?>
Malcolm X Yazar: Cemal Özer (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 4. Sayısı’nda yayınlanmıştır.) Akademik anlamdaki tarih çalışmalarını dâhil etmediğimizde -savaş tarihi vb.- tarih, topluma hep şahıslar üzerinden anlatılagelmiştir. Örneklendirecek olursak; Anglikanizm Kral VIII. Henry üzerinden, İstanbul’un Fethi Sultan II. Mehmet üzerinden, I. ve II. Cihan Harpleri ise taraf devletlerin liderleri ve onların parlak komutanları üzerinden anlatılır. Tarih sahnesi hep kudretli imparatorları, muzaffer komutanları, dahi bilim insanlarını ağırlamıştır. Benim köşemdeki naçizane gayem, tarih sahnesinde yer almış ancak yukarıdaki gibi büyük karakterlerin gölgesinde kalan diğer “büyük” insanları sizlere takdim etmek. Bu sayımızda portresini çıkarmaya çalıştığım tarihi kişilik ise Malcolm X; Amerika’da yaşamış “siyahi ikinci sınıf vatandaş” ve daha sonraları İslam dinini benimsemesiyle bulunduğu ülkede kendi mahallesi tarafından bile veto edilecek “siyahi-müslüman üçüncü sınıf vatandaş”ın portresi. Malcolm Little, Birleşik Devletler’in Nebraska eyaletinin en büyük şehri olan Omaha’da dünyaya geldiğinde tarih 19 Mayıs 1925’i göstermekteydi. Yedi çocuklu kalabalık bir ailenin ortancasıydı. Babası Earl Little bir baptistti [1]. Ancak üyesi olduğu Universal Negro Improvement Association (UNIA) onu diğer baptistlerden ayırıyordu. Siyahilerin hakkını savunan Pan-Afrikanist Marcus Garvey’in liderlik ettiği bu kuruluşun görevlisi olarak çalışıyordu. Earl’ün bulunduğu konumun tabii sonucu olarak, beyaz çarşaflarla gezen dünyanın en köklü ırkçı gruplarından olan Klu Klux Klan tarafından tehdit ediliyordu. Endişelenen Earl ve karısı Louise çareyi taşınmakta buldular. Ancak taşındıkları yerlerde de çeşitli ırkçı gruplar peşlerini bırakmayacaktı. Bu gruplar Little ailesinin evini ateşe verecekti. Malcolm X yıllar sonra bu olayı “Beyaz polisler ve itfaiyeciler geldiler; sonra evin kül olana kadar yanışını dikilerek öylece seyrettiler.” sözleriyle anlatacaktı. Beyaz kelimesi üzerine yaptığı vurgu, küçük Malcolm’un zihin dünyasında bıraktığı ırkçılık yarasını açığa çıkarıyordu. 1931 yılında Malcolm henüz 6 yaşında bir çocukken babası Earl bir tramvay yolu üzerinde ölü olarak bulundu. Louise kocasının ölümünün kendilerine Black Legion diyen ırkçı bir örgütün elinden olduğuna polisi ikna etmeye çalıştı. “Beyaz polisler” Louise’in söylediklerini ciddiye almamış, soruşturmayı kapatmışlardı. Earl’ün ölümü hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı ama Louise’in kocasının öldürüldüğüne saplantılı şekilde inanması ileride Little ailesinde derin travmalara sebep olacaktı. Mutluluk, aile saadeti gibi kavramları hiçbir zaman yakalayamamış olan Little ailesi, Earl’ün şüpheli ölümüyle parçalanmanın eşiğine gelmişti. Louise yıllar geçmesine rağmen travmayı bir türlü atlatamamıştı. Geçen yıllar içinde Louise Malcolm, ismini hatırlamadığı “Lansingli adam” ile bir ilişkiye başlamıştı ve ilişkiden kısa bir süre sonra bu adam bir gün ortadan kayboldu. Malcolm “Adam evde ekmek bekleyen sekiz boğazın daha sorumluluğunu üstlenmeyi göze alamamıştı. Bizim bu kadar kalabalık olmamız karşısında adamın gözü korkmuştu.” diyordu. Lansingli adamın da terk edişinden sonra akıl sağlığını iyice kaybeden Louise, 1937’de tedavi altına alındı. Kimsesiz kalan Malcolm ve kardeşleri ise koruyucu ailelere dağıtıldı. Malcolm, bu ailenin dağılmasının suçunu hayatı boyunca devlet kurumlarında arayacaktı. Little kardeşler Lansing’in her bir köşesine dağıtıldı. Buna rağmen kardeşler asla sıkı bağlarını koparmayacak; okulda, okul dışında, ellerine geçen her fırsatta bir araya geleceklerdi. Malcolm, kardeşleriyle ayrı yaşamalarını yapay ayrılık olarak sayıyor ve aslında yakın olduklarından bahsediyordu. 12 yaşındayken abisi Philbert, küçük bir boksörlük macerası yaşamıştı. Hırçın bir çocuk olan Malcolm, abisinden eksiği olmadığını düşünerek bir cesaretle kendini ringe attı. Rakibi Bill Peterson, gong çaldıktan sonra tek yumrukta Malcolm’u yere sermişti. Küçük Malcolm yenilmesine üzülmüyordu ancak Beyaz biri tarafından yenilmek onu çok utandırmıştı. Ona göre bir zenci bir beyazdan dayak yedikten sonra başı dik gezemezdi çünkü zencilerin o dönemde beyazlardan üstün olduğu tek şey spordu ve Malcolm nakavt edilmişti. Böylece boks hayatı bu nakavtla başladığı gibi sona erecekti ve utancından okula giderken şapka takacaktı. 1937 yılında şaka maksadıyla öğretmeninin oturduğu sandalyeye raptiye koydu. Masum olduğuna inandığı bu şaka başını belaya soktu. Önce kısa süreliğine ıslahevine gönderilecek sonra da zencilerin olmadığı Mason’da bir okula nakledilecekti. Okul çağında ırkının ezikliğini iliklerine kadar hissediyordu Malcolm. Hocası Mr. Ostrowski’nin “Ne olmak istiyorsun?” sorusuna “Avukat olmayı istiyorum” demişti. Daha önce ne olmak istediğini çok düşünmemişti, bu öylesine verdiği bir cevaptı lakin Mr. Ostrowski’nin “Gerçekçi ol Malcolm! Zencilerden avukat olmaz ama marangozluk yapabilirsin.” tavsiyesi onu derinden etkiledi. Oradaki beyaz çocukların çoğundan zeki olduğunu düşünüyordu ama onların gözünde sırf zenci olduğu için yetersizdi. Malcolm bu olaydan sonra beyazlardan kendini soyutlamaya başladı. Mason’daki zenciler köklerinden kopmuş, ne beyaz ne de siyah, arafta bir gruptu onun gözünde. Asla onlar gibi olmak istemiyordu. Eğitime dair umutlarından da vazgeçmişti. Zaten parlak bir öğrenci de değildi. 8. sınıfın sonunda okulu bırakmaya karar verdi ve Boston’a geri gönderildi. Mason için ileride “Tanrı’ya binlerce şükürler olsun oradan gitmeyi kafama koymuşum. Gitmeseydim sanıyorum ki beyni yıkanmış bir zenci Hristiyan’dan başka bir şey olamazmışım.” diyecekti. Boston’da bir süre kaldıktan sonra New York’a çalışmaya gitti. Yeni bir hayata başladı. Bu süre zarfında askerlikten deli numarası yaparak kurtulacaktı. New York pahalı bir şehirdi ve burada hayatını idame ettirmek zordu. Çalıştığı yerlerde tanıştığı insanlar Malcolm’u karanlık tarafa çekti. Malcolm uyuşturucu satıcılığına başladı. Artık gettolarda takılan bir delikanlıydı ve her gettolunun olduğu gibi onun da bir lakabı vardı: “Detroit Red”. Bir gün çalıştığı bara polis geldi ve “Red sende silah varmış” dedi. O da silahı nehre attığını söyledi. Silahı nehre attığını söyleyerek polisten kurtulacaktı çünkü evini ararlarsa orada bulacakları silahlar ve diğer maddeler onun hayatını karartabilirdi. “Evimi arasalardı eğer bulacakları şeyler o polislere terfi bile aldırır.” diyordu. Genç Detroit Red işte bu kadar belaya batmıştı. New York’ta zorlanan Malcolm çareyi Boston’a geri dönüşte buldu. Yakın arkadaşı Shorty ve kız arkadaşları ile “paralanmanın” yolunu arıyorlardı. Boston’da da paralı insanlar fazlasıyla vardı. Çareyi o insanların evlerini soymakta buldular. Malcolm girdikleri bir evden müstesna bir saat çalmıştı ama saatin bir aksamı bozuktu ve yaptırması gerekiyordu. Bir saat tamircisine saati tamir ettirmeye karar verdi. Ancak bu karar Malcolm’un demir parmaklıklarla nihayet buluşmasına vesile olacaktı. Çalınan saatin sahibi aksamın bozukluğunu biliyordu ve bunu polislere söylemişti. Tabii olarak polisler de bölgedeki saatçilerle irtibata geçmişti. Malcolm’un bu amatörce tavrı onun enselenmesine sebep oldu. 1946’da arkadaşı Shorty ile yargılandı ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapishane Malcolm’un hayatında radikal değişikliklere yol açacak ilk aşamaydı. Kanı deli akan Malcolm, babası baptist olan bir aileden gelmesine rağmen dinlere karşı aşırı mesafeliydi. Hiçbir dine saygı duymuyor ve ilgilenmiyordu. Charleston Eyalet Hapishanesi’nde yolu Bimbi adında bir adamla kesişti. Bimbi, hapishanede saygı gören, sakin bir adamdı. İçeride dini konuşmalar yapıyordu ve bunlar Malcolm’a göre gayet mantıklı konuşmalardı. Dinlediği bu vaazlar onun dine karşı olan bakışında bir yumuşama … Okumaya devam et Malcolm X
WordPress sitenizde gömmek için bu adresi kopyalayıp yapıştırın
Sitenize gömmek için kodu kopyalayıp yapıştırın