Çeviribilim

Yazar-Çevirmen Denklemi

Yazar – Çevirmen Denklemi

Yazar: Tim Parks

Çevirmen: Cemre Yıldırım

Rijksmuseum Jan Ekels (II): A Writer Trimming his Pen, 1784 (Kalemini Tıraşlayan Bir Yazar)

“Çevirmen bir yazardır. Yazar bir çevirmendir.” Acaba bu iddialarla kaç kez duydum? Bir yayıncının yazar dizininde bulunmadığı için isyan eden çevirmenler arasında geçen bir sohbette veya edebiyat kuramcılarının, hatta şairlerin eserlerinde kaç kez karşılaştım? (Octavio Paz’a göre “Her metin biriciktir fakat aynı zamanda başka bir metnin çevirisidir.[1]”) Diğerlerine göre ise dilin yapısı göndergesel olduğu için herhangi bir yazılı metin, atıfta bulunulan toplumun yani o toplumdaki hâkim kültürün bir çevirisidir.

Geride bıraktığımız birkaç ay içerisindeki mesai günlerimin sabahlarını yazmaya, öğleden sonralarını ise çeviriye ayırdım. Belki de iki faaliyeti karşılaştırmak, yazar-çevirmen denklemini sınamak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm.

Bir roman yazıyorum. Roman konusu, üzerinde çalışmaya başlamadan bir yıl kadar önce zihnimde oluşmaya başlamıştı. Bir süredir kafamda dönüp dolaşan iki fikir bir araya geldi ve bir nebze de olsun şekillendi. İlki, bir zamanlar aydın çevrede ön planda olan yaşlı bir adamın akranlarıyla iletişimini tamamen kesip her türden haberi veya medyayı takip etmeyi bırakması ve tıpkı bir tür kent münzevisi gibi iyi bir gözlemci olup bilgisizmiş gibi yaşamasıydı. İkincisi ise yıllar önce onun rakibi olan, son derece seçkin bir meslektaşının cenazesine katılması için ansızın yurt dışından davet alan biri hakkındaydı.

Yaşlı münzevimi bu davetiyenin alıcısı yapmak kulağa ilginç gelse de yetersizdi. Biraz daha üzerine düşünülmeliydi. Sonra Covid-19 karantinası sırasında aklıma bir fikir geldi: ya bu cenaze, tüm haberlerden ihtimamla kaçan yaşlı kahramanımızın bihaber olduğu yabancı ülkedeki bir krizle aynı zamana denk gelseydi? İşte bu, heveslendiren bir fikirdi. Gün yüzüne çıkarılacak bir miktar deneyim ve eğlence olduğunu hissettim. Böylece aklımdakileri kaleme almaya koyuldum.

Bu sırada da Robert Calasso’nun Il libro di tutti i libri (Kitapların Kitabı) isimli eserini İtalyancadan İngilizceye çeviriyorum. Bu proje oldukça farklı başlamıştı. Beni bu işi üstlenmeye teşvik edecek bir telefon almıştım. 473 sayfa uzunluğunda olduğu ve Calasso’nun düzyazısını çevirmek kolay olmadığı için bir süre düşündüm. Yıllar önce onun kitaplarını çevirmiştim ve beni biraz uğraştırmıştı.

Bunun için enerjim var mıydı? Vaktimi gerçekten bu şekilde mi kullanmak istiyordum? Yaklaşık olarak ilk yüz sayfasını okudum. Kitap, Eski Ahit’in büyüleyici bir yeniden anlatımını içerdiği ve sabah, öğle, akşam İncil’in okunduğu aşırı dindar bir ailede büyüdüğüm için geçmişimle ve elimdeki kaynaklarla iyi bir uyum yakalayacak gibi görünüyordu. Karar sürecinden sonra, sonunda bir sözleşme imzalanana kadar şartlar hakkında uzun bir görüşme yapıldı. Son teslim tarihine uymak için her hafta kaç sayfa metin çevirmem gerektiğini ne kadar ve ne zaman ödeme yapılacağını artık tam olarak biliyorum. Bu güven veren bir durum.

Romanım için ise bir sözleşmem yok. Teslim tarihim yok. Bitirip bitiremeyeceğime veya yayımlanıp yayımlanmayacağına dair bir kesinlik yok. Yayımlanırsa ne kadar ödeme yapılacağı hakkında hiçbir fikrim yok. İçeriğinin ne olacağına ya da ne kadar uzun olacağına dair net bir fikrim yok. Her şey hem bir keşif hem de bir risk. Bu, heyecanlandırdığı kadar güven veren bir durum değil. Kimi günler cesaretini kaybetmekten korkuyor insan.

Ben bu romanı yazmazsam kimse yazmayacak. Kimse neyin yazılmadığını bilmeyecek. Calasso’yu çevirmezsem başka biri çabucak benim yerime yapacaktır.

Çeviri yaparken kendisi de çevirmen olan İtalyan eşimle büyük bir masada karşılıklı otururum. Bilgisayarlarımızda çalışır, ara sıra ilgili dillerde sözcükler hakkında birbirimize soru sorar, kahve veya çay içer, şakalaşırız. Saatler boyu zorlukların üstesinden gelmemize yardımcı olan samimi, hoş bir ortam olur. Ancak yazmak için ayrı odaya çekilir, telefondan veya internetten uzak durur, bir müsvedde defteri tutarım. Bu, sessiz bir kaçınılmazlık ortamı yaratır. Çok hızlı yazabildiğim zaman, yazının içerisine çekilme ihtimalim var. Ancak yazmaya başlayamadığım zamanlarda bu, yerini boşluk ve hayal kırıklığına, hatta can sıkıntısına bile bırakabilir.

Calasso da eliyle yazmayı tercih eder ve onun el yazısını okumak çok zordur. Her bölüm ile ilgili yaptığım çeviriler üzerine kendi el yazısıyla notlar düşer ve sekreteri bana bu sayfaları PDF formatında e-posta olarak yollar. İyi bir anlaşma. Calasso iyi derecede İngilizce bildiği için anlam kaymasını üslup meselesinden ayırabiliyor. El yazısını çözmeyi başarabildiğimde, Calasso’nun notları önümdeki iş için bana yardımcı oluyor. Calasso’nun güçlü ve şahsına münhasır bir üslubu olduğu için İncil göndermelerinde, yazının tonu ve kesit[2] ile ilgili sorunlar çıkıyor. Dolayısıyla ben de bunları İngilizcede nasıl ifade edebileceğimi bulmalıyım: konuşmadaki sözcüklerin seçimi ağdalı olmadan entelektüel olmalı fakat günlük konuşma dili de olmamalı. Sofistike sözcük dağarcığını okuyucunun anlayacağı şekilde kullanmanın bir yolunu bulmalıyım. Calasso, bazı istisnalar dışında, benim biçimsel tercihlerime saygı gösterdi, ben de onun anlama yönelik olan bütün sorularına ve önermelerine saygı gösterdim.

Romanımı kimse bölüm bölüm görmeyecek. Kurgu olmayan yazılarımı yazarken yaptığım gibi arkadaşlarıma örnekler gönderebilirim fakat bunun bir hata olacağını düşünüyorum. Düşüncelerini ya da geri bildirimlerini istemiyorum. Bu birkaç fikirde gördüğüm potansiyeli yalnızca ben biliyorum. Bunu kendi başıma yapmalıyım.

Referanslardan bahsetmişken Calasso, özel isimler ve yer isimleri için İncil’in hangi İngilizce çevirisini kullanmam gerektiğini belirtmişti. Bilgisayarımın arka planında bu İncil çevirisi ile çift dilli sözlük, tek dilli İtalyanca sözlük ve İngilizce eş anlamlılar sözlüğü açık duruyor. Yanımda ise Calasso’nun alıntı yaptığı yaklaşık olarak üç yüz sayfa fotokopisi çekilmiş metinler bulunuyor. İşte ihtiyacım olan her şeye sahibim.

Romanımla ilgili araştırma yapmak için ara sıra internete girer, ne aradığıma dair en ufak bir fikrim bile olmadan lüks otellerin dekorasyonları gibi kullanabileceğim ayrıntılar bulmak için göz gezdiririm. Ardından bir sabah, şu havaalanından bu havaalanına akşam geç saatte uçak olup olmadığını merak etmem mümkün. Google’a göre bu imkânsız. Ne fark eder ki? Bu bir roman, öyle değil mi? Üzerine düşünüyorum ve yazıyorum. Çok zaman kaybediyorum.

Çeviride hiçbir şey kayıp değildir. Öncelikle Calasso’nun orijinal metnini PDF olarak açar, oradan birkaç paragraf kopyalayıp yapıştırırım. Ardından İngilizce çevirisini hemen İtalyancasının üzerinden yazmaya başlarım. Bunu yaparken tüm referans metinlerimi gözden geçirir ve Calasso’nun cümleleri yerine kendi cümlelerimi yazarım. Hem İtalyancamın hem de İngilizcemin sınırlarını zorlamak özen isteyen bir iş. Bir yandan Şilolu Peygamber Ahiya (Ahijah the Shilonite) veya Rabbah bar Abuha veya Manaşşe (King Manasseh) ve torunu Yoşiya (Josiah) gibi adların yazılışını sürekli kontrol ederken bir yandan da konuşmalarındaki buyurgan ve ağdalı tonu bozmadan yenilikçi bir anlatımla sunmalıyım. Ayrıca nüansı da tam olarak doğru anlamalıyım. Bu, Calasso’nun İncil anlayışı, benim değil. Bunun üzerine çok düşünmüş, net ve iddialı fikirler geliştirmiş. Ona gönderdiğim bölümün sayfasının kenarına “fikir sözcüğünü görmezden gelelim” gibi yorumlar yazar. Haklı, firavunların fikirleri olmaz.

Ayrıca tek seferde bu iş için birkaç saatten fazla ayırabilecek enerjiye de sahip değilim. Bu tıpkı kan vermek gibi. Öte yandan bu iki saati her zaman çeviriye ayırabilirim, hatta teslim tarihime yetiştirebilmek için bu şekilde yapmak zorundayım. Basım tarihi kesindir ve yayıncılık çarkı dönmeye devam eder.

Romanımı yazarken bazen yarım saat sonra pes ederim. Kimi zaman roman hiçbir yere varmaz ve bu durum da çok rahatsız edicidir. Kimi zamansa eşim gelip ne zaman yemek yiyeceğimi sorana kadar saatler boyunca azimle yazmaya devam ederim. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmem bile.

Genellikle yazmayı bıraktığım ve karamsarlığa kapıldığım zamanlardan gerçekliğe döndüğümde, örneğin market kuyruğunda beklerken veya arabamı garajdan geri geri çıkartırken en kayda değer fikirlerin ani akınlarına uğrarım. Ya cenazesi olan meslektaşı eski karısının sevgilisiyse ya da kahraman bundan yok yere şüpheleniyorsa? Buradan yola çıkılabilir mi? Yoksa bu rekabet hakkında bir roman mı?

Çeviri yapmayı bıraktığım an, “gerçekten bırakırım”. İş bitmiştir. Yine de yaptığım çeviri, yazdığım romanı besleyebilir. Calasso, Hz. İbrahim yetmiş beş ve Hz. Musa seksen yaşına basmadan, onların kutsal misyonlarına başlamadıklarına dikkat çeker. Bu yaşa gelmelerinden önce onlar hakkında çok az bilgiye sahibiz. Benim kahramanım ise yetmişlerinde. Hayatının dönüm noktasına yavaş yavaş yaklaşıyor olabilir mi?

Roman ile ilgili hiçbir şey çeviriyi beslemez.

Kahvaltıdan sonraki ilk saatler potansiyel bir ilham ve zihin açıklığı hissi sunduğu için sabah saatlerinde yazarım. Gün, herkesin istediğini alması için bizi bekler. Her şey olabilir. Zihnim posta veya telefon görüşmeleriyle ya da benzeri şeylerle dolu değil. Önümdeki sayfa boş, önümdeki yol belirsiz ve ilgi çekici bir şeyle dikkatinin dağılması çok kolay: Yazılacak bir yazı veya doldurulacak bir form, böyle aktiviteler ustalık ve başarı duygusu getirebilir. Bu boş saatlere ihtiyacım var.

Çeviri ne kadar zorlayıcı olursa olsun düşünüldüğü kadar riskli değildir. Aslında çeviri “bu ses yinelemesi (aliterasyon), şu önniteleyen” derken zihnimi kolaylıkla ele geçiren bir mesele. Biraz önce çevirdiğim paragrafı okudukça kendime olan güvenim artıyor. Calasso çok iyi bir öykü anlatıcısı. Düşünce ve gözlemleri çok keskin. Oldukça iyi bir çeviri yaptığımda, insan kendisini harika bir şey başarmış gibi hissediyor. Bitti hem de öğle haberlerinde aktarılan vahim durumlardan, makarna ve piselli[3]den, espresso ve savoiardi[4]den sonra.

Çeviri yaparken ilk olarak anlatım ve üslup üzerine çalışırım. İçerik hâlihazırda orada. Romanımla uğraşırken ne yazacağımı düşünürüm ve üslup kendiliğinden ortaya çıkar.

Ardından gözden geçirme aşaması gelir. Her öğleden sonra, çevirdiğim kısımları baştan sona okur ve birkaç düzeltme yaparım. Her bölümün (her biri yaklaşık elli sayfa) sonunda kendi çevirimi ekranın soluna ve Calasso’nun özgün metnini ekranın sağına koyup sözcük sözcük, satır satır gözden kaçırdığım bir şey olup olmadığını ve anlamı doğru aktarıp aktarmadığımı kontrol ederim. Her seferinde atladığım bir zarf, yanlış anladığım bir dilek kipi (subjunctive) bulurum. Sonra özgün metni kapatır ve sözdiziminin, dizemlerin, seslerin ve kesitin (register) bir kısmını değiştirerek tekrardan kendi versiyonuma baştan sona göz atarım.

Romanı birkaç sayfa yazdıktan sonra (henüz bölümlere ayırmadım) yazdıklarımı kâğıttan bilgisayara aktarırım. Bu bir olay veya bir anlatı kısmı olabilir. Az çok böyle ilerler. Beğenmediğim kısımları aktarmam. Yeni kısımlar ekler, çıkarır, değiştirir, yeniden yazarım. Bazen ilk yazdıklarıma hiç de benzemeyen şeyler yazıyorum. Bir tür paralel metin gibi. Diyaloglar farklı yöne gidebilir. Kimi zaman da hepsini bir kenara atar veya olduğu gibi, değiştirmeden bırakırım. Ertesi sabah yazmaya başlamadan, kendimi metnin ritmine kaptırıp onu bütünüyle hissederek ve önümdeki bilinmeyen sayfalara taşıyacak momentumu bekleyerek önceki gün bilgisayara aktardıklarımı tekrar okuyacağım. Belki de süreçte her şeyi başka bir yöne sürükleyecek bir değişiklik yapacağım.

Paz’ın dediği gibi romanımın başka metinlerin çevirisi olması kaçınılmazsa veya diğerlerindeki gibi kültürün bir çevirisi olacaksa romanımı yazarken bu metinlerin ne olduğu veya o kültürün ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. James Joyce yazılarında hiçbir şey yaratmadığını aksine her şeyi hayattan esinlendiğini söyler. Yine de onun kültürünü ve hayatını paylaşanlar bile Ulysses’in olağanüstü yaratılışını asla tahmin edemezlerdi. Tersine, Il libro di tutti i libri’nin (Kitapların Kitabı) çevirisinde ne olacağı bir hayli belli; işi ne kadar iyi veya kötü yaptığım fark etmez.

Çevirinin yarısında, Calasso’nun editörüne teslim tarihine uygun olarak ilerlediğime dair güvence vermek için yayınevine bir e-posta gönderirim. Akşamına Milano’da kanalın kenarında bir kafede oturup Aperol spritz[5] içerken kahramanımın hayatını değiştirecek olan şu insanları görebilirim: bebek arabasının içindeki soluk benizli çocuk ve onu gezdiren anne babası.

Buldum! Galiba.

Redaktör: Burak Erdem

Editör: Melis Fettahoğlu Hallier

Yayın Kurulu: Martı Esin Şemin

[1] Paz, O., (1992), Theories of Translation: An Anthology of Essays from Dryden to Derrida, [Rainer Schulte ve John Biguenet (Ed.)], Translation: Literature and Letters [Irene del Corral (Çev.)], University of Chicago Press, Chicago ve Londra.

[2] “Toplumdilbilim ve biçembilimde değişik toplumsal durumlarda kullanılan dil değişkesine verilen ad. Dilin kullanıcısından çok kullanım alanı nedeniyle ortaya çıkan biçimi; örn. din, bilim, tıp, mühendislik kesiti.” (İmer K., Kocaman A., Özsöy A. S., (2011), Dilbilim Sözlüğü, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul.)

[3] İta. Bezelye

[4] İta. Kedidili

[5] Bir tür şarap bazlı kokteyl.

Related posts

Leave a Comment