VII. Plüralizm (Çoğulculuk)

Gorgon Notu: Bu metin, Sokrates Öncesi Yunan Filozofları (Presokratikler) yazısının bir bölümüdür. Metnin diğer bölümlerini inceleyebilmek için tıklayınız: Sokrates Öncesi Yunan Filozofları 

Çevirmen: Cemre Yıldırım

7. Plüralizm (Çoğulculuk)[1]

Anaksagoras ve Empedokles, en az iki yönden benzerler: Birincisi, ikisi de Elea Okulu’nun varlık prensibine bağlıdırlar, yani varlığın olmaması imkânsızdır; ikincisi, Elea Okulu’nun bu prensibine bağlı olarak, varlık yaratılamaz, yok edilemez, yok olamaz ve dolayısıyla her şey sürekli bir karışım ve bölünme sürecidir.

a. Anaksagoras

Klazomenai’lı Anaksagoras (yaklaşık MÖ 500 – 428), o zamana kadar maddenin doğası, neslinin ve yozlaşmasının sebepleri üzerine en eşsiz bakış açısına sahipti. Platon’dan önce gelen (Anaksagoras, Platon’un doğduğu zamanlarda öldü) Anaksagoras, Platon ve Aristoteles üzerinde, her ikisi de onun kozmolojisinden memnun olmasa da, etkisini bıraktı (Graham 309-313). Anaksagoras neredeyse sadece kozmoloji ve çevremizdeki her şeyin gerçek doğasıyla ilgileniyor gibi görünür. Aslında, bazı eski otoriteler ona ateist bile demişlerdir (Graham 305). Bu, onun dünya hakkındaki bütünüyle natüralist olan açıklamalarından dolayı olabilir. Mesela, güneşin, ayın ve diğer gökcisimlerinin kutsallıktan ziyade ateşli taşlar olduğunu düşündü (Graham 297). Ayrıca, dolu yağmasını da -aşağı yukarı doğru olarak – açıkladığı düşünülmektedir (Graham 303). Göreceğimiz gibi, Anaksagoras işlerini yapmak için duyularına ve aynı zamanda her şeyin sebebinde neyin görülebileceğinin ötesine bakmak için de aklına başvurdu.

Kozmos şimdi olduğu gibi olmadan önce, büyük bir karışımdan başka bir şey değildi – her şeyde her şeyden bir parça vardı. Karışım o kadar kusursuzdu ki, her şeyin küçüklüğü nedeniyle hiçbir kısmı tanınmayacaktı ve hiçbir renk bile algılanamayacaktı. Maddenin sonsuz bölünebilir olduğunu düşünüyordu. Yani, varlığın olmamasının imkânsız olmasından dolayı, hiçbir zaman en küçük parça yoktur fakat her zaman daha küçük bir parça vardır. Büyük karışımın parçaları sonsuz kere bölünemez olsaydı, o zaman en küçük parça ile kalırdık. En küçük parça daha küçük olamayacağından, onu tekrar bölmek için yapılan herhangi bir girişim, muhtemelen onu ortadan kaldıracaktır. Sonsuz kere bölünebilen parçalar en azından temel veya temel maddelerin karışımları gibi görünüyor – toprak, ıslak ve kuru, sıcak ve soğuk ve “tohumlar” (sperma). Bu tohumların doğası belirsizdir. Onlar basitçe bir neslin tohumu veya temel şeylerin parçaları olabilirlerdi. Her halükarda, bu tohumlar ve diğer her şey bölünmeden önce bir araya getirildi (F1-F5).

Kusursuz karışımın bölünmesi, yüksek hızlı bir merkezkaç dönüşü ile üretildi (F7). Her birinin diğerinden ayrılmasına neden olan dönüşün gücü ve hızıydı. Bununla birlikte, bu bölünme, parçaların tamamen saflaştırılması veya izolasyonu değildi. Aslında, bizim bildiğimiz dünyadaki varlıklar, diyor Anaksagoras, hâlâ karışımlardır (F8). Her şeyde her şeyden bir parça vardır. Aradaki fark, bölünme kuvvetinin tanınabilir ve bireyselleştirilmiş varlıklar üretmiş olmasıdır. Öyleyse, her şeyde her şeyden bir parça varsa, neden altın bize sözgelimi kemik değil de altın gibi görünür? Bir altın para, altın olarak kabul edilir, çünkü başka herhangi bir şeyden daha fazla altın içerir. Başka bir deyişle, baskın parçalar, bildiğimiz varlığı oluşturur (McKirahan 213). Altın para gibi küçük bir şeyin, her şeyden parçalar içermesi Anaksagoras hakkındaki bilgilerimizde cevapsız kalıyor.

Karışım ve bölünme işlemleri durmaz. Anaksagoras, neslin karıştırdığını ve yok edici gibi görünen şeyin aslında bölünme olduğunu söylüyor (F11). Bunun, insan faniliği olduğuna inandığımız şey üzerinde derin etkileri var. Anaksagoras’ın karışım ve bölünme ilkelerinin işbirliğine göre, var olmama (ölüm) olarak görünen şey imkânsızdır. Ölüm dediğimiz şeyin, bu parçaların (bu belirli insan vücudun) bölünmesinin ve bu parçaların (dünyaya) karışmasının ötesinde bir şey olmadığı kanısına varabiliriz. Aynı şekilde, doğum hiçbir şeyden ortaya çıkan bir yaratım olamaz. Doğum, muhtemelen hâlihazırda başka şeylerin karışımı olan tohumların karışımı olarak başladı. Oluşan şey, olmayandan gelemez. Yani, nesil hâlihazırda ne olduğuna güveniyor. O zaman, Anaksagorasvari dünya sürekli bir var olma oyunudur. Elea Okulu gibi, Anaksagoras da varlığın var olmamasının mümkün olmadığı, yani varlığın gerekli olduğu fikrine dayanır. Ayrıca, Elea Okulu gibi, Anaksagoras için de duyular bize gerçekliğin detaylı kesin bir resmini vermezler – dünyayı anlamlandırmak için bir sebebe (reason) dayanmalıyız. Bununla birlikte, Anaksagoras ve Elea Okulu arasındaki fark, Anaksagoras’ın değişim ve doğal süreçlerin, bu süreçleri duyusal yanılsamalara indirgemeksizin, gerçekleşmesine izin vermesidir.

Bu sürekli oyunda henüz bahsedilmemiş olan önemli bir oyuncu var: akıl/us (nous). Akıl (mind) bazı şeylerde bulunabilmesine rağmen, içinde başka hiçbir şey olamaz – akıl saftır. Anaksagoras için her şeyde her şeyden bir parça olduğunu hatırlıyoruz. Tanımladığımız her şeyde her şeyden bir kısım vardır. Böylece, eğer bir şey akılla karıştırılmışsa, o zaman her şey akılla karıştırılmış olmalıdır. Bu karışım, aklın diğerlerini yönetme yeteneğini engeller. Akıl kontroldedir ve büyük karışımın dönmeye başlamasından sorumludur, böylelikle bölünme sürecinde bireysel varlıklar üretilir. Sonsuz akıl – her şeyin en safı ve en iyisi – dünyanın düzenini sağlamaktan sorumludur. Dolayısıyla, Anaksagoras’ın dünyası, karışımın ve bölünmenin kaotik bir süreci değildir; aksine, karışım ve bölünme işlemleri saf akla göre sıralanır.

Anaksagoras, onun hakkındaki eleştirileri benzer olan Platon’un ve Aristoteles’in düşünceleri üzerinde iz bıraktı. Platon’un Phaidon’unda Sokrates, Anaksagoras’ın düşüncelerini keşfettiği için heyecanını vurgulayarak, entelektüel tarihini kısaca anlatıyor. En çok da her şeyin nihai nedeni olan akıl konusunda heyecanlanmıştır. Yine de Sokrates, Anaksagoras’ın kendi hareketindeki her bir gök cismi için en iyisinin ne olduğu hakkında veya başka bir şeyin iyiliğini açıklamak için çok az akıl kullanmasından şikâyet eder. Yani Sokrates, her şeyin olduğu gibi olmasının neden iyi olduğu konusunda bir açıklama istemiş gibi görünüyor (Graham 309-311). Aristoteles de, Anaksagoras’ın akıl ilkesini yalnızca minimum düzeyde kullanmasından şikâyet eder. Eskiden olduğu gibi bir deus ex machina olur, yani Anaksagoras, belirli bir olayın nedeni hakkında başka bir açıklama yapamadığında, akla başvurdu (Graham 311-313). Her zaman olduğu gibi, hem Platon’un hem de Aristoteles’in, kendi konumlarını ilerletmek için burada bir çeşit korkuluğa başvurmaları mümkündür. Gerçekten de, Anaksagoras’ın akıl ilkesinin, büyük karışımı harekete geçirdiğini gördük ve daha sonra bildiğimiz gibi kozmosa hükmettiğini gördük. Bu değersiz bir başarı değil.[2]

b. Empedokles

Akragaslı (Sicilya yakınlarında) Empedokles’in elimizde kapsamlı şiirleri bulunmaktadır. Empedokles, Anaksagoras ve Sokrates ile eş zamanlı olarak MÖ 495 – 435 yılları arasında yaşadı. Hayatı pek çok efsaneyle çevrilidir ve elbette ki gerçeği kurgudan ayırmak zordur. Parmenides’in varlık ilkesine bağlıydı, yani varlığın var olmamasının imkânsız olması felsefesine bağlıydı (Graham 333). Siyasi olarak, demokrasinin savunucusuydu (Graham 335). Dini olarak, belirli bir diyeti savunan (F146-147) ve ruhların göçünün doktrinini onaylayan bir Pisagor yanlısı gibi görünüyor (F124). Söylendiğine göre, büyüye ve kehanete meraklı bir hekimdi. Otuz gün boyunca nefes almamış ve yememiş bir kadını canlı tutması gerekiyordu (Graham 333). Söylendiğine göre, kendini tanrı ilan etmiştir ve yine söylendiğine göre mor cüppeler, bronz ayakkabılar giyermiş ve altın bir taç takarmış. Tanrısallığını göstermek için, kendisini vücudundan arındırıp Etna Dağı’ndaki volkanın içine atladığı söylenir (Graham 337). Bununla birlikte, yer yer esrarengiz de olsa, önemli sayıda şiirine sahibiz.

i. Makrokosmos (Evren)

En temelde kozmos, toplam dört elementten veya “kökler”den, ayrıca bu elementlerin birleştirilmesinden ve ayrılmasından sorumlu iki kuvvetten oluşur (F9). Dört elementi toprak, hava, ateş ve su olarak adlandıran ilk kişi Empedokles’ti.[3] Öfke bu elementleri ayıran güç iken, sevgi, onları ve onlardan üretilen şeyleri bir araya getiren güçtür (Graham 347). Örneğin Empedokles, 20. Fragman’da, çokluktan birliğe (Sevgi’nin hareketi) ve birlikten çokluğa (Öfke’nin hareketi) geçişin sonsuz döngüsüne sürekli olarak gönderme yapar. Empedokles’in bu güçler için kullandığı isimler ahlaki tonlar taşıyor gibi gözükse de (Sevgi iyi olarak ve Öfke kötü olarak) Empedokles için ahlaki olarak nötr gözüküyorlar – Sevgi ve Öfke yalnızca, varlığın sürekli hareketine yol gösteren doğal güçlerdir.

Anaksagoras’ın karışımını andıran Aşk hüküm sürerken, her şeyi mükemmel bir birliktelik içerisinde bir arada tutar. Öfke egemen olmaya başladığındaysa, birlik parçalanır, muhtemelen şimdi etrafımızda gördüğümüz tekil varlıkları üretir. Yine de Empedokles, bunların yoktan var eden üretimlerin döngüsü veya hiçliğe dönüştüren döngüler olmadığını açıkça belirtir (F11). Olmak ya da varlık asla sona ermez ve hiçbir şey yoktan var olamaz, hiçbir şey de tamamen yok olamaz. Dünyanın böyle çalıştığını iddia ettiğimizde insanlar yalnızca yanılıyorlar. Empedokles, doğum ve ölüm dilinin yalnızca bir gelenek meselesi olarak kullanıldığını, gerçeğin daima el altında/yakında olduğunu söyler (F12). Sevgi ve Öfke sadece unsurların ve her şeyin birleştirilmesinden ve çoğullaşmasından sorumlu değiller, ayrıca da şimdi bildiğimiz dünyada oynamaktalar. Bitmek bilmeyen bir değişim oyunuyla, bazı şeyler Öfke aracılığıyla birbirlerinden itilir ve diğerleri Sevgi aracılığıyla birleştirilir. Bazı şeyler harmanlanmaya hazırdır, bazıları ise bölünmeye eğilimlidir (F23). Empedokles bunu, renkleri, biraz daha az ve biraz daha çok, resim yapmak için karıştıran ressamlara benzetir (F24). Aynı şekilde, Sevgi ve Öfke (ressamlar) ilkel unsurları bir araya getirir ve birbirlerinden ayırır. Her şey varlığını, Sevgi ve Öfke’nin oyununa borçluydu, borçuludur ve borçlu da kalacak.

Karışım ve ayrılma sürecinin nasıl gerçekleştiği belirsizdir. Empedokles bize bir girdaptan bahseder. Sevgi girdabın ortasındayken, her şey birleştirilmiştir – her şey kendi yerlerinden Sevgi’de bir araya gelmek için buluşur. Bu süre zarfında, Öfke girdabın dışına çekilir. Öfke işini yapma gücü kazandığındaysa, elementlerin bölünmesi söz konusudur. İlk hava (veya gökyüzü), sonra ateş, sonra toprak ayrıldı ve sonra göksel dönmelerin baskısı sonucunda su, topraktan fışkırdı. Her şey tamamen bölündüğünde, dünyamızın tanıdık hiçbir yanı kalmaz. Muhtemelen, şimdi Sevgi’nin ve Öfke’nin, her ikisinin de iş başında olduğu, ikisinin de baskın olmadığı bir dünyada yaşıyoruz (McKirahan 269-270).

ii. Mikrokosmos (İnsan)

Bize ulaşmış eserlerindeki ve fragmanlarındaki makrokozmik metafiziğinin baskınlığına rağmen, Empedokles mikrokozmik ve fiziksel seviyede düşündü. Dört elementin farklı harmanlarından farklı cisim türleri üretilmiş gibi gözüküyor (Graham 381). İnsanlar için, algı ve zekâ, elementleri daha eşit karıştırılanlardan daha keskindir. Aslında algı ve zekâ birbiriyle orantılı görünüyor – varlığın sezgileri ne kadar kuvvetliyse, varlık o kadar akıllıdır (Graham 403). Dahası, düşünce, kan dolaşımının bir işlevi gibi görünmektedir ve Empedokles kalbin etrafındaki alanı düşünce alanı olarak tanımlar (F115). Ayrıca burada Empedokles’in solunum teorisiyle de bir bağlantı olabilir. Solunum, kan tüplerden geri çekildiğinde (muhtemelen burundadır) ve hava bu tüpleri doldurduğunda oluşur. Kan tüplere geri dönerken, havayı dışarı çıkmaya zorlar (F78). Algının kendisi, algılanan şeyden gelen belirli “akıntılar” ortamdan geçtiğinde (örneğin hava ya da su) ve duyu organlarının gözeneklerine aktığında meydana gelir gibi gözüküyor. Bir duyu, başka bir duyunun nesnesini hissedemez çünkü gözeneklerin büyüklüğü ve doğası buna izin vermez. Örneğin, gözler ışık ya da ateş içerirmiş ve belli miktarda ışığın içeri girmesine izin verirmiş gibi görünüyor. Bununla birlikte kulaklar, dışarıdaki hava hareket ettiğinde ve iç kulağı bir yankıya çarptığında sesi alır (Graham 401).

Bazen Empedokles kendisini tanrılardan (F8) bir kaçak olarak tanımlıyor ve bazen de kendisini gerçeği söyleyen bir tanrı olarak tanımlıyor: “Diğer gösterişli şehirlere geldiğimde erkekler ve kadınlar bana tapıyor” (F120). Ve yine, “Fakat neden, birçok kez yok olan ölümlü erkeklerden üstünsem, sanki büyük işler yapıyormuş gibi neden bunları zorluyorum?” (F121). Empedokles bazen düşmüş bir tanrı gibi görünüyor ve bu insanlık büyük ölçüde kutsallıktan düşmüş (F8). Reenkarnasyon bir kişinin hayatının saflığına dayandığı için ruhların bir tür göçünü (F124) savunuyor gibi görünmektedir (Graham 415). Diyet ve manevi saflığın kurtuluşa ya da yeniden kehanete neden olup olmayacağı belli değildir. Bununla birlikte, fiziksel ve ruhsal saflık ve entelektüel cesaret, bizi kutsallığa yakınlaştırır gibi görünüyor. Bir “kötülük orucundan” (F150) sonra, “yeryüzünde erkekler arasındaki peygamberler, ilahi şarkıcıları, hekimler ve liderler olurlar; Sonrasında onurda en önemli tanrılar olarak çiçek açarlar” (F153). Her şeyden önce, Sevgi ve Öfke var olma döngüsüne hükmeder ve döngüyü dikte eder.

Kaynakça

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Cilt I, 8.Baskı, İstanbul 2017

Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, Cilt I, çev. Ahmet Fethi, Alfa Yayınları, İstanbul 2016

Dipnotlar:


[1] İlkçağ felsefe tarihinde özellikle Parmenides ile bir dönem bitmektedir. Biten dönem tekçi (monist) dönem başlayan dönem ise çoğulcu (pluralist) dönemdir. Bu dönemin en önemli üç filozofu Empedokles, Anaksagoras ve Demokritos’tur. Bu üç filozof aynı zamanda felsefe tarihine materyalist çoğulculular olarak anılmışlardır. Elbette bu materyalizmi çağdaş modern çağdaki temayüller ile karıştırmamak gerekir. Burada asıl mesele bu üç düşünüre kadar kozmolojik ve kozmogonik görüşler tek bir ana madde etrafında izah edilirken artık çoklu madde ile izah edilecektir.

[2] Genel hatlarıyla toparlarsak Anaksagoras her şeyin sonsuz derecede bölünebilir olduğunu ve maddenin en küçük parçasının bile her unsurdan bir miktar içerdiğini savunur. “Şeyler” hangi şey ile doluysa onun gibi görünürler. Her şeyin içinde ateş olsa da unsur olarak ağır basarsa ancak ona ateş deriz. Empedokles’e muhalif olarak o boşluk fikrine karşı çıkar. Ona göre doğa boşluk kabul etmez. Yalnız burada Anaksagoras düşüncesi için aklın (nous) bir töz olarak ele alındığını söylemeliyiz. Çünkü o her şeyde olan, saflığını yitirmemiş ve ebedi olandır. Hareketin kaynağıdır. Her ne kadar düşüncesi Tanrının yokluğu ile anılsa da izahlarında tesadüfe yer yoktur. rasyonalist biri olarak bilime büyük katkıları olmuştur. (Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, Cilt I, çev. Ahmet Fethi, AlfaYayınları, İstanbul 2016 alıntılar değiştirilerek aktarılmıştır,) 

[3] Empedokles’e anakronik manada tam bir eklektik (seçmeci) filozof desek yeridir. Onun varlık teorisinde ilk hareket ettirici kabul edilir. O boşluğu kabul etmedi. Bütünün ne eksik ne de fazla olduğunu düşündü. Bütün yok olamaz zira o boş olamazdı. Yani her şey son raddesine kadar bölünse de o bütündür ve boş da değildir. (Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi, Cilt I, 8.Baskı, İstanbul 2017, s. 265-266.)

https://gorgondergisi.com/sokrates-oncesi-yunan-filozoflari/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir