Mezopotamya’nın Ölüler Diyarı Mitosları

Yazar: Kübra Karaköz

 

Mezopotamya’nın Ölüler Diyarı Mitosları

İnsan zihnini meşgul eden ve sosyokültürel ve inanç bağlamında pek çok tanımlaması bulunan en önemli kavramlardan biri olan ölüm “Bir insan, bir hayvan veya bitkide yaşamın tam ve kesin olarak sona ermesi” olarak tanımlanmaktadır.[1] Ölümün, kavramların ötesinde, yaşam sonrası varoluş özelliklerinin kültürden kültüre ya da inançtan inanca sanıldığı kadar farklı olmayan bir anlam teşkil ettiği görülmektedir. İnsanlığın ölümün bir son olacağının farkında olması, insanın en eski çağlardan itibaren ölüm olgusuna dair düşünceler geliştirmesine neden olmuştur.

Tarih boyunca inanç sistemleri insanlara özellikle ölüm ve sonrasındaki yaşantı hakkında ihtimaller sunmuştur. İnsan bir son ile bedeninin yok olmasını kabul edememiş, bundan ötürü de ölümden sonra bedeni içinde ona yaşam veren ruha yeniden yaşam hakkı tanımıştır. Bir parçamızın bir yerlerde var olmaya devam etmesine yönelik olan inanç; beraberinde ritüel, mit, ibadet ve düşünce sisteminde çeşitlenme ve değişimlere yol açmıştır. Bu ölüm ve sonrasını konu alan davranışlar toplumlar arasında farklılık göstermektedir ancak değişmeyen tek şey bir “yok oluş” gerçeğidir.

Ölülerin gittiği “Yeraltı Dünyası”, “Ölüler Diyarı” veya “Cehennem” inançtan inanca kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Tanrıların seçtiği kahramanların, kralların ve kraliyet ailesinin gökyüzüne tanrıların arasına yani cennete çıkmaları içerisindeki ütopik unsurlardan dolayı daha çok bir metafor olarak ölüler dünyası gerçektir. Bu gerçeklik en eski yazılı kaynaklarla Mezopotamya coğrafyasında görülmektedir.[2]

Tarihin en eski yazılı belgeleri olarak nitelendirilen Sümer tabletlerinde Ölüler Dünyası, kişi hayattayken iyi olsun ya da olmasın en nihayetinde gittiği yerdi. Burası dünyadaki yaşamın bir yansıması olarak değerlendirilirdi.[3] Fakat kaynaklara bakıldığında bu diyarın tam olarak nerede olduğu belirsizliğini korumaktadır. Bazı Sümer tabletlerinde ölüler diyarının yeraltında olduğu belirtilirken, bazı kaynaklara göre ise yeryüzündedir.[4] Bu karışıklığın nedeni Sümerce ölüler diyarının karşılığı KUR’un aynı zamanda dağ ve ülke anlamına gelmesinden kaynaklanmaktadır.[5] Sümerlerin ölüler diyarının dağlarda yer aldığını düşünmeleri, aynı şekilde ölüler diyarının Sümer’in Kuzeydoğu sınırlarının ötesinde bir yerde olduğunu düşündüklerini de göstermektedir.

Evren ve evreni oluşturan katmanların statüsü başlangıçta belirsizdir. Yeryüzünün paylaşılması da benzer bir kaotik durumdan ileri gelmiştir. Gökyüzünde Hava-Gök tanrısı liderliğinde oturan tanrılar grubu yer almaktadır. Bu göksel tanrıların içinde belirli nedenlerden dolayı yeraltına gönderilmiş ilk tanrılar, düşmüş tanrılar, belli aralıklarla yeryüzüne çıkmasına izin verilmiş tanrılar ve yeraltı tanrısı bulunmaktadır. Büyük kentlerin merkezlerinde yeraltına inen özel geçişlerin ya da kapıların bulunduğuna inanılıyordu. Ölüler ya da ölülerin ruhları bu kapılar aracılığıyla yeraltına inmekteydi.[6]

Uruk Kralı Gılgamış’ın Steli – Louvre Müzesi

Yeraltına inen tanrı ve kahramanlar arasında önemli yeri olan yaklaşık dört adet mitos bulunmaktadır. Bunlar yazıldığı topluma ve kültüre göre farklılıklar teşkil etmesine karşın benzer teorik anlatımlar mevcuttur. Yeraltı ile ilgili bilgi veren en önemli mitoslardan birisi şüphesiz Uruk Kralı Gılgamış’ın yaşadığı maceraları, savaşları, sınavları, tutku ve hislerini konu alarak “ölümden kaçış olmayacağını” ele alan mitos serisidir. Uruk ya da Sümerce adıyla Unug Kralı Gılgamış, erken hanedanlık döneminde yer alan krallardan biridir.[7]

Gılgamış, kendisinden sonra gelen kralların da içinde yer aldığı “destan” geleneğinin doğmasına ve gelişmesine öncülük eden büyük krallardandır.[8] Gılgamış destanı içeriği bakımından oldukça zengin bir anlatıma sahiptir. Mitosa ait tabletler Anadolu, Mezopotamya ve diğer bölgelerde ele geçirilmiştir. On iki tabletten oluşan bu destan Yakındoğu’da bilinen içerik ve biçim olarak en görkemli efsanelerden biridir.

 

Gılgamış ve Enkidu’nun Sedir ormanları bekçisi Humbaba ile mücadelesini konu alan kabartma – The Walters Art Museum

Bulunan tabletlerde Gılgamış’ın başından geçen birçok farklı macera anlatılmaktadır. Black ve Green, Uruk Kralı Gılgamış’ı konu alan şiirler MÖ 2. binyılın ilk yarısından kalma tabletlerin araştırmacılar tarafından verilen başlıklardan oluştuğunu belirtir.[9] Anlatım ve içerik bakımından beş bağımsız mitos olarak ele alınan Gılgamış serisinde Gılgamış ve Kiş Kralı Agga’nın aralarında geçen mücadeleyi konu alan “Gılgamış ve Agga”, Sedir Ormanı bekçisi Humbaba ile aralarındaki mücadeleyi anlatan “Gılgamış ve Humbaba”,  reddettiği tanrıça İnanna’nın onları yok etmesi için gönderdiği boğa ile mücadelesini anlatan “Gılgamış ve Gökyüzü Boğası” on iki tabletin yedisini oluşturmaktadır.

Günümüze kadar tam olarak gelmemesine rağmen içerisinde cenaze törenleri ve ölümün anlatıldığı “Gılgamış’ın Ölümü” ve son olarak Gılgamış’ın en yakın arkadaşı Enkidu’yu kaybederek ölüme meydan okuyamayacağını anladığı “Gılgamış ve Enkidu Ölüler Diyarında” beş temel hikâye olarak ayrılmaktadır.[10] Yakın arkadaşı Enkidu’nun yeraltına indiği mitosun giriş bölümü aynı zamanda Sümerlerde evrenin yaratılışına ilişkin bilgi vermesi açısından oldukça önemlidir.

Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı

Ölümden kaçış (Timos Mortis) gibi özellikle Yakındoğu’ya ait pek çok mitolojik ve ritüelistik öğe Gılgamış mitosunun bu serisinde bulunmaktadır. İnanca ilişkin sembolik anlatımların yer aldığı seride aynı zamanın inancına karşı eleştirel bir bakış açısı bulunmaktadır. Tabletlerde görüldüğü kadarıyla Mezopotamyalılar dine yönelik ilk eleştirilerini metaforik Gılgamış figürünü merkeze alarak oluşturmuştur. Gılgamış’ın tanrıların kararlarına meydan okuması, onlara karşı durması hatta kimi zaman da tanrıları mağlup etmesi ve mağlup tanrıların bu başkaldırıyı olumlu karşılaması Sümerlerin eleştirel tutumunu yansıtmaktadır.

Sembolik anlatımların bulunduğu edebi yönden zengin içerikli bu mitosa göre Güney Rüzgârının çok şiddetli estiği bir gün, Fırat Nehri’nin kenarında bulunan Huluppu ağacı rüzgârın kuvvetinden etkilenerek yerinden kopup gitmiştir. Nehre düşen ağacı oradan geçmekte olan Tanrıça İnanna görünce ona hayran kalarak alıp Uruk Kenti’ndeki bahçesine ekmek için götürmüştür[11]:

“Bir zamanlar, bir ağaç, bir huluppu, bir ağaç-

Dikildi Fırat kenarına,

Sulandı Fırat tarafından,

Güney Rüzgarı’nın şiddeti söktü köklerini onun,

Koparıp attı tepesini,

Fırat sürükleyip götürdü onu sularıyla.”[12]

İnanna bu ağaca yıllarca özenle bakmıştır. Ağacı kesip kendisine sedir yapmak istediğinde ağacın tepesinde bir Anzu (imdigug) kuşu yuva yapmıştı. Ağacın dibinde yılan bulunmaktaydı ve dallarında Lilitu (Lilith) bulunmaktaydı. Tanrıça çok sevdiği ağacından faydalanamayacağını düşündüğünde bu durum karşısında ağlamaya başladı:

“Ağaç büyüdü, gövdesinde yaprak çıkmadı,

Köklerine büyü nedir bilmeyen yılan yuva yapmıştı,

Tepesine imdugud kuşu yavrusunu koymuştu.

Ortasına genç kadın Lilith evini kurmuştu,

Hep gülen, hep neşeli genç kadın,

Genç kadın lnanna, nasıl da ağlıyor!”[13]

O sırada oradan geçmekte olan Gılgamış onun ağlamalarını duyduğunda önce yılanı öldürdü. Yılanın öldürüldüğünü gören Anzu kuşu yavrularıyla dağlara uçmuş, Lilitu ise evini  yıkarak ıssız vahşi yerlere kaçmıştır.[14] Lilitu, bu mitosta karanlık, kötü, bakire bir cin olarak tasvir edilir.[15] Huluppu Ağacı’na yerleşen üç antagonistik figürün bir arada olması tesadüf değildir. Anzu kuşu, Mezopotamya mitolojisinde, insanların kaderlerini belirleyen kader tabletini Enlil’den çalarak kaosa neden olmuştur. Kader tabletlerinin çalınması, insanların yazgılarının ilahi güçlerden başka bir varlığa ait olmayacağını temsil etmektedir. Lilitu ile beraber uzaklaştırılan yılan ise tarım ekonomisine dayalı toplumların yaşantısında önemli yer tutan ve ölüm-yaşam gibi zıt kavramları barındıran bir anlama sahiptir.[16]

İnanna, Gılgamış’ın bu kahramanlığından ötürü ona Huluppu ağacından pukku ve mikku yapıp hediye etmiştir. Pukku bir çeşit davul, mikku ise tokmaktır:

“Ağacın-söktü köklerini kopardı tepesini,

Ona eşlik eden kentin oğulları, kesti dallarını,

Verdi kutsal İnanna’ya, tahtı için,

O (İnanna) köklerini bir pukku’ya çevirdi onun (Gılgamış) için,

Tepesini bir mikku’ya çevirdi onun için.”[17]

Gılgamış pukku ve mikku ile vakit geçirdiği bir sırada genç kızın bağırması üzerine elinden düşürmüştür. O sırada düştüğü yerde bulunan yarıktan ölüler diyarına inmiştir[18]:

“Akşam yıldızı kaybolduktan sonra,

Pukku’sunun bulunduğu yerleri işaretledi,

Taşıdı pukku’yu önünde, evine getirdi onu

Şafakta, işaretlediği yerlerde acı ve gözyaşı vardı!

Tutsaklar! Ölüler! Dullar!

Genç kadınların ağlayışı yüzünden,

Pukku’su ve mikku’su düştü onun “büyük diyara”,

Elini soktu, ulaşamadı onlara,

Ayağını koydu, ulaşamadı onlara,

Oturdu büyük kapı ganzir’de, ölüler diyarının “gözü”nde,

Ağladı Gılgamış, soldu benzi.”[19]

Gılgamış’ın yasını duyan Enkidu, yol arkadaşının bu durumundan endişe ederek ona yardım edeceğini söyler. Enkidu’nun bu cesareti Gılgamış’ı oldukça etkiler. Fakat ölüler diyarının kuralları ve katılığı gereği Enkidu’nun dikkatli olması gerektiğini bilen Gılgamış ona birtakım tavsiyelerde bulunur. Ona temiz giysiler giymemesini, güzel kokular sürmemesini, eline asa almamasını, orada hiçbir canlıya dokunmaması gerektiğini anlatır[20]:

“Şöyle der Gılgamış Enkidu’ya:

Eğer şimdi ölüler diyarına ineceksen,

Diyecek bir sözüm var, dinle sözümü,

Sana bir öğüt vereceğim, tut öğüdümü:

“Giyme temiz giysiler,

Görevliler düşman gibi gelir üstüne yoksa,

Sürünme kâsenin tatlı yağını,

Üşüşürler başına kokusuyla yoksa,

Fırlatma mızrağını ölüler diyarında,

Çarptığı her şey sarar etrafını yoksa,

Taşıma sopa elinde,

Kuşatır gölgeler çevreni yoksa,

Sandalet giyme ayaklarına,

Çığlık atma ölüler diyarında,

Öpme sevdiğin karını,

Vurma nefret ettiğin karına,

Öpme sevdiğin çocuğu,

Vurma nefret ettiğin çocuğa,

Yakalar hızla seni ölüler diyarının çığlığı yoksa-

O çığlık ki, uyuyan kadın için atılan, uyuyan için,

Ninazu’nun uyuyan anası için,

Kutsal vücudunu hiçbir giysi örtmeyen,

Kutsal göğsünü hiçbir örtü örtmeyen”

Gılgamış’ın öğütlerine kulak asmayan Enkidu, ölüler diyarına indiğinde Gılgamış’ın tüm uyarıları bir bir başına gelir:

“Çıkamıyordu Enkidu ölüler diyarından yukarı,

Yazgı değildir tutan onu,

Hastalık değildir tutan onu,

Ölüler diyarıdır tutan onu,

Acımasız Nergal değildir tutan onu,

Ölüler diyarıdır tutan onu,

Düşmedi savaşta, “erkeklik meydanında,”

Ölüler diyarıdır tutan onu”[21]

Gılgamış, Enkidu’yu kurtarmak için Tanrı Enlil’in yanına gider ve ona yakarır. Fakat yakarmaları boşunadır; Tanrı Enlil ona yardımcı olmak istemez. Gılgamış, Eridu’ya Tanrı Enki’nin yanına gider ve Enlil’e yaptığı yakarışları Enki’ye tekrarlar: “Enlil Baba yardım etmedi bu konuda ona, Gitti (Gılgamış) Eridu’ya, Çıktı tek başına Eridu’da Enki’ye, ağladı:

“Enlil Baba ölüler diyarına düştü pukku’m,

Ganzir’e düştü mikku’m,

Enkidu’yu gönderdim getirsin diye,

Ölüler diyarıdır tutan onu.

Yazgı değildir tutan onu,

Hastalık değildir tutan onu,

Ölüler diyarıdır tutan onu.

Acımasız cin Nergal değildir tutan onu,

Ölüler diyarıdır tutan onu.

Düşmedi savaşta, “erkeklik meydanında,”

Ölüler diyarıdır tutan onu.

Enki Baba yardım etti bu konuda ona,

Şöyle dedi yiğit, kahraman Utu’ya,

Ningal’ın doğurduğu oğlana:

“Aç deliğini ölüler diyarının,

Çıkar Enkidu’nun ruhunu ölüler diyarından.”

Açtı deliğini ölüler diyarının,

Çıkardı Enkidu’nun ruhunu ölüler diyarından,

Kucaklaştılar, öpüştüler, iç çektiler, dertleştiler:

“Anlat bana, ne gördün ölüler diyarında?”

“Anlatayım sana, dostum, anlatayım sana.”[22]

Enkidu yeraltında hiç kimsenin ruhunun huzurlu olmadığını, ruhları sahiplenmeyen ölülerin ise kötü durumda olduğunu Gılgamış’a anlatır. Yeraltı, Enkidu’nun anlattığı kadarıyla soğuk, korkunç ve insanlar arasında herhangi bir farkın bulunmadığı yerdir.  Orada hiç kimse mutlu değildir, ruhlarına sunu sunulmayan ve sahiplenilmeyen ölüler ise kötü durumdadır.[23] Gılgamış’a ölüler diyarının soğuk ve karanlık yüzünü anlatan Enkidu değil, onun Utukku’su yani öldükten sonra yeraltına giden ve başkalaşan ruhudur.[24]

Mezopotamyalı en önemli iki kahramanın yeraltına inişi Sümer metinlerinde bu şekildedir. Burada kahramanlıklar ile beraber bir ölünün arkasından yapılması gereken ritüellerin ve duaların eksik edildiğinde onun ruhunun başıboş ve azap içerisinde olduğuna dair ifadeler bulunmaktadır.

Ur-Nammu Metni

Gılgamış ile başlayan destanlardaki kahraman yansımasına Ur-Nammu da katılmıştır.  Sümer kralı Ur-Nammu yazılı kaynaklarda özelikle kanuni düzenlemeleri ile bilinse de kendisinin cenazesi hakkında yazılmış, günümüze kadar tam olarak korunamamış altı satırlık bir tablet bulunmaktadır.[25]

Tablet, kahramanca savaşıp ölen bir kralı anlatmaktadır. Savaş alanında terk edilen Ur-Nammu için sarayında bir cenaze töreni yapılır. Törene kralın akrabaları, ailesi ve halkı cenazesinin başında yas tutar. Tablet Ur-Nammu’nun ölüler diyarına inerek burada bulunan tanrılara ve kahramanlara sunduğu armağanları ele alarak devam eder. Nergal, Ereškigal, Namtar, Hubişag, Ningişzida, Dumuzi ve Gılgamış’ın saraylarına uğrayarak onlara değerli takılar, süsler, kaplar ve silahlar armağan eder.[26]

Ölüler diyarının rahipleri tarafından kendisine tahsis edilen yere gelen Ur-Nammu, burada bir süre geçirdikten sonra yeryüzünde ona yakılan ağıtları, yeryüzünde tamamlayamadığı işleri ve artık göremeyeceği ailesini hatırlayınca kendisi için ağıt yakar. Yeryüzünde ne kadar iyi iş yaparsa yapsın öldüğünden dolayı hüzünlü bir ölü ruh olmuştur.

Tabletin son sütunu kırık olduğu için sonuç kısmı bilinmemektedir. Kramer, Ur-Nammu’nun kendisine ağıt yakmasının nedenleri arasında ne kadar güzel işler yapmış olursa olsun tanrıların kendisi için yardıma gelmeyişinden kaynaklandığını düşünmektedir.[27]

Nergal ve Ereškigal

Sümer mitolojisine göre Ölüler diyarı Nergal ve Ereškigal çifti tarafından yönetiliyordu. Mitoslara göre Nergal orman yangınları, ateşle ve vebayla ilişkilendirilen kimi zaman savaşçı özellikleriyle ön plana çıkan yeraltı tanrısıdır. Babil’deki Meslam’da tapınım gördüğü için Meslam Tanrısı anlamına gelen MESLAMTA-EA olarak da bilinmektedir.[28]

Ereškigal, Ganzir’de bir sarayda yaşayan yeraltı kraliçesidir. Adı, Büyük Yeryüzü Kraliçesi anlamına gelmektedir.[29] Ereškigal, başlangıçta bir gökyüzü tanrıçasıyken Kur tarafından kaçırılarak Ölüler Diyarına indirilmiştir.[30] Evrenin yaratılışıyla ilgili bilgi veren Sümer Yaratılış mitosunda Ereškigal’in kaçırılması şu şekilde anlatılmaktadır:

“Gök yerden uzaklaştıktan sonra,

Yer gökten ayrıldıktan sonra,

İnsanın adı konduktan sonra,

An göğü ele geçirdikten sonra,

Enlil yeri ele geçirdikten sonra

Ereškigal, Kur’un ödülü olarak ele geçirilip götürüldükten sonra,

O denize açıldıktan sonra,

o denize açıldıktan sonra,

Baba Kur’a doğru denize açıldıktan sonra,

Enki Kur’a doğru denize açıldıktan sonra;

(Kur) krala ufak taşlar fırlattı,

Enki’ye koca taşlar fırlattı;

Onun küçük taşları, el kadar taşlar,

Onun koca taşları, … kamışların taşları,

Enki’nin gemisinin omurgası,

Saldıran kasırgaya benzeyen savaşta yenildi;

Krala karşı, geminin serenindeki sular,

Kurt gibi yutuyordu,

Enki’ye karşı, geminin ardındaki sular,

Aslan gibi vuruyordu.”[31]

Ölüler Diyarı hâkimi Ereşkigal ve hava-güneş ile ilişkili tanrı Nergal’in, aşağı dünyadan bir tanrıçayla evliliği dikkat çekicidir.[32] Ölüler Diyarının Kraliçesi Ereškigal ile yeraltı tanrısı Nergal’in arasında geçen aşk hikayesini anlatan iki mitos bulunmaktadır. Orta Babil Dönemi’ne ait olan mitosa göre Nergal, sıcaklığı ve yıldırımları birer silah olarak kullanarak ölüler diyarına inmektedir.[33] Mitosa göre, tanrılar gökyüzünde büyük bir ziyafet hazırlar ve tüm tanrıların katılmasını isterler. Yeraltı diyarının hâkimi Ereškigal’i de bu ziyafete davet ederler:

“Tanrılar bir ziyafet hazırladığında

Onlar kız kardeşleri Ereškigal’e bir elçi gönderdiler

“Sana inemeyiz

Ve sen de bize yükselemezsin

Senin için olan yiyeceklerin bir bölümünü almak için buraya (elçi) gönder.”

Ereškigal veziri Namtar’ı gönderdi

Namtar yüce cennete yükseldi.”[34]

Namtar, Ereškigal’in talimatlarına uyarak Cennetten payına düşen yiyecekleri alır. Namtar’ın önünde tanrılar Ereškigal’i temsil ettiği için önünde saygıyla eğilirler. Sadece Nergal eğilmez. Nergal, tanrısal ziyafetten sonra yaptığı hatayı telafi etmek için yeraltına inmeye karar verir. Ölüler Diyarına inmeden önce Ea, Nergal’e on dört hastalık cinini de beraberinde götürmesini tembih eder.[35] Nergal yeraltına indikten sonra Orta Babil versiyonuna göre, Ereškigal’i yok etmekle tehdit eder:

“Evinin içinde Ereškigal’i ele geçirdi,

Saçından sürükleyerek tahttan indirdi,

İndirdiği yerde başını kesti,

“Beni öldürme kardeşim! Sana bir şey söyleyeyim!”

Nergal onu duydu, elleri gevşedi,

Ereškigal ağladı, hüzünlendi:

“Sen benim erkeğim olmalısın, ben de senin eşin olmalıyım,

İzin ver seni bu geniş diyarın kralı yapayım.”[36]

Ereškigal’in onurunu kıran Nergal bunu telafi etmeye çalışır ve bu teklifini kabul ederek onunla sevişir. Fakat birlikteliklerinin ardından Nergal yeryüzüne geri döner. Tanrıça Ereškigal de Nergal’e âşık olmuştur. Nergal’in onu bırakmasına hüzünlenir ve vezirini gökyüzüne göndererek Nergal’i bulmasını ister:

“Git, Namtar, Anu, Enli ve Ea ile konuşmalısın!

Anu, Enlil ve Ea ’nın kapısına sür yüzünü,

De ki onlara, çocukluğumdan beri ben,

Diğer kızların tanıdığı zevki tatmadım,

Çocukların oyununu bilmedim.

Bana gönderdiğiniz ve beni hamile bırakan tanrı, yeniden yatsın benimle!

Geri gelsin bu tanrı ve geceyi geçirsin benimle sevgilim olarak”

(Eğer gelmezse) “Ölüleri dirilteceğim ve canlıları kemirecekler,

Yeryüzünde ölüleri canlılardan kalabalık kılacağım”[37]

Bunun üzerine tanrılar, Nergal’i yeraltına geri gönderir. Fakat o geldiği zaman tanrıça ile dalga geçmiştir. Tanrıça ona ağlamaklı bir şekilde dil döktükten sonra Nergal kabul eder ve tanrıça ile evlenerek onun tahtına oturur. Tabletin devamı kırık olduğu için mitos burada sona ermektedir. Bu karanlık ilahlar yıkım, salgın hastalık, savaş ve ölüm tanrılarıdır; bununla birlikte, her ikisi de zıt özelliklerini gerek işlevlerinde gerekse ölüler diyarına düşen gök tanrılar olarak kökenlerinde göstermektedirler.[38] Evliliklerine yönelik bir diğer efsane ise Sultantepe’de bulunan mitostur. Bu mitosa göre de Nergal iki kez ölüler diyarına inmiştir. Tanrılar gökyüzünde birer ziyafet düzenler. Kur tarafından götürülen Ereškigal, gökyüzüne çıkamadığı için vezirini göndererek payına düşeni almak ister.  Nergal, vezire saygısızlık yapar. Fakat bu duruma pişman olduğu için özür dilemek için tanrıçanın yanına iner. Yeraltına inmeden önce Ea, Nergal’e öğütlerde bulunur[39]:

“Ve ona öğüt vermek için seslendi:

“Yolcu… mı istiyorsun?

Sana bildireceğim kehanetleri yüreğine nakşet:

“Senin için bir taht getirdikleri vakit gidip de oturma!

Eğer fırıncı sana ekmek getirirse- gidip de ekmeğini yeme!

Eğer kasap sana et getirirse- gidip de etini yeme!

Eğer biracı sana bira getirirse- gidip de birasını içme!

Eğer birisi ayaklarını yıkamak için su getirirse- gidip de ayaklarını yıkama!

Eğer o (kadın) banyoya giderse

…-giysisini giyer ve gövdesini sana açarsa-

kendi iyiliğin için, bir erkeğin bir kadına baktığı

biçimde gözlerini ona kaldırma!”[40]

Belirtildiği üzere eğer Nergal ölümsüz olmak istiyorsa ona sunulan her şeyi reddetmek zorundadır. Ölüler Diyarında ona sunulan bütün yiyecek ve içecekleri geri çevirmesine rağmen Ereškigal’in bedeninin çekiciliğine karşı koyamayıp ona âşık olur. Akabinde sevişmenin gerçekleşmesi ise Nergal’in varlığını ölüler diyarında sürdürmesine ve böylece göksel bir tanrının duyguları yüzünden Ölüler Diyarının kralı olmasına neden olur.[41]

Enlil ve Ninlil: Nanna’nın Döllenmesi

Ölüler diyarının yer aldığı bir diğer efsane “Enlil ve Ninlil: Ay Tanrısının Doğumu” mitosudur.  Bu mit, Ay Tanrısı Nanna/Sin’in doğuşunu konu almaktadır.

Enlil, Mezopotamya panteonundaki en önemli ve büyük tanrılardan biridir. Tanrı An’ın göksel çocuklarındandır.[42] Nippur kentinde tapınağı bulunan, çöl demonlarıyla bağlantılı Mezopotamya panteonundaki en önemli tanrılardan Enlil’in tanrıça Ninlil’e âşık olmuştur. Ninlil, ana tanrıçalardan biridir. Merhameti ve yardımseverliği ile ön plana çıkan tanrıça, ölümlüler ile eşi Enlil arasında arabuluculuk yapmaktadır.[43]

Görsel: Ay Tanrısı Nanna/Sin’in Geç Babil Dönemi Silindir Mühür Baskısı Kaynak: Black ve Green, 2003

Mitosa göre Enlil, tanrıça Ninlil’e âşık olup onunla cinsel ilişkiye girmiştir. Daha sonra panteondaki diğer tanrılar tarafından cezalandırılarak yeraltına sürgün edilir. Enlil, yeraltına sürüldüğü sırada kendisine âşık olup ondan gebe olan tanrıça Ninlil, Enlil’i bırakmayı reddederek onunla beraber yer altı dünyasına inmiştir.[44]

Enlil, bu durumdan rahatsız olacak ki ne Ninlil’in yeraltında kalmasına ne de karnındaki Nanna’nın yeraltında doğmasını istemez:

“Enlil… Kentten ayrıldı,

Nunammir (Enlil’in adlarından) … kentten ayrıldı,

Enlil yürüdü, Ninlil peşinden gitti,

Nunamnir yürüdü, genç kız peşinden gitti”[45]

Bir plan yaparak geçtiği yerlerde karşılaştığı yeraltı varlıklarına Ninlil’e bilgi vermemesini tembihler. “Enlil kapının adamına şöyle dedi:

“Ey kapının adamı, kilidin adamı,

Ey sürgünün adamı, som kilidin adamı

Kraliçen Ninlil geliyor,

Sana beni sorarsa, Nerede olduğumu söyleme.”[46]

Yeraltına inince Ninlil ilk olarak ‘Kapının adamı’ ile karşılaşır ona Enlil’i sorar. Kapı adamının bilgi vermemesi fakat Ninlil’in ısrar etmesi üzerine Enlil, kapının adamının şekline girerek ona bilgi vermez. “Ninlil, kapının adamına yanaştı:

“Ey kapının adamı, kilidin adamı,

Ey sürgünün adamı, som kilidin adamı,

Enlil, kralın, nereye gidiyor?”

Enlil kapının adamının yerine yanıtladı:

“Enlil, bütün ülkelerin kralı, bana emretti”:

Ninlil: “Elbette, Enlil senin kralın, ama ben de kraliçenim.”

Enlil: “Eğer kraliçemsen, izin ver de dokunayım…”

Ninlil: “Kralın tohumu, ışıldayan tohum dölyatağımdadır,

Nanna’nın tohumu, ışıldayan tohum dölyatağımdadır.”

Enlil: “Kralımın tohumu bırak göğe çıksın, bırak yere insin, benim tohumum, kralımın tohumu gibi toprağa düşsün.”

Enlil, kapının adamı kılığında… uzandı.

Onu okşadı, birleşti onunla,

Onu okşayarak, onunla birleşerek,

Meslamtaea’nın tohumunu (onun) dölyatağına akıttı.”[47]

Ninlil, kapının adamı kılığındaki Enlil ile birleşmesinden yeraltı kralı Nergal’e gebe kalmıştır. Mitos, benzer anlatımla devam eder. Ninlil karşısına çıkan Ölüler diyarı ırmağının adamıyla karşılaşır:

“Enlil insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamına şöyle dedi:

“Ey insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı,

Kraliçen Ninlil geliyor;

Sana beni sorarsa,

Nerede olduğumu söyleme.”

Ninlil, insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamına yanaştı:

“Ey insan-yutan ırmak, ölüler diyarı ırmağının adamı,

Enlil, kralın, nereye gidiyor?”

Enlil insan-yutan ırmak ölüler diyarı ırmağının adamı yerine yanıtladı:

“Enlil, bütün ülkelerin kralı, bana emretti.”[48]

Enlil, insan-yutan ırmak Ölüler Diyarı ırmağının adamı kılığında Ninlil ile birleşerek diğer bir ölüler diyarı tanrılarından Ninazu’nun döllenmesine neden olur. Metin aynı anlatımla Enlil’in kayıkçı adamının yerine geçerek Ninlil’in bu kez bir yeraltı ilahından hamile kalmasıyla devam eder.[49] Enlil’in yaptığı plan sayesinde Ninlil ve Nanna yeraltından göğe çıkmak için serbest kalır.[50]

Sümer mitoslarında ölüler dünyasının kurallarının tanrılar için de geçerli olduğu mitosta görülmektedir. Yeraltında doğacak olan bir ilahın yeraltında kaldığı görülmektedir. Nergal burada yeraltında doğan bir ilah olarak görülmekle beraber diğer Sümer mitoslarında aslında güneş tanrısı olarak bilinen ve gökyüzü ile ilişkilendirilen tanrılardan biridir. Mitoslar içerisinde iki farklı konumda bulunmasının nedeni tam olarak bilinmemektedir.

Mezopotamyalılar öldükten sonra kötü şartlarda, karanlık, soğuk ve kasvetli bir hayat yaşayacaklarına inanmıştır. Bu dünya birtakım tanrı ve kahramanlara ev sahipliği yapsa da yeryüzü ile fiziksel bir bağlantısı olmayan güneş görmeyen bir diyardır. Burada bulunan ölü ruhlar yeryüzündeki insanlar ve yeryüzü ile sebebi tam olarak bilinmese de duygusal bir bağ içerisinde olmaya devam eder. Bu bağ ailevi olduğu kadar yeryüzü ve tanrılarla ilişkili olabilmektedir. Çelişkili ve tam olarak anlaşılmayan Ölüler Diyarı, Mezopotamya toplumlarının sosyo-politik, sosyo-kültürel ve hayat beklentilerinin yansımasıyla doludur.

İnsan zihninin idrak edemediği bir mefhum olan “yok oluş” fikri, çağlar boyu birçok düşünce ve inanca yön vermiştir. İnsan için ölümden sonraki yaşam düşüncesi -ki genelde yaşadığı dünyadan daha katlanılabilir bir betime sahip olmamasına rağmen- insanı mutlak bir sondan uzaklaştırarak ona bu hayata “devam edebilme” duygusu vermiştir. Ölümden sonraki hayatta işleyen ceza ve ödül kavramları ise insana, sonraki hayatında daha adil bir yaşam ve neredeyse herkesin eşit olduğu bir dünyanın var olduğunu düşündürerek güç vermiştir.

Kaynakça

Yazılı Kaynaklar

Aşkın, M. Ş. (2014). Sümer Mitolojik Öykülerinin Eski Ahit’teki Yansımaları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Black, J. ve Green, A. (2003). Mezopotamya Mitolojisi Sözlüğü Tanrılar İfritler Semboller, (Çev. Necdet Hasgül), İstanbul: Aram Yayıncılık.

Bottero, J. (2013). Gılgamış Destanı- Ölmek İstemeyen Büyük İnsan, (Çev. Orhan Suda), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Gezgin, İ. (2009). Kültürlenme Sürecinin Mitik Kahramanı Gılgamış, İstanbul: Alfa Yayınları.

Hook, S. H. (2015). Ortadoğu Mitolojisi, Mezopotamya- Mısır- Filistin- Hitit- Musevi- Hıristiyan Mitosları, (Çev. Alaaddin Şenel), Ankara: İmge Kitabevi.

Izre’el, S. (1993). “New Readings in the Amarna Versions of Adaba and Nergal and Ereshkigal” (Ed. Anson F. Rainey, Raphael Kutscher, Aharon Kempinski, Marcel Sigrist, David Ussishkin), Kinattūtu ša dārâti: Raphael Kutscher Memorial Volume, Institue of Archaeology, Tel Avil, s. 59-61.

Katz, D. (2005) “Death they dispensed to mankind. The funerary world of ancient Mesopotamia” Historiae 2, s. 68.

Kramer, S. N. (1999). Sümer Mitolojisi, (Çev. Hamide Koyukan), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Kramer, S. N. (2000). Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki, (Çev.  Hamide Koyukan), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Kramer, S. N. (2002). Sümerler, (Çev. Özcan Buze), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Kramer, S. N. (2002). Tarih Sümer’de Başlar, (Çev. Hamide Koyukan), Kabalcı Yayınevi, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Messadie, G. (1998). Şeytanın Genel Tarihi, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Patai, R. (1990).  The Hebrew Goddess, Detroit: Wayne State University Press.

Schmökel, H. (1971). “Sümer Dini II”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Çev. Mehmet Turhan Özdemir), 19 (1), s. 376.

Turner, A. K. (2004). Cehennemin Tarihi, (Çev. Ayhan Sargüney), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Uhri, A. (2010). Anadolu’da Ölümün Tarih Öncesi Bir Geleneğin Oluşum Süreçleri, İstanbul: Ege Yayınları.

İnternet Kaynakları

KUR, The Pennsylvania Sumerian Dictionary (http://psd.museum.upenn. edu/nepsd-frame.html) Erişim Tarihi: 13.01.2020 15:00

https://www.louvre.fr/en/oeuvre-notices/hero-overpowering-lion Erişim Tarihi: 13.01.2020 15:24

Dipnotlar

[1] Uhri, 2010, s. 21

[2] Turner, 2004, s. 14

[3] Kramer, 2002, s. 134

[4] Katz, 2005, s. 68

[5] KUR, The Pennsylvania Sumerian Dictionary (http://psd.museum.upenn.edu/nepsd-frame. html) Erişim Tarihi: 13.01.2020 15:00

[6] Aşkın, 2014, s. 58

[7] Black ve Green, 2003, s. 85

[8] Kramer, 2000, s. 44

[9] Black ve Green, 2003, s. 85

[10] a.g.e. s. 85-86

[11] Bottero, 2013, s. 31-32

[12] Kramer, 2002, s. 265

[13] a.g.e.  s. 265

[14] Bottero, 2013, s. 31-32

[15] Patai, 1990, s. 222

[16] Gezgin, 2009, s. 181

[17] Kramer, 2002, s. 268

[18] Schmökel, 1971, s. 376

[19] Kramer, 2002, s. 268

[20] Bottero, 2013, s. 212

[21] Kramer, 2002, s. 269-271

[22] a.g.e.  s. 271-272

[23] Attinger, 2015, s. 20-22

[24] Demirci, 2013, s. 36

[25] Kramer, 2002, s. 175 26

[26] a.g.e. s. 175

[27] a.g.e. s. 176

[28] Black ve Green, 2003

[29] a.g.e. s. 75

[30] Kramer, 1999, s. 145

[31] a.g.e. s. 80

[32] Messadie, 1998, s. 164

[33] Russel, 1999, s. 100

[34] Izre’el, 1993, s. 59

[35] Kramer, 2000, s. 254

[36] Izre’el, 1993, s. 61

[37] Messadie, 1998, s. 165

[38] Russel, 1999, s. 100

[39] Kramer, 2000, s. 254

[40] a.g.e. s. 254

[41] Russel, 1999, s. 100

[42] Black ve Green, 2003, s. 74

[43] a.g.e. s. 160

[44] Hook, 2015, s. 31; Kramer, 1999, s. 88

[45] Kramer, 1999, s. 92

[46] a.g.e. s. 92

[47] a.g.e.  s. 92-93

[48] a.g.e.  s. 93-94

[49] a.g.e. s. 95

[50] Hook, 2015, s. 26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir