Gorgon Sineması

Kurgusal Bir Filmden Gerçek Bir Salgına

Yazar: Bekir Turan

 

Kurgusal Bir Filmden Gerçek Bir Salgına

Contagion (2011)

Koronavirüsün dünya çapında hızla yayılmaya başlamasının da etkisiyle son günlerin en popüler filmi olan “Contagion”, Matt Damon, Kate Winslet, Gwyneth Paltrow, Marion Cotillard ve Jude Law gibi birçok yıldız oyuncuyu bünyesinde barındırmasına gösterime girdiği 2011 yılında çok ses getirmemiş ve beklenen ilgiyi görmemişti.

Ülkemizde “Salgın” adıyla gösterime giren film, Türkiye’de 100 bin izleyici sayısını güç bela geçmiş, ABD’de 75.6 milyon dolar hasılat elde etmişti. Film, daha çok Gwyneth Paltrow’un gerçekçi, sarsıcı ve bir o kadar da ibret verici olan ölüm sahnesiyle konuşulmuştu.

Günümüzde ise küresel dünyada baş gösteren ve Covid-19 adıyla da bilinen Koronavirüs sayesinde Contagion (Salgın) tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Şu sıralar Google’da adı en çok aranan filmler sıralamasında zirveye oynuyor, iTunes’da ise en çok izlenen filmler arasında başı çekiyor. Ayrıca yasal veya yasal olmayan yollar aracılığıyla en çok indirilen filmlerden biri. Çok sayıda eleştirmen ve uzman bu film üzerine yazılar yazıyor ve fikir teatisinde bulunarak çeşitli tartışmalar yürütüyorlar.

Filmi izleyen sıradan vatandaşlar ise içinde yaşadıkları dünyadaki salgınla filmdeki virüs arasında benzerlikler kuruyor, çeşitli çıkarımlar yapıyor ve bu tür bir olayla nasıl başa çıkılacağının yollarını arıyorlar. Kimi insanlar yıllardır yılan, yarasa ve kertenkele gibi hayvanları afiyetle yiyen Çinlilerin, bu virüsü günümüzde biyolojik bir silah olarak ürettiklerine inanıyor ve böyle düşünmeyenleri ise safdil olarak nitelendirirken kimileri ise Çinliler için doğal bir yiyecek olan yarasa ve yılandan insana bulaşan bir virüs olduğunu düşünüyor.

Aslına bakarsanız bu film 8,5 yıl önce tüm insanlığa yapılmış bir ikazdı. “Gerçekler acıdır” misali insanoğlu yapılan bu uyarıyı pek önemsemedi. Aslında film, dünyanın bu tür salgınlara karşı ne kadar savunmasız ve çaresiz olduğunu gösteriyor, insanların psikolojik anlamda ne büyük savaş verdiklerini ve olayın vahametini idrak edebilme noktasında ne kadar yetersiz olduklarını anlatıyordu. Vaka başladığı günden beri hiçbir ülkenin kurtarıcı rolüyle ön plana çıkıp bu gibi durumlarda geliştirdikleri ikinci bir planlarının olmadığı ve kimsenin dersine iyi çalışmadığı gözler önüne seriliyordu. Güvenlik olgusunun sadece askeri değil; ekonomik, ekolojik ve sosyolojik boyutlarının da olduğu fark ediliyordu.

Salgın hastalıklar konulu belgeselleri bir kenara bırakırsak bilim insanları tarafından gerçeğe en yakın bulunan filmlerden biri olmuştur Contagion. Senaryosu Scott Z. Burns tarafından kaleme alınan bu filmde Burns, senaryo öncesi ayrıntılı bir saha araştırması ve ön hazırlık yapmış; Dünya Sağlık Örgütü ile görüş alışverişinde bulunmuştur. Burns’ün bilimsel gerçekleri bir öykü içinde sırasıyla işleyebilmesindeki ustalık, günümüzdeki salgın koşulları göz önünde bulundurulduğunda net bir şekilde göze çarpıyor.

Filmin vizyona girdiği yıl beklentileri karşılayamamasındaki en büyük etkenlerden biri tüm ayrıntıların gerçeğe yakın bir şekilde işlenmiş olmasıdır. Öyle ki, Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz tüm basmakalıp anlatılar, olaylar ve işleyişler bu filmde yerle yeksan olmuştu. Salgın filmleri türüne alternatif bir yaklaşım getirdiği dahi söylenebilir.  Filmin başrol oyuncularından Gwyneth Paltrow’un canlandırdığı karakter film başladıktan birkaç dakika sonra ölüyor. Şimdilerde aşı bulmaları için dualar edip adaklar adadığımız bilim insanları işlerine geldikleri gibi davranıyor, hayatın her alanına sirayet etmiş siyaset burada da karşımıza çıkıyor ve virüsün kaynağını saptamaya çalışanların önüne engeller koyuyor.

Filmi izledikten sonra gün içinde farkında olarak veya olmayarak elimizi binlerce kere yüzümüze götürdüğümüzü, olağan hayatımızda kullandığımız veya kullanmak zorunda olduğumuz birçok objenin virüslere ev sahipliği yapabileceğini, kültürümüzde geniş bir yer edinmiş ve adeta bir samimiyet timsali olan tokalaşmanın bile ne kadar tehlikeli olduğunun farkına varıyoruz.

Filmdeki hayali salgına MEV-1 adı verilmiş ve bu virüs, Beth Emhoff karakterinin, enfekte olmuş domuzu insanların yemesi için hazırlayan Hong Kong’lu bir aşçıyla olan el sıkışma merasiminden sonra yayılıyor. Virüs karaktere bulaştıktan 48 saat sonra ise Beth Emhoff filmde hayatını kaybediyor. Filmdeki virüsün oldukça bulaşıcı ve ölümcül olduğu görülüyor, yol açtığı ölüm oranı yüzde 25 ile 30 arasında değişkenlik gösteriyor ve her 12 kişiden birine bulaşacağı öngörülüyor. Bilindiği üzere Koronavirüsün ise Çin’in Hubei bölgesindeki Wuhan kentinde ortaya çıktığı belirtiliyor. MEV-1’e göre Koronavirüsün öldürücü etkisi daha az ve Dünya Sağlık örgütü tarafından yapılan açıklamaya göre bu oran yüzde 3.4 olarak gösteriliyor.[1] Filmdeki virüsle, Koronavirüs arasındaki benzerliklerden biri her iki virüsün de yakın temas kurarak ellerimizle dokunduğumuz obje yüzeylerinden bulaşmaları ve solunum yolundan vücuda girmeleridir. Buna bağlı olarak uzmanlar sosyal mesafenin ehemmiyeti üzerinde bilhassa duruyorlar. Bir diğer benzerlik de her iki virüsteki hayvan ayrıntıları. Tıp fakültelerinde yıllardır ders olarak gösterilen filmin son sahnesindeki yarasa ve domuz varlığı; henüz kesinleşmese de Koronovirüsün kökeninin Çin’deki yarasaları işaret etmesi.

Filmdeki virüsün etki altına aldığı grup gençler oluyor, oysa Koronavirüs’ün risk grubu kronik hastalıkları olan yaşı ilerlemiş insanlar ile solunum ve ilgili fonksiyonlarında sağlıksal problemleri olan bağışıklığı zayıf insanlar. Gençlerin Koronavirüsü, öldürücülük etkisi %0.1 civarı olan ve her yıl dünyada yarım milyar insanın yakalandığı grip virüsü etkisi ölçeğinde geçireceği uzmanlar tarafından belirtiliyor.[2]

Filmde insanları ayaklandırıp galeyana getiren ve onlara yalan yanlış bilgiler vererek zihin bulandıran, Jude Law’ın canlandırdığı Alan Kumweide adlı karakter halkı hastalığa çare bulduğuna inandırmaya çalışıyor: kendi blog sayfasında sahte varsayımlarla altın çanak bitkisinin bu salgının önüne geçebileceğine dair sahte varsayımlar içeren bir yazı kaleme alıyor. Belirli bir kitleyi kendisine inandırdıktan sonra bu bitkiyi üreten şirketten yüklü bir meblağ alıyor. Hükûmet, iradesi dışında gelişen bu olaya dur diyor ve karakteri dolandırıcılıktan tutukluyor.

Filmde görülen bu durum yakın bir zamanda yaşanmış; 13 Mart 2020’de komplo teorileriyle ünlü radyo sunucusu Alex Jones, programında Koronavirüsü öldürdüğünü iddia ettiği bir diş macununu tanıtıp pazarlamaya çalışmıştır. Akabinde de New York Başsavcılığı’nın bu sahtekarlığı durdurmak üzere harekete geçtiği haberlere konu olmuştur.

Filmi bugünkü şartlar doğrultusunda değerlendirdiğimizde, filmde aşının bulunma hızı ve bir kişinin virüs taşıyıcısı olabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerektiği, bu yüzden de virüsü hemen yayamayacağı durumu kulağa mantıksız gelebilir…

Filmin sonunda virüsten dolayı 26 milyon insan hayatını kaybediyor. Şu an için dünyamızın yaşadığı ekonomik, psikolojik ve sosyolojik buhrana, kontrol edilmesi gereken milyarlarca insanın olmasına rağmen ölü sayısı bu denli rakamlara ulaşmadı ancak kimse de ulaşmayacağının bir garantisini veremiyor. Her yeni gün, çeşitli ülkelerden uzmanlar ve bilim insanlarının dünyanın yüreğine su serpecek çabalarının olduğu haberlerini alıyoruz. Biraz daha dikkat ve özveriyle birlikte yaşanacak daha güzel günlere…

 

Dipnotlar

[1] https://www.cnbc.com/2020/03/03/who-says-coronavirus-death-rate-is-3point4percent-globally-higher-than-previously-thought.html

[2] https://www.livescience.com/new-coronavirus-compare-with-flu.html

 

Editör: Arman Tekin

Görev Alan Yayın Kurulu: Cemre Yıldırım, Martı Esin Şemin, Melis Fettahoğlu

Related posts

Leave a Comment