Osmanlı’da Karl Marx Okumaları: İctihad Mecmuası ve Marx’ın Fazla-i Sa’y Nazariyesi

Yazar: Bünyamin Tan

E-mail: bunyamin.benyamin.benjamin@gmail.com

Karl Marx, 19. yüzyılda yaşamış Yahudi asıllı bir Alman filozofudur. Aynı zamanda ekonomist olan Marx, bir müddet gazetecilik de yapmıştır. Ekonomi ve toplumsal konular  üzerine eleştirel fikirlerini ve tespitlerini ortaya koymuş olduğu Das Kapital adlı eseriyle tanınmaktadır. Bu eserini tamamlamaya ömrü vefa etmemiş olsa da arkadaşı Frederic Engels[1]  tarafından son iki cildi hazırlanarak tamamlanmıştır. Eser, böylelikle 1897 yılında tamamen yayımlanmıştır. Marx’ın Das Kapital’i Osmanlı döneminde ilk kez Ceride-i Felsefiye[2] dergisinde özet şeklinde yayımlanmıştır. Sermaye başlığı altında yayımlanan bu tefrikada Marx’ın ekonomi üzerine görüşlerine yer verilmiştir. Bu kitap, yine Sermaye adıyla Cumhuriyet döneminde 1933 yılında çevrilmişse de ilk tam çevirisi Prof. Dr. Mehmet Selik[3] tarafından Almanca aslından yapılmıştır. Bu çeviri, Sol Yayınları tarafından Aralık 1965’te basılmıştır. Yine kendisine ve Frederic Engels’a ait olan Komünist Manifesto, “Komünist Beyannamesi” adıyla Rûmi 1339/miladi 1923 yılında yayımlanmıştır.[4] Bu eser, Şefik Hüsnü[5] tarafından Osmanlı Türkçesine çevrilmiştir.

Eylül 1904 – Aralık 1932 tarihleri arasında faaliyet göstermiş olan İctihad Mecmuası; bilimsel, siyasi ve edebi içerikli yazılar barındıran toplamda 358 sayı çıkarmış önemli bir dergidir. Cenevre, Kahire ve İstanbul olmak üzere üç farklı şehirde yayın hayatını sürdürmüştür. Kurucusu Abdullah Cevdet[6] ile özdeşleşmiş olan dergi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin[7] bir yayın organı olarak kabul edilmektedir. Bunun nedeni derginin II. Abdülhamid[8] aleyhtarı olmasıdır. Laiklik taraftarı olan bu dergi, sosyalist ekonomi anlayışı üzerine de yazılar ihtiva etmiştir. Bunlardan birisi 254. sayısında yayımlanan “Marx’ın Fazla-i Sa’y Nazariyesi (Fazla Çalışma Teorisi)” başlıklı makaledir. Bu makalede Marx’ın görüşlerinin dönemin Osmanlı sosyalistleri arasında anlaşılması hedeflenmiş ve Marx’ın Das Kapital’inden yapılan alıntılara yer verilmiştir. Konu, işçi sınıfının günlük çalışma saatleri, bu çalışma saatlerinin işçi sınıfının haklarına aykırı oluşu ve uzun çalışma saatleri sonucu işçi sınıfının elde ettiği karşılığın yetersiz iken sermayedarların emek sömürüsüyle servetlerini artırmalarıdır. Makalenin yazarı bilinmemekle birlikte yazarın ismi “N. Z.” olarak belirtilmiştir. Makalede, Marx’ın görüşlerine yer vermeden önce onun komünizm dünyasındaki sözünün geçerliliğine değinilir ve Das Kapital eserinden alıntılar yaparak kısaca görüşlerine yer verileceği belirtilir: “Hâl-i hazırda (şu anda) sosyalizm denilince evvel emirde (ilk önce) hatıra Karl Marx gelir. İştirakiye (Komünizm) âleminde onun nüfuz (etkisi) ve şöhreti, Sermaye namındaki eser-i marufunun (bilinen eserinin) ilmi bir esasa müstenit olduğu (dayandığı) fikrinden münbaistir (ileri gelir). Marx’ın nazariyesindeki iddia hulasatül-hulasa (özünün özü) şöyledir.”

Marx’ın serveti oluşturan etkenin çalışmak olduğu, bu sebeple asıl güç sahibinin işçi sınıfı olduğu ancak sermayedarların bunu gasp ettiğini, yine de feodalizm sisteminde olduğu gibi bu sermaye sisteminin de bir gün çökeceğini ve işçi sınıfının ayaklanarak hakkını alacağı günlerin geleceğini belirttiği satırlara öncelikli olarak yer verilmektedir: “Serveti istihsal eden (meydana getiren) saydır (emektir), ameledir (emekçidir). Binaenaleyh (bundan dolayı) servet de sa’yın, yani amelenin olmak lazım gelir. Hâlbuki cemiyet-i hazırada (şimdiki toplumda) araya sermayedar (kapitalist) namıyla tufeyli (asalak) bir şahsiyet giriyor. Ameleyi esareti altına alıp çalıştırıyor, mahsul-i mesaisinden (çalışmasından elde edilenden) ona ancak kendini ve ailesini geçindirecek kadar bir şey bırakmak suretiyle amelenin fazla-i mesaisinden (fazla çalışmasından) mütevellit (ortaya çıkan) bütün hasılatı kendi nefsine hasrediyor. Bu, bir haksızlıktır. Haksızlık cemiyet-i hazıranın kuruluşundan münbais (ileri geliyor) bulunuyor. Çünkü cemiyet sermayedarlık (kapitalizm) esasına müstenittir. Derebeyliği (Feodalizm) istihlâf etmiş (yerine geçmiş) olan bu cemiyet sermayesini fetih ve istila, esaret, kilise ve hastahanelerle derebeylere ait emval (mallar) ve emlakın yapması, müstemleke (sömürge) usulü… ilh (vs) gibi hep gasp ve sirkat (hırsızlık) esasına dayanan menşelerden topladıktan sonra ameleyi istismara başlamış, işçiyi her gün biraz daha fazla çalıştırarak, onun kadınlarını ve çocuklarını da işçilik hayatına sevk ederek hem beşeriyetin bu bahtsız tabakasını her gün biraz daha sefil bir hayata mahkum etmekte hem de ortadaki sefalet nispetinde sermayesini günden güne tezyid eylemektedir (artırmaktadır). Derebeylik usulü nasıl devam edememiş ise sermayedarlık usulü de öylece indirasa (mahvolmaya) mahkumdur. Çünkü sermayelerin her günkü tezayüdü hadisesi yanında bir de bunun temerküzü (birikmesi) hadisesi (olayı) meşhut oluyor (görülüyor), yani küçük sermayeleri büyük sermayeler bel’ ediyor (yutuyor). Ortada yeniden yeniye peyda olan müheyyi (hazır eden) sermayeler inhisari (bir elden idaresi) vaziyetler alıyor. Binaenaleyh bu usul de tedricen (derece derece) kendi kendini yiyip kemirecek ve günün birinde proletarya denilen sefil amele kitlesinin müthiş bir darbe-i isyan u ihtilaliyle (isyan ve devrim darbesiyle) bütün vesait-i istihsal (elde etme vasıtaları) sermayedarların elinden çıkacak, sahib-i meşru (gerçek sahibi) olan proletaryanın eline girecektir. Zaruret-i hadisat (olayların mecburiyeti), tabiattaki kanun-ı umumi (genel kanun) bu tekamülü (gelişimi) ihzar (hazırlayacak), bu neticeyi ihdas edecektir (ortaya koyacaktır).”

Bu kısımdan sonra yazar Marx’ın görüşlerinin temeline inerek bilimsel dayanaklarından bahsedilmiştir. Bu dayanak noktası ekonomik olup takas yolu ve eşyanın kullanım ücreti olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Nüfusun artması ve toplumların gelişmesine bağlı olarak bu iki ekonomik faaliyetinin gelişmesinde ve çalışma unsurunun ön plana çıkmasında yine işçi sınıfının etkili olduğunu belirterek servetin bu sınıfa ait olduğunu ifade etmiştir: “Nazariyesini (teorisini) Marx, ilmi dediği şu izahata (açıklamalara) istinat etmektedir (dayanmaktadır): ‘Cemiyet-i beşeriyede (insan toplumunda) “servet” mefhumunu (ifadesini) vücuda getiren (meydana getiren) “kıymet”tir. Kıymet malum olduğu vech ile iki türlüdür: Kıymet-i istimaliye, kıymet-i mübadele. Cemiyet ve medeniyet ilerledikçe taksim-i amalde (çalışmaların bölünmesinde) inkişaf (meydana çıkmakta) ve tevessü (genişleme) etmektedir. İnsanlar bütün ihtiyaçlarına ait mevâdd (maddeler) ve eşyayı bizzat istihsal ve tedarikten ziyade başkalarına ait mevâdd ve eşya ile mübadele tarikini (takas yolunu) tutmakta olduğundan kıymet-i mübadeleye haiz (takasa değer, yer tutan) eşya, kıymet-i istimaleye (kullanma değerine sahip) haiz eşyaya nispetle günden güne pek çok miktarda saha-i tedavüle (kullanım alanına) çekiyor. Herkes istihsal ettiği malı, yani mübadele kıymetini haiz eşyayı “para” denilen başka bir unsur-ı iktisadi (ekonomik unsur) ile mübadele etmek suretiyle ihtiyacatını (ihtiyaçlarını) istifa ediyor (elde ediyor). Şu halde kıymet nokta-i nazarından mübadeleye tabi mevâdd ve eşya; tebellür etmiş (açığa çıkmış), madde halini almış mesaiden başka bir şey değildir. Yani “kıymet”in madde-i mükevveni (meydana getirilmiş maddesi) “sa’y”dır. Demek oluyor ki “servet” diyince arkasından derhal “sa’y” denilen unsur-ı iktisadi geliyor. Başka bir amil (etken) gelmiyor ve görülmüyor. Binaenaleyh “servet”, “sa’y”ın, yani işçinin, amelenindir.

Daha sonra Marx’ın kıymet ile ilgili görüşlerine yer veren yazar, onun kıymet için koyduğu kıstaslara değinir. Marx’a göre kıymetin ölçüsü çalışma süresidir. Ayrıca çalışmadaki devamlılık bir diğer etmendir. Burada çalışma saatini insani sınırlar içerisinde değerlendiren Marx, bunu ortalama bir derece olarak tanımlamaktadır: “Kıymet”in mikyası (ölçüsü) nedir? Marx’a göre bu, “zaman-ı sa’y”dır (çalışma zamanıdır). Yine Marx’a göre “aynı zaman zarfında aynı sa’y, aynı kıymeti tevlid eder (doğurur).” “Sa’y”ın vahid-i kıyasisi (tek bir kıyası) de müddet-i devamîdir (devamlı olmasıdır) ki bunu “çalışma günü” veyahut “çalışma saati” ile de tayin (belirler) ve takdir edebiliriz (kıymet veririz). “Bir maddenin kıymetini tayin eden zaman-ı sa’y (çalışma zamanı) o maddenin istihsaline cemiyeten (toplumca) mukteza olan (gerekli olan) zamandır. Yani bir hal-i hususide (özel durumda) mukteza olan zaman değil, ahval-i umumiyeye (genel duruma) şamil (ilgili) vusta (ortalama) bir zamandır. Bir zaman ki vasat derecede maharet (beceri) ve kesafet (yoğunlaşma) ile ve muayyen (belirli) bir muhit içtimasında (çevre toplumunda) ve şerait-i adiye (sıradan şartlar) dâhilinde (içerisinde) icra edilen (yapılan) her sa’y için zaruridir (mecburidir).”

Günlük on iki saat çalışma süresine değinen Marx, bunun altı saatinin işçinin kendisine ait olup diğer altı saatinin sermayedara ait olduğunu belirtir. Altı saatin parasının ödenmemesine bağlı olarak bu çalışma koşullarının Ortaçağ derebeylerinin emri altındaki halka uygulanan sistemle aynı olduğuna vurgu yapar. Ona göre bu angaryadır ve bu sistem zamanla kadınları ve çocukları da iş hayatına sevk ederek gittikçe büyüyen bir sömürü sistemini devşirmektedir. Bu da işçi sınıfının düşünmesine ve kendine zaman ayırmasına engel olduğu gibi gün be gün sefalete ve zaafa uğratmaktadır. Ayrıca her geçen gün işçiye saat üzerinden ödenen miktarının azalıp sermayedarın hesabına yatırılan saat artışının da öngörülebileceğinden bahseder: “İşte Marx, bu “yevm-i sa’y”ı (günlük çalışma) veyahut “saat-i sa’y”ı (çalışma saati) vahid-i kıymet (tek değer) olarak alır ve mübadele (değiştirme) dolayısıyla tekevvün eden (vücuda gelen) bütün mukayeseleri (kıyaslamaları) bu vahid-i kıymete irca eder (çevirir) ve der ki: Günde on iki saat çalışan bir işçi tasavvur ediniz (düşününüz). Amele bu on iki saatin altı saati zarfında kendi için çalışır. Yani bu altı saat zarfında vücudunu getirdiği kıymet kendisinin ve ailesinin idame-i hayatına (yaşamını sürdürme) zaruri olan esbab-ı maişeti (geçim sebepleri) teşkil eder (oluşturur) ki buna “sa’y-ı zaruri-temps de travail nécessaire” (zorunlu çalışma) namını veriyorum. Bu altı saat zarfında amele sa’yının bedelini sermayedardan alıyor. Ve binaenaleyh bu sa’yının bedeli ödeniyor. Eğer işçi hür ve serbest olsaydı bakaya (kalan) zamanını ya istirahate (dinlenmeye) veyahut fikrinin inkişafına (geliştirmeye) tahsis edecekti (ayıracaktı). Fakat işçi serbest değildir. Vesait-i istihsal (üretim vasıtaları) kendi elinde olmayıp sermayedar denilen adamın elinde bulunduğu için ilk altı saatten sonra durmuyor, altı saat daha çalışmaya devam ediyor. Bu ikinci altı saat zarfında vücuda getirdiği kıymet ise faiz, temettu (kâr etme), rant gibi isimler alarak sermayedara gidiyor. Bu ikinci altı saatlik saya da Marx “fazla-i sa’y surtravail” (çalışma fazlası) namını verir ki işçinin vücuda getirdiği fazla kıymet kendisinden sermayedar hesabına bu suretle gasp ediliyor, der. Çünkü sermayedar bunun bedelini ödemiyor, iddiasındadır. Demek oluyor ki Marx’a göre amelenin on iki saatlik mesaisinden altısının bedeli ödeniyor, bakaya altısının bedeli ödenmiyor. İşte, bu bedeli ödenmeyen sa’y aynen kurun-ı vustada (Ortaçağ’da) derebeyi hesabına cereyan eden “angarya”dan başka bir şey değildir. Sermayedarın işçiye bedelini ödemediği kudret-i sa’y (çalışma gücü) la force de travail, mikdar-ı sa’y (çalışma miktarı), saat-i sa’y (çalışma saati) vesait-i istihsalin mazhar olduğu (ulaştığı) terakki (ilerleme) ve tekemmül (gelişme) ianesiyle (yardımıyla) biraz daha tezayüd eder (artar). Bu suretledir ki sermayedar hal-i hazırda yalnız, çalışabilecek kudret ve istidatta (yeteneğinde) olan genç ve dinç ameleyi çalıştırmıyor, aynı zamanda kadınları ve çocukları da işçilik hayatına sevk ediyor. Makineler alel-husus (özel olarak) her gün biraz daha tekemmül ettikçe insan kuvvetinin gerek keyfiyetinden (durumundan), gerek kemiyetinden (miktarından) bir miktar daha tasarruf ve iktisat vücuda getirmekte olduğundan ancak genç ve dinç amelenin yapabileceği işleri, kadınlara ve çocuklara da yaptırmak imkânı hâsıl olduktan (ortaya çıkmaktan) başka bizzat amele miktarından da tasarruf ve iktisat mümkün olabiliyor. Neticede çalışan ve iş bulan ameleden başka bir de çalışmayan yani işsiz kalan ameleden mürekkep (oluşan) bir ihtiyaç ordusu teşekkül ediyor (oluşuyor) ki bu ordunun vücudu da amele ücretlerindeki tenzili (indirimi) vücuda getiriyor. Çünkü aç ordu sa’y piyasasına sürdüğü fazla arz ile sermayedarın talebini istignama (ganimet araştırmaya) sevk ediyor. Amelenin büyük fabrikalarda tekasüf (yoğunlaşması) ve tahaşşüdü (toplanması), kimyanın, vesait-i nakliyenin (taşıma vasıtalarının) terakkisi bu arada bizzat esbab-ı maişetin de ucuzlaması… Hep amelenin esbab-ı maişeti istihsale hadim (hizmet eden) “sa’y-ı zaruri”sini tenkis (azaltmak), sermayedara ait “fazla-i sa’y”ı tezyid eyliyor (artırıyor). Bilfarz (öyle olduğu kabul edilerek) amele vaktiyle kendi için altı, sermayedar için de altı saat çalışıyorsa vesat-i istihsal tekemmül ettikçe kendisi için beş, dört, üç… ilh saat, sermayedar hesabına ise yedi, sekiz, dokuz… ilh saat çalışıyor. Görülüyor ki sermayedarın kuvvet ve kazancı, amelenin zaaf ve sefaleti ile mebsuten mütenasib (birbirine paralel) olarak yürüyor.”

Marx’a göre devlet en azından çocukların ve kadınların ücret haklarıyla ilgili düzenlemeler yapmıştır ve bu da işçi sınıfıyla sermaye sınıfı arasındaki ihtilafın bir emaresidir. Bu ihtilaf gittikçe büyümektedir ve yakın zamanda ortaya çıkacak olan ihtilalin de habercisidir: “Hiç değilse çocukların ve kadınların günde muayyen (belirli) saatten fazla çalıştırılmaları hakkında devletin ücret mukavelesine (anlaşmasına) müdahalesi de, ortadaki istismarın ve haksızlığın vücuduna bariz (açık) bir delildir. Bu müdahale amele ile sermayedar arasındaki ihtilaftan tevellüd edecek ihtilalin mukaddimesidir (ön sözüdür). İhtilaf büyümektedir. Ve ileride daha ziyade (daha çok) büyüyecektir. Vukuu (meydana gelişi) muhakkak olan bu ihtilal (devrim) üzerine proletarya, tekmil (tümden) vesait-i istihsali ele geçirerek mahsul-i mesaisini tamamen kendine mal edecektir.”

Yazının son paragrafında ise yazar Marx’ın görüşlerine karşı individüalistlerin (bireyci) görüşlerine yer verilmiştir. Onlara göre fazla mesai rekabet için gereklidir ve işçi bu fazla çalışmanın karşılığını almaktadır. Ayrıca Marx’ın ileri sürdüğü bu sistemin kendi sonunu getireceği görüşüne cevaben de bunun doğa kanunu bir sistem olduğunu belirterek karşı çıkıyor: “Marx’ın bütün bu silsile-i muhakematını (değerlendirmeler yaptığı sözlerini) idare eden mebden (başlangıçtan) hareketi ferdiyyun (bireyciler) – individüalistler çok zayıf bulurlar ve hülasatül-hülasa (özetle) derler ki: Marx kıymetin, servetin âmil-i müvellidi (ortaya çıkış sebebi) olarak ancak “sa’y”ı kabul ediyor ve başka hiçbir şey tanımak istemiyor. Halbuki servetin istihsaline sa’y kadar “tabiat” ile “sermaye” de iştirak eder (eşlik eder). Diğer taraftan sa’yı sa’y-ı zaruri ve fazla-i sa’y diye taksim (bölmek) ve amelenin fazla-i sa’yını sermayedarın gasp ve sirkat etmekte (çalmakta) olduğunu teşrih ederken (açıklarken) Marx herhangi bir teşebbüsü idare ve idame (devam ettirme) hususunda – amelenin sa’yından başkaca – lazım olan fikri ve ahlaki sa’yı, sermaye cemine (toplamasına) ve muhafazasına (korumasına) mukteza olan (gerekli olan) mesaiyi görmezlikten geliyor. İstihsal-i servette (servetin elde edilmesinde) sermayedar nasıl faizinin, temettünün (kazanç), mesaisinin bedelini alıyorsa kanun-ı tabiiye (doğa yasasına) müstenid olan (dayanan) rekabet sahasında amele de sa’yının ücretini alıyor. Sermayedarlığın kendi kendini yiyip kemireceği meselesine gelince: Buna da imkân yoktur. Çünkü sermayeyi tevlid eden (doğuran), bizzat tabiat-ı hadisattır (olayların doğasıdır), kanun-ı tabiatın önüne geçilemez.  -N. Z.”

Son paragrafta görüldüğü üzere Karl Marx’ın ekonomi anlayışı ve işçi ile sermaye sınıfına karşı söylemlerine verilen cevapların bilimsel mahiyette geçerliliği olmadığı gibi günlük ve sosyal hayatta da karşılığı bulunmamaktadır. Nitekim bugün Marx’ın haklı olduğu ve sermayenin çıkmaza girdiği muhakkaktır. Özellikle 1900’lü yılların başından bu yana gerek ülke bazında gerek küresel bazda ortaya çıkan ekonomik krizler bunu ortaya koyduğu gibi ve insanı kendi doğasına yabancılaştıran kapitalist sistemin getirdiği yeni hastalıklar ve ilaç sektörünün insanı deney faresine çeviren politikaları bunun kanıtıdır. Bu konular başka bir makalenin konusu olduğundan burada kısaca değinmenin yeterli olduğu kanısındayım.

Makalenin Künyesi: N. Z., Marx’ın Fazla-i Sa’y Nazariyesi, İstanbul: 15 Haziran 1928, İctihad, cilt: XXIII, sayı: 254, sayfa: 4826-4828

Dipnot Kaynakçası:

1) Frederic Engels, https://www.wikizeroo.org/wiki/tr/Friedrich_Engels, erişim tarihi: 24.08.2019.

2) Bilal Yurtoğlu, Bahûr İsrâîl’in Cerîde-i Felsefiye’si ve Osmanlı’da İlk Das Kapital Tefrikası, https://dergipark.org.tr/download/article-file/567727, erişim tarihi: 24.08.2019.

3) Mehmet Selik, https://1000kitap.com/yazar/mehmet-selik, erişim tarihi: 24.08.2019.

5) Şefik Hüsnü [Değmer], https://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3091, erişim tarihi: 24.08.2019.

6) Abdullah Cevdet, https://islamansiklopedisi.org.tr/abdullah-cevdet, erişim tarihi: 24.08.2019.

7) İttihat ve Terakki, https://islamansiklopedisi.org.tr/ittihat-ve-terakki-cemiyeti, erişim tarihi: 24.08.2019.

8) II. Abdülhamid, https://islamansiklopedisi.org.tr/abdulhamid-ii, erişim tarihi: 24.08.2019.

Dipnotlar

[1] Frederic Engels, 28 Kasım 1820’de Prusya’da doğdu. 19. yüzyıl Alman siyasetçi ve filozofudur. Karl Marx’la beraber, Komünist Manifesto’yu yazarak komünist kuramın geliştirilmesinde önemli bir rol almış olup Karl Marx öldükten sonra onun en önemli eseri Das Kapital’in son iki cildini tamamladı.

[2] Aylık olarak çıkacağı söylenen bir felsefe dergisidir, sadece bir sayı çıkarılabilmiştir. Derginin ilk ve tek sayısının yayın tarihi Rûmî 9 Ağustos 1328 yani 22 Ağustos 1912’dir. Sahibi Bahûr İsrâîl’dir.

[3] Türkiye’de komünist ve sosyalist ekonomi anlayışı üzerine araştırmalar yapan önemli bir siyaset bilimcidir. İktisadi Doktrinler Tarihi, Marksist Değer Teorisi önemli kitapları arasındadır.

[4] Karl Marx ve Frederic Engels, Komünist Beyannamesi, Mütercim: Şefik Hüsnü [Değmer], Evkaf Matbaası, İstanbul, R. 1339 / M. 1923, 52 s.

[5] 1887 yılında Selanik’te doğdu. 1921 yılı başlarında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmelerinden sonra Türkiye Komünist Hareketi’nde dağınıklık yaşanmaya başlaydı. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın 15 Ağustos 1922’de Ankara’da toplanan ikinci kongresinde Merkez Komitesi Büro Üyeliği’ne seçildi. 1919’da ilk sayısı Berlin’de çıkan Kurtuluş dergisinin hükümetçe kapatılmasından sonra Haziran 1921’de grubuyla birlikte Aydınlık dergisini çıkarmaya başladı.

[6] 9 Eylül 1869’da Arapkir’de doğmuş olup Babası Diyarbakır Birinci Tabur Kâtibi Ömer Vasfi Efendi’dir. Askerî Rüşdiyesi ile Kuleli Askerî Tıbbiye İdâdîsi’ni bitirdikten sonra Mekteb-i Tıbbiyye’ye kaydolmuştur. Dindar biri iken buradaki çevresinin etkisiyle materyalist görüşe kaymıştır. Özellikle biyolojiyle ilgili görüşlerinde Ludwing Büchner’den etkilenmiştir.

[7] İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonraları İttihat ve Terakki Fırkası adını almıştır, Osmanlı İmparatorluğu’nda İkinci Meşrutiyet’in ilânına önayak olan siyasi gruptur. 1908-1918 yılları arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine egemen olmuşlardır. Kuruluş yılı 1889 yılıdır.

[8] II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahıdır. İmparatorluğun çöküş sürecinde mutlak hakimiyet sağlayan son padişahtır. Anayasaya dayalı meşrutî bir idare kurmak isteyen ve bu yüzden Abdülaziz ile V. Murad’ı tahttan indiren Midhat Paşa ve arkadaşlarıyla anlaşarak tahta geçmiştir. Tahtta kaldığı yıllarda imparatorluk dağılma dönemini yaşamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir