?>
Film Kuramının Politik Görüşü: Hümanizmden Kültürel Çalışmalara
Yazar: Nathan Jun Çevirmen: Naz İrem Güler Film Kuramının Politik Görüşü: Hümanizmden Kültürel Çalışmalara 1970’lerde bağımsız bir disiplin olarak ortaya çıkmasından önce, film çalışmaları kabaca iki ayrı ancak yakından ilişkili gruba ayrılabilirdi: Sinemayı klasik Aydınlanma değerlerinin tanıtılması ya da bu değerlere karşı çıkılması açısından inceleyen hümanizm (ör: özgürlük ve gelişim) ve bireysel filmlerin yanı sıra genel olarak sinemanın biçimsel, teknik ve yapısal unsurlarına odaklanan Biçimciliğin birçok ekolü. Dana Polan’ın belirttiği gibi, hümanist eleştirmenler çoğunlukla, sinemaya kuşkucu olarak yaklaşmak ve sinemayı yoğun hatta abartılı bir şekilde pohpohlamak arasında sıkıştılar. Bazılarına göre, film “yozlaşmış ve alçaltıcı kitle medeniyetinin yararına olan kültürün ölümü”nü temsil ediyordu. Diğerlerine göre, film kültürü öldürmüyor, aksine sanatın ayrıcalıklı ve seçkin konumunu istikrarsızlaştırarak demokratikleştiriyordu. Ancak, en nihayetinde, artıları ve eksileri özündeki önvarsayımların ortak zemininde birleşiyor: Sanatı arınma, araç ve ütopik öneri olarak yorumluyorlar. Film öncesi hümanistler gibi, biçimci eleştirmenler tür olarak sinemanın sanatsal derinliğini ve bütünlüğünü vurguladılar. Ancak, hümanizmden farklı olarak biçimcilik, içerik üreten diğer sanatsal türlerin aksine esas olarak filmin özünü meydana getiren araçlar ve yöntemlerle ilgilendi. Bu ilgi, dolayısıyla filmin anlatı ve tematik unsurlarından çok; filmin biçimsel unsurlarını (ör: sinematografi, kurgu vb.) ayrıcalıklı kılan birçok değerlendirici ve yorumlayıcı kurama sebebiyet verdi. İyimser hümanistler ve apolitik biçimcilerin aksine, Frankfurt Okulu’nun Marksist eleştirmenleri sinemayı başlıca sosyo-politik bir kurum olarak -bilhassa da, “kültür endüstrisi”nin baskıcı ve uydurma bir bileşeni olarak incelediler. Horkheimer ve Adorno’ya göre örneğin, filmler otomobil ya da bombalardan farklı değillerdir; tüketilmek için üretilen ürünlerdir. “Kültür endüstrisinin teknolojisi, sosyal sistem ve çalışma mantığı arasında her ne fark varsa feda eden, standardizasyon ve kitlesel üretimin başarısından başka bir şey değildir” diye kaleme alırlar. Bu endüstrinin gelişiminden önce kültür, muhalefet odağı olarak bir yandan denetimsiz materyalizm diğer yandan ilkel fanatizm arasında tampon işlevi görmüştür. Kültürün kusursuz metalaşmasından sonra, kültür burjuvazi kapitalizminin çıkarları doğrultusunda filmleri, televizyonu ve gazetelerinin herkesi ve her şeyi ikincilleştirdiği kitle kültürü haline gelir. Dolayısıyla kitle kültürü, modern ötekileştirme ve totalizasyonun temel aracı olarak iş gücü sisteminin kendisinin yerine geçer. Horkheimer ve Adorno, Marksist-Leninist kapitalizm incelemesini genişleterek tüm sosyal boşluğu kapatmak için buna karşı anlamlı bir direniş ihtimalini sert bir şekilde küçümserler. Onların görüşünde, Aydınlanma mantığı, -Aydınlanmaya direniş de dâhil olmak üzere- her şey kültür şöleninde başka bir gösteri haline geldiği tam o anda zirveye ulaşır. Direnişin uyarlanamayan herhangi bir biçimi “radikal grup”a indirgenerek marjinalleştirilir. Bu sırada kültür endüstrisi, kitleleri herhangi bir anlaşmazlık veya karşı koyma düşüncesine karşı alıştırmayı tasarlayan sürekli bir keyif akımı üretir. Nihaî sonuç, Todd Mary’nin de belirttiği gibi, “pozitif girişim imkânsızdır; tüm direniş, kapitalizm parametreleri çerçevesinde bir iyileşme ya da marjinalliktir (…) kapitalizmin dışına çıkma ya da en azından etkili bir çıkış yoktur”. Organize edilmiş, kitlesel direniş için herhangi bir program eksikliğinde, devrimsel konu için bırakılan tek çıkış, sanattır: Sessiz, kendi başına karşı çıkışların yaratılışı ve bireysel özgürlüğün küçük, anlık boşlukları. Filme karşı hümanist ve biçimci yaklaşımların hâkimiyeti, Frankfurt Okulu Marksizmi tarafından değil, 1960’larda Fransız yapısalcılığının yükselişi ve buna müteakip yapısalcılığın hem Kuzey Amerika hem de kıtadaki beşeri bilimlere sızmasıyla altüst edildi. Dudley Andrew’ün belirttiği gibi, birçok yapısalcılık okulu filmleri biçimsel estetik kritere göre incelemek yerine (..) onları saklanmış yapıların belirtileri olarak okumayı amaçladı. Kendisi, 1970’lerin ortasına kadar, “en hevesli öğrenciler ders kitapların ortak paydalarının altında yatanı incelemekle ve seyircinin bilinçaltı ideolojisini ve görüntüleri yaratanların bilinçli entrikalarını kuramlaştırmakla meşguldüler”, diyerek devam ediyor. Sonuç, beklendiği gibi sonraki yirmi yıldan fazla süreyle film kuramını toplu olarak şekillendiren oldukça etkili birçok kitap ve makaleydi. En önemli yapısalcılardan biri de kuşkusuz Jacques Derrida’ydı. Onun görüşüne göre, hatırlamakla iyi bir şey yapıyoruz; bir kelime (ya da genellikle gösterge) asla bir varlığa karşılık gelmez, yani diğer kelime ve göstergelerle sürekli oyun halindedir. Ve tüm göstergeler mutlaka oyun hali veya süreci içinde kapana kısıldıklarından (Derrida’nın terimiyle “differance”) bir bütün olarak dil sabit, durağan ve kati, yani yüce bir anlama sahip olamaz, aksine differance “alanı ve anlamlamayı sonsuzca genişletir”. Dahası, eğer dilden bağımsız bir anlamın varlığı imkansız ise ve eğer (dilbilimsel) anlam sürekli bir oyun halindeyse, bu varlığın kendisinin belirsiz olacağı sonucunu çıkarır, ki elbette bu kesinlikle mümkün değildir. “Varlığın mutlak matematiksel biçimi”olmaksızın, anlam kaypak, parçalanmış,esassız ve çelişkili bir hâl alır. Buradan çıkarılan ünlü sonuç, kuşkusuz ki “Iln’y a pass de horse-texte”(“Metin dışında hiçbir şey yoktur”) . Her şey dilin belirsizliği ve anlam bulanıklığına konu olan metindir, ancak dilin altında nasıl bir numen varlık yatıyorsa bu okunamaz ve dolayısıyla bizim için anlaşılamazdır. Sinema ve film endüstrisine karşı genellikle Frankfurt Okulu’nun kuşkuculuğunu paylaşan Marksist, psikanalitik ve feminist kuramcıların aksine, Derridacı eleştirmenler sinematik “metin”lerin su götürmez şekilde “yorumlanan”ya da saptanan anlam veya yapıları içermediğini ileri sürerler. Aksine, filmin içeriği her zaman ve hâlihazırda “yapısökümcü”dür -yani, semiyotik farklılıkların oyunu yoluyla kendi iç mantığının altını oyar. Sonuç olarak, filmler kendi amacını düzeltmeye ya da oluşturmaya teşebbüs ederek kendini tamamen “baskılayan”geleneksel film eleştirisinin yorumbiliminden kendi belirsizlikleriyle “özgürleştirilirler”. Dolayısıyla, izleyiciler hiçbirine “doğru”veya “özgün”gözüyle bakılamayan birçok anlamı belirli bir filme tayin etmekte özgürdürler. “Farklı disiplinden konuların karşılık verdiği yolları keşfetmek ve yorumlamak için: kendi hayatlarını kurmak için tüketicilerin ürünleri nasıl biçimsizleştirip dönüştürdüğü: “yerlilerin”konu oldukları etnografileri nasıl tekrar yazıp bulandırdığı…” üzerine modusoperandi (çalışma tarzı) olan bu sonraki sonuç, kültür araştırmaları disiplininde çok büyük bir etkisi olduğunu ispatladı. Thomas Frank’in gözlemlediği gibi, 90’ların akademik hareket damgası estetizm kadar sıcak karşılanmadı ancak popülist güç şöleni ve izleyici ve taraftarların “faaliyeti”, onların kitlesel kültürün yaratıcılarının pençesinden kaçınabilmeleri ve neredeyse en küçük kültürel aşınmayı bile isyan vasıtasına dönüştürebilme yetenekleri sıcak karşılandı. Bu hareket tekrar Derrida’nın yapısöküm teorisiyle mümkün kılındı: “kati anlam”ın yokluğu ve buna bağlı olarak, kültürel metinlerdeki amaçlılık, tüketicilerin kendileri için ve kendileri tarafından anlamı özelleştirmelerine ve atamalarına izin verir. Sonuç olarak, kültür endüstrisi ve diğer kısıtlayıcı vasıtalar tarafından kandırılmış ya da manipüle edilmiş tüketicilerin “mutlaka sessiz, pasif, politik ve kültürel ahmak” olduğunu varsayan herhangi bir kuram “elitist”olarak reddedilir. Kültür araştırmaları yaklaşımının sinemaya karşı buna uyan örneği, Anne Friedberg’ün alışveriş merkezi vasıtasıyla birleştirilen filmin, modern flaneurie’ ün genişletilmiş postmodern versiyonu olduğunu tartışan ‘‘Cinema and Postmodern Condition” adlı makalesinde bulunabilir. Horkheimer ve Adorno gibi Friedberg de sinemayla bir sanat dalı olmaktan çok üretim veya tüketim/arzu üretimi vasıtası olarak ilgilenir. Ancak, aynı zamanda, Friedberg sinemayı kitleleri manipüle etmek ve onları baskıya alıştırmak için kültür … Okumaya devam et Film Kuramının Politik Görüşü: Hümanizmden Kültürel Çalışmalara
WordPress sitenizde gömmek için bu adresi kopyalayıp yapıştırın
Sitenize gömmek için kodu kopyalayıp yapıştırın