?> Edebi Bağlam ve Çeviribilim Perspektifinde Poe ve "Kuzgun" Şiiri -

Edebi Bağlam ve Çeviribilim Perspektifinde Poe ve “Kuzgun” Şiiri

Kuzgun Şiiri Edebi Bağlam ve Çeviribilim Perspektifinde Poe ve “Kuzgun” Şiiri Yazar: Nazım Fırat Şemin 18. ve 19. Yüzyıllarda Edebiyat Bu kısımda Poe’nun yaşadığı yüzyılda etkili olan Romantik dönem ve bu dönemin akımlarından biri olan Gotik edebiyat incelenecektir. Romantik Dönem Edebiyatı Romantizm kavramı, dönemler boyunca insanlara farklı şeyler ifade etmiş olsa da bu yazıda 18. yüzyıl sonundan 19. yüzyıl ortalarına kadar süren dönem açıklanmaktadır. Bahsi geçen dönemde romantizm kavramı ise daha idealize, insanların arzularına ulaşabildiği bir dünyanın betimlemesi olarak görülebilir. Öyle ki romantizm, hayatın gerçekte ne olduğuyla değil nasıl olabileceğiyle ilgilenmektedir (Taylor, 1956: 69). Romantik yazın ise bu arzuların ifade edildiği bir dönem olarak görülebilir. Romantik dönem edebiyatının ana temaları kısaca şöyledir: “Duygular: Dönemin öznelliğe karşı duyulamaz gidişatından etkilenerek ve bir yandan da birkaç istisna haricinde Neo-klasisizmde duygulara karşı olan yetersiz ilgiden dolayı duyguları irdeleyen bir bakış açısı gelişmiştir. Uzak Zamanlar ve Yerler: Uzak zamanların egzotikliğine olan ilgi bu dönemde oldukça yoğundu. 18. yüzyıl ortalarından itibaren Gotik mimari ve Orta Çağ şövalyeliğine duyulan ilgi zamanla yükseldi. Güncellikten uzak olduğundan romantik idealizmin daha kolay uygulanabildiği bir yer olarak görünen Orta Çağ, çoğu açıdan barbarca olarak değerlendirilse de şövalye idealizminin romantik tezahürü olarak yazarları bu çağa çekmiştir. Klasik mimariden Gotik mimariye doğru bir ilgi kayması yaşanmıştır. Harap, korkutucu ve gizemli koridorlarla süslenmiş şatolarda geçen romanların öncüleri olarak The Castle of Otranto ile Horace Walpole ve The Mystery of Udolpho isimli dörtlemesiyle Ann Radcliffe örnek gösterilebilir. Bunun haricinde Oryantal medeniyetler de örneğin, Byron’un The Bride of Abydos kitabında işlenmiştir. Doğa: Romantikler için doğa, insanın en derin biçimde doyuma ulaşabileceği mekânlardandı. Bu doyum ise doğanın sesi, görüntüsü ve kokusundan gelmekteydi. Onlar için yabani çiçeklerde insanların bazı gizli duygularını uyandıran bir şeyler saklıydı. Sıradan İnsan: Daha yüksek sınıfa mensup olan insanların karşısında sıradan insanın yapay bağlar tarafından bağlanmamış, daha özgür ve daha zengin bir hayatı vardı. Bu durum yazarların ilgisini çekiyor, diğer maddelerde olduğu gibi sıradan insanı romantik keşfin odak noktalarından birisi yapıyordu. Romantizm bu insanların basit hayatını ve yaşadıkları yoğun duyguları (aşk, öfke, kıskançlık ve doğaüstüne olan korku gibi) övmüştür” (Taylor, 1956: 71-75). Gotik Edebiyat Yukarıda bahsi geçen yazar, Horace Walpole (1717-1797) The Castle of Otranto isimli eserinin 1764 yılında çıkan ikinci baskısında kitabını “Gotik bir Hikâye” olarak tanımlamış ve böylece sözcüğün bu anlamdaki ilk kullanımını gerçekleştirmiştir. Mahlas kullanarak kitabını yayımlayan yazar, “Antik ve modern romantizmin bir sentezini” yarattığını kitabının ön sözünde belirtmiştir. Walpole’un başlattığı bu moda, zaman içerisinde düzyazıda ve tiyatroda taklit edilse de esas yükselişi 1790’lı yıllarda (Walpole’un öldüğü zamanlar) Britanya Adaları’nda, Avrupa’da ve Birleşmiş Milletler’de popülerlik kazanmıştır. Bu dönem özellikle Mary Shelley’in Frankestein’ı (1818) dönemi olarak da bilinir. Ardından bu tür 19. yüzyılın, bazı tiyatro ve operalarda, dergilerde yayınlanan fantastik hikâyelerde, kadın okuyuculara yönelik “duygusal” romanlarda, zaman zaman şiir ve resim sanatında da kendini göstermiştir (Hogle, 2012: 1). “Gotik hikâyeler çoğu zaman eski ya da eski görünen (kale, yabancı bir saray, manastır, muazzam bir hapishane, yeraltında bir mezarlık[…]  Eski ve büyük bir ev ya da tiyatro salonu,  eski bir şehir ya da yeraltında bir şehir, çürüyen bir dükkan[…] Kitaplarla dolu bir ofis vb. gibi yerlerde geçmektedir. Bu yer veya yerlerde geçmişten -ya da yakın geçmişten- kalan bir gizem, hikâyenin karakterlerine musallat olmaktadır. Bu musallat olma durumu çoğu zaman bu eski yerlerden veya insana yabancı olan boyutlardan gelen hayaletler, hortlaklar ve canavarlar olarak kendini göstermektedir. Bunlar, henüz çözülmemiş olan bir çatışmanın veya suçun tezahürüdür[…] Walpole’a göre bu noktada Gotik Edebiyat geleneksel gerçeklik ve doğaüstünün olanağı düşüncesi üzerinde oyunlar oynamalı, ardından ikisinden birisini hikâyenin sonunda seçmelidir.” (Hogle, 2012: 2-3). Amerika coğrafyasında yaşanan Gotik dönem; klostrofobi, atmosferin kasveti, yaklaşan tehlike gibi ortak temalar içermektedir. Yine aynı şekilde öcünü almak isteyen hayalet, perili ev, yeraltı mezarlıkları, hapishaneler gibi ortak mekânlarda geçmektedir. Amerikan Gotiğini farklı kılan şey, onun merkezinde yer alan biçimsel özellikleridir. Bunlar ise tuhaf metaforlar, figürler, söylem teknikleri, tarihi suçların yarattığı derin kaygılar ve insanlığın tuhaf arzularıdır. Bu geleneğin iletilmesinde prosopopoeia (kişileştirme) tekniği sık bir şekilde kullanılır (Savoy, 2012: 168).  Bu teknik ile soyut fikirlere bir hayalet beden verilir, ölüler uyandırılır, yok yerden bir ses karakter seslendirilir ya da objeler canlandırılır. Böylece musallat olanın tekinsizliği, Amerikalıların hayatında ve psikolojisinde baskıladıkları şeylerin dönüşünü simgelemektedir. Amerikan Gotiğinin gücü, coğrafyada olan kötü olayların marjinalliği ve çeşitliliğinden meydana gelmektedir. Bu bağlamda Walt Whitman’ın “Birleşmiş Milletlerin kendisi en büyük şiirdir” diye cesur bir iddiası bulunmaktadır (Kaplan, 1982: 5). Leslie Fiedler (1966: 135) ise Amerika Gotiğini “Düzgün bir edebiyat hareketinden ziyade patolojik bir semptom” olarak görmüştür. Ancak Gotik edebiyatın içine sinmiş olan tarih, bu yazarları eserlerinde tarihi açıklamaya ya da hikâyelerinde direkt olarak değinmeye yöneltmemiştir (Savoy, 2012:167-169). Edgar Allan Poe: Hayatı, Eserleri ve Edebi Tarzı Edgar Allan Poe, az çok başarılı olan bir aktör çiftinin çocuğu olarak Boston’da 1809 yılında doğdu. Henüz iki yaşındayken annesinin ve babasının ayrılmasından ve annesinin ölümünden sonra bir yetimhanede bırakıldı. Zengin bir Richmond tüccarı olan John Allan’ın evinde yaşayan Poe, onun tarafından asla yasal olarak evlat edinilmedi. Evde üvey annesi ve John Allan’ın yaşadığı kavgalar ve bunun yarattığı gerginlik sonucunda üvey babasıyla anlaşmazlığa düştü. Virginia Üniversitesine yollandığında ise kumarda çok para kaybettikten sonra Richmond’daki eve kabul edilmeyince, buradan tamamen uzaklaşmıştır. Hayatlarında bir çok iniş çıkış yaşadı, bir dönem orduya yazılsa da görevlerini ihmal ettiği için terhis edildi. 1831 ve 1833 arasında halasının evinde, Baltimore’da yaşadığı söylenmektedir. Bu dönem profesyonel bir yazar olan Poe, John Pendleton Kennedy’nin dikkatini çekti ve onun desteğiyle Southern Literary Messenger isimli dergide editör oldu. Teyzesinin kızı Virginia ile o henüz 13, Poe ise 27 yaşındayken evlendi. Orta hâlli bir geliri vardı. 1840’lı yılların başında Philadelphia’da Graham’s Magazine’in editörlüğüne yapmıştır. 1835 yılında Southern Literary Messenger dergisinin başına geçerek Amerikan kitap eleştirmenliğine ve edebiyat felsefesine özel bir kimlik kazandırmıştır. Eleştirilerini taraf tutmadan yapmış, eserin çıktığı ülkeye değil edebi eserin kendisine bakmıştır. Birçok eseri övdüğü gibi bir çoğunu da sert bir şekilde eleştirmiştir. Ancak bu sertlik Amerika edebiyatının ihtiyacı olan bir ilaç gibiydi (Taylor, 1956: 111). En çok bilinen eleştiri yazıları sonraki kısımlarda değineceğimiz The Poetic Principle ve Hawthorne’un Twice Told Tales isimli hikâye derlemesinin eleştirisidir. Edebiyatın “Gerçeklik değil, zevk” için olduğunu savunan Poe, Amerika’da yükselen didaktik ve ahlaki edebiyat trendine karşı savaş açmıştır … Okumaya devam et Edebi Bağlam ve Çeviribilim Perspektifinde Poe ve “Kuzgun” Şiiri