?>
Ufo Fenomeni: Soğuk Savaş ve Sinema
Ufo Yazar: Baran Ertan (Bu yazı Gorgon Dergisi’nin 7. sayısında yer almaktadır.) Ufo Fenomeni: Soğuk Savaş ve Sinema Hepimizin çocukluk döneminden beri ilgisini çeken bir olgudur: Dünya dışında yaşam olması veya uzaylılar tarafından ziyaret edilme olasılığı… Aslında ufo fenomeni en temel insan dürtüsüne ait, en kuvvetli imgelerden birisidir; çünkü bilinmeyene karşı duyulan merak kuvvetli bir katalizördür insan için. Yazıya başlamadan evvel baştan bir uyarıyı yapmayı, yazının selameti açısından uygun görüyorum. Yazının ilerleyen kısımlarında kesinlikle Pseudoscience (Sahtebilim) içerik kanıtlama, arkeolojik materyalleri uzaylılardan bir işaret sayma veya Mısır piramitlerini uzaylıların yaptığını kanıtlamaya çalışmak gibi bilim dışı ve absürd şeyler olmayacak. Ama evet, yine de ufolar yani tanımlanamayan uçan objeler ile alakalı bir şeyler yazacağım. Çünkü ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Hemen heyecanlanmayın, yarın sabah uyandığınızda Boğaz Köprüsü’nün veya Atakule’nin üzerinde uçan daireler görmeyeceksiniz. O halde yazıya başlarken ateşin tüttüğü tarafa, yani Amerika Birleşik Devletleri’ne gözlerimizi çeviriyoruz. Zira bir fenomen olarak ufo fenomeni, bildiğimiz hali ile, yani küçük yeşil/gri adamlar ve disk şeklindeki araç betimlemesi, Amerika sayesinde palazlanan bir kavram… İkinci Dünya Savaşı’nın sonları… Müttefikler için korkunç düşman yenilmek üzere… Tüm bu noktada zoraki bir birliktelikten doğmuş taraf olan müttefikler arasında da ideoloji temelli yeni bir ayrışmanın başlaması kaçınılmaz. Soğuk Savaş’ın ayak sesleri İkinci Dünya Savaşı sonlarında duyulmaya başlamıştı[1]. Nazi Almanyası’nın yenilmesinin ardından Amerika ve Sovyetler Birliği, kazanan taraf olmanın da verdiği avantaj ile iki süper büyük küresel güç haline gelmişler ve dünyayı istedikleri anlayışta tanzim etme yarışına girmişlerdir. Böylelikle çok hızlı bir silahlanma mücadelesi başlamış oldu. Zaten Soğuk Savaş’a daha dikkatli bakarsanız, her iki tarafta da şiddetli bir paranoyanın tetiklediği bir tedbir ve olası savaşa hazırlanma obsesyonu hâkimdir. Tabii bunun için iki tarafı da suçlamak yersizdir, çünkü son büyük savaş, dünyayı ve toplumları bekleyen korkunç gerçeği herkese göstermişti: Nükleer felaket! Japonya, mihver tarafında bulunmanın ve Güneş İmparatorluğu’nu genişletme hayalinin bedelini ağır bir şekilde ödemişti. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar sadece Japonlar için değil dünyanın geri kalanı için de artık kimsenin güvende olmadığının kanıtı niteliğindeydi. Soğuk Savaş’ın olası nükleer felaketle beraberinde getirdiği diğer önemli kavram ise uzay yarışıydı. Sovyetler’in uzaya ilk kez Sputnik’i[2] yollayarak uzay yarışına 1-0 önde başlamaları ve ilk olmanın sağladığı avantaj, Amerika için prestij kaybı olmakla beraber günün birinde uzayı kontrol eden bir SSCB’nin her an Iowa veya Kansas’a uzaydan saldırabilmesi riskini de taşıyordu. Bu noktada, hem Amerika hem de Sovyetler için eski bir düşmandan arda kalan hazinelerden yararlanmanın getirdiği sayısız kazanç söz konusuydu. Alman bilim adamları, Soğuk Savaş’ta önemli bir rol alacaktı. Uzay yarışında Amerika’yı ileri taşıyacak kişi ise bir Alman olacaktı. Sovyetler Birliği, kendi içerisinde bile yeterince kapalı bir devlet yapısı taşıdığından ötürü, savaş sonrasında Almanya’ya ait teknolojinin ne kadarına sahip olduğu net olmamakla beraber, okyanusun öbür tarafındaki Amerika’da işler yine bir nebze daha şeffaf seyretmekteydi. Wernher Von Braun[3], savaş sonrası Amerika’ya yerleştirilen Alman bilim insanlarından sadece birisiydi. Savaş esnasında Nazi Almanyası’nın V2 roketlerini tasarlamıştı[4]. Savaş sonrası Sovyet tarafına geçmenin mutlak surette ölüm veya sürgün olduğunu bildiğinden ötürü, müttefik kuvvetlere teslim olmuştu. Burada Braun’un Nazi ideolojisinin de etkisini sorgulamak gerekir. Bolşeviklere karşı Amerikan tarafını tercih etmesi de önemli bir noktadır. Braun’un Amerika’da çalışmalarını sürdürürken, yabancılık çekmemesi için Amerikalılar, çalıştığı askeri üssün yakınlarında Huntsville isimli yerleşimi, Bavyera stilinde bir kasabaya çevirmişti. Braun, İkinci Dünya Savaşı esnasında, İngiltere’nin kabusu olan V2 roketlerinin tasarımcısıydı. Herhalde 1943 yılında kendisine yıllar sonra Amerika bünyesinde çalışacağı ve Apollo 13 projesinde etkin görev alıp insanlığın Ay’a ayak basmasını sağlayacak teknolojiyi geliştireceğini söyleseler güler geçerdi. Ancak bunların hepsi gerçekleşti. Amerika, Von Braun’ın katkıları sayesinde, propaganda ve güç gösterisinin hakim olduğu Soğuk Savaş döneminde, rakibi olan Sovyetlere karşı büyük bir avantaj ve prestij elde etmişti. İşte böylesi bir Soğuk Savaş ortamında birdenbire ağırlıklı olarak Amerika menşeli ufo haberleri, kamuoyunda geniş bir yer kaplamaya başladı. Bu noktada şüphesiz herkesin en çok bildiği meşhur fenomen olay ise, 1947 yılında Roswell, New Mexico’da meydana gelmiş olan Ufo kazası fenomenidir. Askeri yetkililer bu kazanın daha sonrasında bir meteoroloji balonu kökenli olduğunu söylemiş olsalar da bugün Roswell, Amerikan popüler kültürünün tematik bir öğesi ve bir turizm merkezi haline gelmiş durumdadır. Roswell, pek çok Amerikalı ve dünyanın geri kalan kısmı için de bir arketip haline gelecek büyük kafalı ve iri gözlü küçük gri/yeşil adam şeklindeki uzaylı betiminin kaynağı niteliğinde oldu. Zira, Roswell yakınlarındaki askeri üsse kazanın olduğu gece çocuk tabutları getirilmesinin istenmesi iddiası da bu betimin iyice büyümesine yardımcı olmuştur. Roswell’da ne olduğu konusunda hala net bir bilgi söz konusu değildir. Ufo fenomenine hayranlık besleyenler için kesinlikle bir ufo düşmüştür ve kanıtlar da Amerikan hükumeti tarafından saklanmaktadır. Ancak perdenin arkasında daha makul ve sönük bir açıklamanın kaynağı olabilecek etmen geri planda kalmaktadır. Söz konusu iddia edilen kazanın gerçekleşmiş olduğu nokta, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait askeri üsse yakın bir konumdadır. Bu açıdan bakıldığında aslında taşlar yerine oturmaktadır. Olasılıkla Soğuk Savaş’ın başlangıcında Amerikalılar’ın denemekte oldukları bir hava aracının başarısız uçuş testi yapılmıştı. KGB’nin bilgi almasını engellemek ve medyanın merakını başka yöne çekmek için, 1947 şartlarında bakıldığı zaman hafif absürd kaçabilecek ancak yine de Amerikalılar tarafından ileride kendilerine pragmatist bir katkı sağlayacak fenomenin de temelleri atılmıştır: Uçan daireler ve uzaylılar… Dünya dışından gelen gizemli ziyaretçiler ile alakalı haberler Soğuk Savaş yıllarında düzinelerce artmış, buna ek olarak da özellikle Amerikan toplumunda zaten hazırda var olan Sovyetler Birliği paranoyasının yanına bir de ek olarak uzaydan gelecek olan olası istila eklenmiştir. Bu noktadan itibaren, medyanın ve halkın panik halini azaltmak adına Amerikan hükumeti “Project Blue Book” adındaki çalışmayı başlatmıştır ve sıradan halka aslında görmekte oldukları şeylerin bilimsel anlamda açıklamasını; bunun basit göz yanılması olduğu veya bu dünyaya ait fenomenler olduğu şeklinde açıklamaya çalışmıştır. Bu noktada konu ile alakalı yapılabilecek en makul yorum ise, Soğuk Savaş’ın curcunasında Amerikalıların askeri çalışmalarını gizlemek için böyle bir ufo fenomenine ihtiyaç duymuş olabileceğidir. Ufo fenomeni 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika ve dünyanın geri kalan kısmında giderek yayılmış ve muazzam bir popüler kültür öğesi haline gelmiştir. Tüm yaratılan popüler kültüre ek olarak daha önce bahsettiğim üzere, Amerikalılar pragmatist bir şekilde ufo fenomenini kendileri için kullanmışlardır. Soğuk Savaş Dönemi’nde Ruslar ile amansız bir uzay yarışı halinde olan Amerika için yeni bir propaganda dili geliştirilmeliydi ve bu da sinema sayesinde yapılacaktı. ‘’Close Encounters of The Third … Okumaya devam et Ufo Fenomeni: Soğuk Savaş ve Sinema
WordPress sitenizde gömmek için bu adresi kopyalayıp yapıştırın
Sitenize gömmek için kodu kopyalayıp yapıştırın