 190 yılında yaşamış olan Kartacalı yazar Tertullian, tek boynuzlu atın İsa’nın bir simgesi olduğuna ve boynuzunun da çarmıhı temsil ettiğine inanıyordu. Aziz Basil 3. yüzyılda boynuzun “şan, güç ve kurtuluşu” temsil ettiğini ve tek boynuzlu atın “çok kuvvetli ve insanlara boyun eğmeyen” karakteri sebebiyle İsa’nın Tek Boynuzlu Atların Oğlu olarak anılması gerektiğini iddia etmiştir (Freeman, 17). Orta Çağ’a gelindiğinde tek boynuzlu
atın dinî bir simge olarak bilinirliği artmış ve Orta Çağ sanatında yaygın bir motif hâline gelmiştir. Ek olarak bu dönemde tek boynuzlu at; mertlik, hanedan armaları, erdem ve saflık gibi ahlaki erdemlerle ilişkilendirilmiştir.

Orta Çağ ve Erken Rönesans Dönemi Sanatında Tek Boynuzlu At

Orta Çağ insanları tek boynuzlu atlara öylesine büyük bir hayranlık besliyorlardı ki bu durumdan istifade eden tüccarlar, deniz gergedanının dişini tek boynuzlu at boynuzu olarak tanıtılıp fahiş fiyatlara satıyorlardı. Orta Çağ hayvan ansiklopedilerinin yaygınlaşmasıyla tek boynuzlu atın popülerliği daha da arttı. Yunanca yazılmış Physiologus’tan önce hayvan ansiklopedileri, o çağın okuyucuları için resimli doğa kitapları niteliğindeydi. Bu kitaplarda, bazıları doğada var olduğu bilinen, bazılarıysa yalnızca hayal ürünü olan hayvanların, bitkilerin ve taşların betimlemeleri vardı. Tek boynuzlu at çoğunlukla hayvan ansiklopedilerinde bahsedilirdi. Ek olarak 12.-13. yüzyıllara ait el yazmalarında da adı geçmektedir ve genelde genç bir kadının yanında resmedilmiştir. Orta Çağ’daki tek boynuzlu at, saflık ve erdemle ilişkilendirildiği için söz konusu hayvanın genç bakirelere karşı bir zaafı olduğuna inanılıyordu. Ctesias ve diğer erken dönem yazarlara göre tek boynuzlu atın canlı yakalanması neredeyse imkânsız olsa da daha sonraları bu algı değişmiştir. Genç kadınların, özellikle de bakire olanların, tek boynuzlu atları evcilleştirebilecekleri ve onların yakalanmasına yardım edebilecekleri kanaatine varılmıştır. Bazı sanat tarihçileri bu özel ilişkiyi incelerken tek boynuzlu atın boynuzunun erkeklik organına olan benzerliğine dikkat çekmişlerdir. Bu ilişki günümüze kadar ulaşabilmiş hayvan ansiklopedilerindeki birçok tasvirde görülebilir.

Tek Boynuzlu At ve Bakire – MET Museum

Orta Çağ’ın sonlarına doğru tek boynuzlu at ile bağdaştırılan özellikler, bu hayvanın nasıl avlandığını anlatan ve Met Cloisters’de sergilenen “Tek Boynuzu At Duvar Halıları” adlı yedi seriden oluşan duvar halılarında açıkça görülmektedir. 1495-1505 yılları arasında on yıllık bir süre zarfında dokunduğu düşünülen bu halılar, 1680 yılında VI. François de La Rochefoucauld’un mülkiyetindeyken keşfedilmişlerdir. Her duvar halısı farklı bir isimle anılsa da günümüzde Met onları şu şekilde adlandırmıştır: 

  • Avcılar Ormana Giriyor
  • Tek Boynuzlu At Suyu Arındırıyor
  • Tek Boynuzlu At Akıntıyı Geçiyor
  • Tek Boynuzlu At Kendini Savunuyor
  • Tek Boynuzlu At Bakireye Teslim Oluyor
  • Avcılar Kaleye Geri Dönüyor
  • Tek Boynuzlu At Bahçede Dinleniyor

Bu duvar halısı serisinde, tek boynuzlu atın içme suyunu diğer hayvanlar için arındırırken şifa gücünü, kendini avcılara karşı müdafaa ederken vahşiliğini ve genç bir bakirenin gücü karşısındaki hassasiyetini gözlemleyebiliriz. Bu özel duvar halısı yalnızca parçalar halinde günümüze ulaşabilmiştir. Yine de tek boynuzlu atın genç bir bakirenin yanında tamamen uysallaştığını, ormanda pusu kurmuş avcıya karşı dikkatsiz hâle geldiğini, hatta genç bakirenin elinde bir boruyla diğer avcı arkadaşlarını harekete geçirmeye hazır olduğunu görebiliyoruz. Yedinci duvar halısı olan Tek Boynuzlu At Bahçede Dinleniyor adlı eserin bu serinin orijinal bir parçası olup olmadığına dair bazı teoriler ortaya atılmıştır. Ancak hâlihazırda sergilenen bu duvar halıları ilk önce öldürüldüğünü, sonrasında hayatta ve sağlıklı olduğunu gördüğümüz tek boynuzlu atın ölümsüzlüğünün bir göstergesidir.

Kendini Savunan Tek Boynuzlu At – MET Museum

1500 yılı civarında La Viste ailesi için dokunan tek boynuzlu at duvar halılarının ikinci kısmı, Paris’te Musée de Cluny’de sergilenmektedir. Bir bütün halinde The Lady and the Unicorn olarak bilinen seri, her biri beş duyuyu (dokunma, duyma, koklama, görme, tat alma) temsil eden beş adet duvar halısından ve bazı bilim insanlarının aşkı ya da hür iradeyi temsil ettiğini varsaydıkları Mon Seul Desir (Benim Tek Arzum) olarak bilinen gizemli bir altıncı duvar halısından oluşur. Tek boynuzlu at, Avrupa’da aile armaları için yaygın bir tercih olmuştur. Bunun başlıca nedenlerinden biri tek boynuzlu atın Orta Çağ’da şaşırtıcı biçimde ortak bir tehlike arz eden zehirlerin yan etkilerini iyileştirme yetisiydi. Tat alma duyusunu temsil eden duvar halısında, La Viste aile arması olarak tek boynuzlu at ve kükreyen bir aslan karşımıza çıkar.

Leydi ve Tek Boynuzlu At – Musee de Cluny

Kadim Tek Boynuzlu At Arayışı

Tıpkı antik zamanlardaki gibi tek boynuzlu atı gerçekten gördüğünü iddia eden insanların sayısının az olması bizi onu aramaktan alıkoymamıştır. Kimi çağdaş bilim insanları, Orta Çağ hayvan ansiklopedilerinden çok daha eski tasvirlerde bu esrarengiz tek boynuzlu ata dair bir kanıt bulmaya heveslenmişlerdir. Örneğin, Paleolitik Lascaux Mağarası’ndaki Boğalar Salonu’nda bulunan sözde “tek boynuzlu at” mağara resimleri MÖ 17.000 yılına dayanmaktadır. Bunun yanı sıra Güney Asya’daki arkeolojik sit alanlarından çıkarılmış ve Indus Vadisi Uygarlığından (yaklaşık MÖ 7000-MÖ 600) kalma birçok sabun taşı mührünün üzerinde de  “tek boynuzlu at” tasvirine rastlanmıştır.

Tek Boynuzlu At Mührü – Indus Yazması

Belki de başlangıçta bu hayvanlar tek boynuzlu ata benzeyen başka bir yaratığa atfedilmişti ki bu da tek boynuzlu at efsanesinin kökenlerinin şu anki bulgulardan çok daha eskiye dayandığı anlamına gelir. Oysa ki birçok tarihçi, bu tür tasvirlerin yan profilden görünen iki boynuzlu hayvanlardan başka bir şey olmadığını söyleyerek bu duruma karşı çıkarlar. Ayrıca Çin kilini (qilin) zaman zaman Orta Çağ Avrupası halk bilimindeki tek boynuzlu at ile karşılaştırılmıştır. Fakat bilindiği üzere kilin iki boynuzlu tasvir edilir ve bu iki yaratık arasındaki benzerlik yok denecek kadar azdır. Her halükârda bu efsanevi yaratığı bu denli etkileyici kılan sadece tek boynuzlu olması değil, aynı zamanda bu ele geçmez, dehşet verici ve büyülü yaratığa atfedilmiş olan bütün özelliklerdir. Tek boynuzlu at yüzyıllar boyunca dikkatleri üzerine toplamayı başarmıştır. Biz ise yalnızca sanat ve masallar aracılığıyla onu ele geçirme şansına sahibiz.

Yazının orijinali: https://www.worldhistory.org/article/1629/the-unicorn-myth/

 

Redaktör: Duygu Ertuğrul

Editör: Melis Fettahoğlu-Hallier

Yayın Kurulu: Cemre Yıldırım, Martı Esin Şemin

Related posts

Leave a Comment