?>
İnsan Dilinin Kökeni ve Dil Teorileri
İnsan Dilinin Kökeni İnsan Dilinin Kökeni ve Dil Teorileri Yazar: Alicia McDermott Çevirmen: Kıvanç Özışık İnsan dilinin nasıl oluştuğu, yüzyıllardır araştırmacıların aklını kurcalayan bir konu olmuştur. Bu konuyla ilgili en büyük sorunlardan biri, teknolojideki büyük ilerlemelere rağmen deneysel (ampirik) kanıtların hâlen eksik olmasıdır. Somut kanıtların eksik olması, bir zamanlar Paris Dil Kurumu tarafından iletişimin kökenine dair yapılacak araştırmaların durdurulmasına bile sebep olmuştur. Engellere rağmen psikolog, antropolog, arkeolog ve dilbilimci gibi çeşitli araştırmacılar, konu üzerinde çalışmaya devam etmektedir. Erken dönem iletişim ile ilgili sayısız araştırmalar sesletim ve jestler olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Bu yazıda ise sesletim ele alınmıştır. Hyoid Kemiklerimiz ve Karmaşık Beyinlerimiz: Şempanzelerinki Gibi Sadece Ses Çıkarmaktan Fazlasına Yarayan Parçamız Sözlü dil, doğası gereği değişken olduğu için felsefe alanındaki en iyi deneysel kanıt Hyoid[1] kemiğidir. Şu anki görünüm ve fonksiyonuyla bu kemiğin sadece 300.000 yıl önce yaşamış olan atalarımız Homo heidelbergensis’te[2] ve tarih öncesi “kuzenlerimiz” Neandertaller’de olduğu düşünülmüştür. Yine de Kebara 2[3] hyoid kemiğinin iki türde de görülmesi onun, konuşma ya da karmaşık dil kullanımı için var olduğunu kesin bir şekilde açıklamamaktadır. Durum bu şekilde olsa da birçok araştırmacı, hyoid kemiğinin konuşmanın temelini oluşturduğuna inanmıştır. Bu kemiğin, özel şekli ve hemen altındaki larynx (gırtlak) ile uyumu olmadan bizim ancak şempanzeler gibi ses çıkarabileceğimiz düşünülmüştür. Karmaşık, detaylı ve hassas bir gırtlak anatomisine bu sayede sahip olduk. Ancak bu yapının yanı sıra bir şeyler hakkında konuşabilmek için beynimizin yeterince gelişmiş olması gerekiyordu. Araştırmacılar atalarımızın, Noam Chomsky’nin deyimiyle LAD[4] (Dil Edinim Cihazı)’a -dili öğrenebilme ve yaratıcı bir şekilde kullanabilme kabiliyeti- sahip olduğuna inanmaktadır. Bu yaratıcılığa yaklaşık 300.000-700.000 yıl önce Paleolitik Çağ’da yaşayan atalarımızın yapıtları delil olarak gösterilebilir. Donanım ve Yazılım Bir Arada: Başlamaya Hazır Mısınız? Bu iki düşünce birleşince, belki de insan atalarımız yaklaşık 300.000 yıl önce konuşmaya (en azından düzenli ve düşünülmüş sesler çıkarmaya) başlamışlardı. Buna rağmen birçok ses kuramı, tarihin çok daha sonraları olduğunu söyler. Bu da yalnızca 100.000 yıl öncesi yani beyin hacminde büyüme görüldüğü zamandır. Dil edinimin doğal evrimi bu şekilde özetlenebilir. Evrimsel görüşe aksine dilin kutsal bir mucize ya da belki ilk insanların bilinçli olarak icat ettiğine dair görüşler de vardır. Tüm bu kuramlar insan dilinin gelişmişliği üzerine kurulmuştur. İlk sözün tarihi, sürekliliği ya da söyleyenin kim olduğunu belirlemenin yanı sıra araştırmacılar başka bir önemli soruyu da açıklamaya çalışmışlardır: Atalarımızın ilk sözü neydi? Sözlü Dilin Kökenine Dair İlk Kuramlar: La la, Hav hav… 1800’lerin sonundan 1900’lerin başına kadar sözlü dilde kullanılan ilk sözcükleri açıklamaya çalışan altı temel kuram bulunur. Bu kuramların nüktedan isimleri, dayandıkları düşünceye dair ipucu verir. Bow-Wow Kuramı (Hayvan Taklidi Varsayımı): Buna göre ilk sesler yansıma (onomatopoeic) sözcüklerdir. Örneğin: Tıslama, patlama (bam/bom) ve su sesi (şırıltı) gibi. Ancak bu kuram, yansıma seslerinin her dilde çok farklı şekilde olması, tamamen doğal karşılıklarından türetilmediği ve görece olarak yeni olması sebebiyle geçerliliğini kaybetmiştir. Ding-Dong Kuramı: Doğal koşulların dil ihtiyacını gerektirdiği, ses ve anlamın doğa ile bağlantılı olduğunu belirtir. Bazı “ses simgeciliği” örnekleri olmasına rağmen yapılan çalışmalar, ses ve sözcüğün arasında baştan itibaren bir bağ olduğu ispatlayamamıştır. Pooh-Pooh Kuramı (Ünlem Varsayımı): Dilin ünlemlerle (“Of”, “Oh”, “Ha” gibi ifadeler) başladığını öne sürer. Bu kuram ile ilgili sorun, birçok memelinin bu gibi sesleri çıkardığı söylenebilse de başka sözcükler oluşturamamalarıdır. Bir başka sorun ise bu kuramın günümüzde kullanılan ünlemleri kapsamamasıdır. Yo-He-Ho Kuramı (İş Varsayımı): Bu kuram ise ağır fiziksel iş esnasında insanların çıkardığı homurdanma ve iniltilere dayanmaktadır. Bu seslerin bazı dillerdeki dizem ile ilişkisi gösterilebilse de birçok sözcüğün nereden geldiğini açıklayamaz. La-La Kuramı (Müzik Varsayımı): Sözlü dilin oyun, şarkı, sevgi ifadelerinden meydana geldiğini ileri sürer. Karşıt görüş ise bu kuramın daha az duygusal sözcükleri açıklayamamasıdır. Ta-Ta Kuramı (Jest-Mimik Varsayımı): Bu kuram, sözcüklerin ağız ve dil kullanılarak jestleri taklit etmesi üzerine kuruludur. Örneğin İngilizcedeki ta-ta, dilin hoşça kal demek istediği biçimi olabilir. Bu kuram ile ilgili akla gelen ilk sorun ise jest ve mimiklerin sadece dil ve ağız yoluyla yeniden yazılamayacağıdır. Yukarıdaki birçok kuram eksiklikleri olmasına rağmen günümüzde insan dili üzerine yapılan araştırmaların başlangıcı olarak kabul görür. Ding-Dong Teorisinin Açılımı Dilin kökeninin jest ve sesletim ikonası[6] ile ilişkili olduğuna dair yakın zamanda yapılan bir çalışma, ses simgeciliği kavramı hakkında umut vermektedir. Perlman, Dale ve Lupyan tarafından yapılan çalışmada, katılımcılardan 18 farklı anlama (örn: sert, küçük ve hızlı) gelen sesletimler oluşturmaları talep edilmiştir. Katılımcılar, bu sesleri etkinlikteki eşlerine ileterek onlardan bu ses ve sözcüklerin anlamlarını tahmin etmeleri istenmiştir. Buna göre araştırma, yineleme yoluyla çiftlerin sesleri kolay ve hızlı bir şekilde anlamlandırabildiklerini göstermiştir. Daha sonra bu seslerin kayıtları, seslerin oluşturulması esnasında orada olmayanlara dinletilmiştir. %36 doğru anlamlandırabilme oranı ile araştırmacılar testin sadece şansa dayalı olmadığını ortaya koymuşlardır. Evrimsel Oyun Teorisi ve Ön-Lisan Nowak ve Krakauer, dilin kökenini oyun kuramı ile açıklamaya çalışan iki araştırmacıdır. Dilin erken döneminde anlaşmazlık olacağını düşünmüşlerdir. Bu yüzden tanımlanabilecek nesne sayısını azaltarak bu sorunu gösteren bir model oluşturmuşlardır. Sonrasında ise anlaşmazlıkları aşmanın yollarını bulmaya çalışmışlardır. Elde edilen sonuçlar, heceleri arttırmanın “hata eşiğini” geçmeyi sağlamadığını fakat kolay anlaşılabilen kısa hece grupları kullanmanın “sözcükleri” oluşturduğunu göstermiştir. Tek bir özgün dil mi var? Yoksa birçok mu? Sözlü dilin kökenini inceleyen araştırmacıları zorlayan başka bir sorun ise şuydu: Başta sadece bir dil mi vardı? Yoksa birden fazla mı? Günümüzde dillerin çeşitliliğine baktığımızda atalarımızın dünya üzerinde dağılımı, modern dil edinimi çalışmaları ve diğer etmenler şu iki varsayıma yol açmıştır: Tek köken kuramı (Monojenez) ve çok köken kuramı (Polijenez). Araştırmacılar ilk sözcüğün ortaya çıkışı ile ilgili hâlâ somut kanıt bulamadığı için hangi kuramın doğru olduğunu belirlemek şimdilik mümkün değil. Tek köken kuramının, çok köken kuramından daha eski olduğu düşünülmektedir. Bu yaklaşım, dilin kutsal olduğuna inananlar tarafından öne sürülmüştür. Tek köken kuramı aynı zamanda Afrika’dan Çıkış Kuramı (Out of Africa Theory) ile bağlantılı olan Ana Dil Kuramı (Mother Tongue Theory) destekçileri tarafından savunulmaktadır. Çok köken kuramını benimseyenler ise günümüzde konuşulan dillerin çeşitliliği ve atalarımızın coğrafi dağılımını savunmaları sebebiyle tek köken kuramına karşı çıkmaktadır. Fosili Olmayan Çok Eski Bir Soru Aslında insanın sözlü dilinin kökenine dair net bir açıklama hiçbir zaman bulunamayabilir. Christine Kenneally’nin The First Word: The Search for the Origins of Language (Dilin Kökeni Arayışında İlk Sözcük) (2007) adlı kitabında belirttiği gibi: “Bütün bu yaralama ve baştan çıkarma gücüyle söz, soluktan biraz daha fazlası olsa da bizim en kısa ömürlü yaratımızdır. Vücudumuzdan bir dizi soluk olarak çıkar ve … Okumaya devam et İnsan Dilinin Kökeni ve Dil Teorileri
WordPress sitenizde gömmek için bu adresi kopyalayıp yapıştırın
Sitenize gömmek için kodu kopyalayıp yapıştırın