Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri

Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri Bu yazı, 15 Şubat 2019 tarihinde yayımladığımız Gorgon E-Dergisi’nin  6. sayısında yer almaktadır. Dergide yer alan yazıların tamamını görmek için tıklayınız. Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri Yazar: Arman Tekin  İnsan, ilk kez tarih sahnesine çıktığı Paleolitik Çağ’dan itibaren verdiği yaşam mücadelesi içerisinde ekonomik, sosyal ve kültürel birtakım değişimler geçirmiştir. Bu değişimler içerisinde sanat olgusu gelişmiş ve bu olgu, günümüze değin önemini korumaya devam etmiştir. Kadın ise erkeğe nazaran sanatın yaratım sürecinde ve sonrasında hem özne hem de nesne olarak bir değer olarak görülmüştür. Bunu sanatçının icrası ile görebilmek mümkündür. Buna olanak sağlayan sanat eserlerinden en belirgin olanları ise kadın heykelcikleri diğer bir deyişle kadın figürinleridir. Bu yazımda da sanat olgusunu kadın üzerinden değerlendirmeye çalışacağım. Bu vesileyle de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü şimdiden kutluyorum! Paleolitik Çağ Etimolojik olarak baktığımızda “Paleolitik” kelimesi Yunanca “Palaios”(eski) ile “lithos”(taş) kelimelerinin birleşimiyle oluşmuştur. Türkçeye ise “Eski Taş Çağı” ya da “Yontma Taş Çağı” olarak çevrilmiştir. Ancak bilimsellik açısından Paleolitik Çağ şeklindeki kullanım daha yerindedir. Paleolitik kavramı ise, ilk defa 1865 yılında John Lubbock tarafından kullanılarak arkeoloji bilimine kazandırılmıştır. Lubbock, Pre-historictimes adlı eserinde, Prehistorik arkeolojinin dört büyük çağa ayrılabileceğini ve bu çağı: “İnsanın mamut, mağara ayısı, tüylü (ya da yünlü) gergedan ve diğer nesli tükenmiş hayvanlarla birlikte Avrupa’ya hâkim olduğu bir gidişat söz konusudur. Buna Paleolitik dönem diyebiliriz.” şeklinde bir tanımlama yapmıştır.[1] Genel olarak baktığımızda Paleolitik Çağ, GÖ 2.6 milyon-GÖ 12.000 yılları arasına tarihlendirilirken, Uluslararası Kronostratigrafi Kurumu’nun yapmış olduğu kronolojik cetvele göre ise Pleistosen Dönem’de Kuvaterner içine yerleştirilmektedir[2]. Paleolitik Çağ Sanatı Sanat, kavramsal açıdan baktığımızda, köken olarak insanlığın varoluşunun yanı sıra insanın düşünsel varoluşuyla da ilintilidir. Buna bağlı olarak nerede bir insan topluluğu varsa, orada yaşamı gerekli kılan maddi hayatın yanı sıra sezginin, bilinçaltının ve içgüdüselliğin etkileriyle sanat ortaya çıkmıştır. Sanat için birçok kişinin öznel bir yorum getirerek tanımlamaya gittiği görülmüştür. Paul Klee sanatı, “Sanat görüneni yansıtmaz, görüneni kılar,” sözleriyle ifade ederken; Platon “Sanatın kendisine konu edindiği, yani taklit ettiği nesneler, ideaların birer gölgesidir,” ifadesini kullanmıştır. Herbert Read’e göre “Sanat insanın kendi insanlığını tanımasıdır.”[3] Belki, Gombrich’in de dediği gibi, “Sanat adı verilen bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”[4] Bütün bu ifadeler haricinde daha genel bir tanımlamayı istersek, Çetin Aytaç’ın tanımına başvururuz. Çetin Aytaç der ki: “Genel olarak sanat, insanların doğa karşısındaki, duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi araçlarla güzel ve etkili bir biçimde, kişisel bir üslupla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir.”[5] Tarih öncesi dönemde yaşamış insanlarda yüksek düzeyde gelişmiş bir artistik kabiliyetin ve sofistike düşünmenin varlığına ilişkin kanıtların ortaya çıkması antropologları ve sosyologları düşünmeye sevk etmiş ancak en başlarda tamamen kabul görmemiştir. Bu dönemde yaşanan bu süreci Burkitt şöyle dile getirmiştir: “1880’de İspanya’daki Paleolitik Çağ’ın mağara resimleri keşfedildiğinde, bunların otantik olduğundan hemen kuşkulanıldı ve bu resimler, sahte yapıtlar olarak nitelendirilip bilim dünyasından dışlandı. 1895 ve 1897’de Fransa’da aynı tipte başka kaya resimleri bulununca öteki bulguların da gerçek olabileceği düşünüldü, böylece ilk bulunanlar tekrar kabul edilip ele alındı. Bu kaya (yahut mağara) resimleri ortaya çıkalı çok değişik yorumlar yapılagelmiştir.”[6] Bu görüşlerin çoğunluğu hayvan figürlerinden oluşan bu resimler için genel kanı, bunların büyü ile ilgili bir anlam taşıdıkları yolundadır. O dönem insanın bu hayvan tasvirlerini yaparak onlar üzerinde bir güç elde ettiği ve yiyecek sağlamak için başarılı bir avında böylelikle mümkün olabileceği konusunda bir inanç taşıdığı kabul edilir. Bu teori günümüzde yaşayan ilkel halkların uygulamalarına bakılarak destek bulabilmiştir[7]. Sanatın esas yapısı, yalnızca güncel gereksinimlere yarayan eşya üretimi ya da dini, felsefi düşüncelerde karşılığını bulmamaktadır. Sanatçının yeteneği ise ne güncel istek ve ihtiyaçları ne de yalnızca düş ve fantezisinden gelir; onun yaratıcılığı sentezleşmiş, kendi içinde tutarlı ve birtakım çelişkilerin toplandığı bir dünyadan oluşur; bu işlem, evrensel gerçeği bir yanıyla algılayan bireyin hayal gücüne dayanmaktadır[8]. Bu çağlardaki sanat eserlerini açıklamak amacıyla genel olarak “İlkel” kavramının birçok araştırmacı tarafından kullanıldığı görülmektedir. Bu araştırmacılardan Gombrich, konu hakkındaki düşüncesini şöyle dile getirmiştir; “Biz bu topluluklara bizden daha basit oldukları için değil, (çünkü onların düşünme biçimleri bizimkinden kimi zaman çok daha karışıktır) tüm insanlığın geldiği ilk koşullara daha yakın oldukları için “ilkel” diyoruz”[9].  Bu tanımlamanın yapılmasındaki en büyük sebep ise avcılık, toplayıcılık ve yağma kültürlerinden yerleşik düzene geçilinceye kadar olan süre içinde sanat eserlerinin tarzında anıtsal nitelikler olmadığından bu devrelerde oluşturulan yapıtlara primitif-ilkel sanatlar demesinde kaynaklanmaktadır. Ancak günümüzde bu tanımlama özel anlamda geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü sanat terminolojisinde “ilkel” kavramı teknik olarak yeterince gelişmemiş yapıtlar düşünülür. Fakat çağdaş sanat anlayışı bu özel durumu sağlıklı bir yargı olarak kabul etmemektedir. Teknolojik yetersizliklerin sanat yapıtlarının estetiksel anlamda değerlendirilmesinde kesin bir ölçüt olamayacağını öngörür. Ayrıca bu sanat yapıtlarının ne denli kaba, ilkel araçlarla yapıldığı düşünülürse onların büyük çaba, sabır ve becerileri karşısında şaşırmamak olası değildir[10].  Sanatın tarih öncesi dönemde yaşamış olan insan tarafın nasıl icra edildiği ve nasıl bir işlevi olduğu konusunda bugüne kadar birçok görüş dile getirilmiş en fazla tartışma yaratan görüşler ise  “Sanat sanat içindir” ve “Sanat fayda içindir” şeklinde olmuştur. “Sanat sanat içindir” düşüncesini savunanlar için, sanatın tek amacı vardır; o da sanatın kendisidir. Sanatın başka amacı olamaz ve yoktur. Sanat, ne kişisel ne de toplumsal yararı dikkate alır. Tek hedefi güzel biçimleri yaratmaktır. Ancak “Sanat fayda içindir” düşüncesini savunanların düşüncesine göre ise, sanatın fayda getirmesi gereklidir ve buna bağlı olarak da fayda getirmeyen sanat, sanat sayılmamalıdır. Paleolitik Çağ sanatını bu görüşler üzerinden değerlendirdiğimiz takdirde öncelikle o dönemde yaşamış, sanat icra eden kişi, daha doğru bir tabirle sanatçının sanatını icra etmede nasıl bir amaç güttüğüne dair çeşitli araştırmacıların düşünceleri bu değerlendirmede bize yardımcı olacaktır: “Sanatın icrası, değerlendirilmesi bireyseldir; sanat bireyin yalnız başına yaptığı bir faaliyettir ve toplum onu kabullenmedikçe, aşama birimlerini içine sindirmedikçe sanat toplumsal fabrikada dokunamaz. Toplum asla kendisini oluşturan bireylerden ayrılarak düşünülemez. Hiçbir birey paylaştığı bir kültür olmaksızın ulaşabileceği yere varamaz. Tersine bir uygarlık da içinde bir bireyin yardımı olmaksızın hiçbir unsur ortaya koyamaz.”[11] “Bütün sanat zamanla koşulludur ve ancak tarih içinde belli bir zamanın düşüncelerini, isteklerini, gereksinimlerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı temsil eder. Ama sanat bu sınırlılığı da aşar ve o tarihsel an içinde insanlığın sürekli gelişme yeteneği olan bir anını da yaratır. Gittikçe çoğalan kanıtların zenginliğine bakarak sanatın başlangıçta büyü olduğu, gerçek ama bilinmeyen bir dünyaya egemen olmaya yarayan … Okumaya devam et Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri