?> İşgal II - Gorgon Dergisi

İşgal II

İşgal II Yazar: Drake T. Wolfgang (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 2. Sayısı’nda yayınlanmıştır.) İşgal I’i okumak için tıklayınız. Gözlerini zar zor açabilmişti ve o an da gözlerinin önünde onlarca belki de yüzlerce buzul taneleri vardı. Her biri birbirinden farklıydı ve sürekli iç içe girip çıkıyor, farklı şekiller oluşturuyordu. Çoğu zaman anlamlı bir figür meydana getiriyor, bazen de kendisine ait anıların değişik varyasyonlarını o buzul parçalarında görüyordu. Bunlara ek olarak da küçük bir ses duyuyordu. Minik bir borunun içerisinde ilerlemekte olan küçük hava partikülleri bir yerden başka bir yere transfer olurken, sanki neşe içinde şarkı söylüyordu. Duyduğu ses onun bilincini az da olsa yerine getirmişti. Gözlerini tamamen açtığında kendini bir kapsülün içerisinde buldu. Önünde buzullaşmış bir cam vardı. Elleri ve ayakları serbest görünüyordu ancak hareket ettiremiyordu. Sürekli hissettiği ancak tamamen de rahatsız olmadığı soğuk yüzünden, vücuduna ait parçaların donduğunu düşündü o anda ama parmaklarını hareket ettirebilmesi bu fikri çabucak unutmasına sebep oldu. Kafasını yavaşça çevirip ellerine baktığı zaman bileklerinde görünmez kemerler olduğunu fark etti. Dikkat edilmeden bakıldığı an görünmeyen ancak farklı bir açıdan bakmaya başladığında havada ışık kırılmasına sebep olan birtakım kemerlerdi bunlar. Birkaç kez kollarını kaldırmak istediyse de başaramadı. Aynı etkiyi bacaklarında denedi. Onlarda da işe yarayan bir sonuca ulaşamamıştı. Kurtulmak için etrafına bakma gereği hissedince içinde kapsülü incelemeye başladı. İlaç kapsüllerinin şeklini andıran bir cismin içindeydi. Vücudunun genişliğinden en fazla üç-dört santim daha büyüktü. Dışarıyı görebilmesi için sadece küçük bir parçaya cam eklenmişti ve o da buzlanmıştı. Geri kalan her şey demir parçasıydı. Ya da ona öyle geliyordu. Kapsülün içinde işine yarayabilecek birkaç şey vardı. Onlardan bir tanesi camların yanından geçmekte olan küçük uzun kablolardı. Diğerleri sağ elinin ilerisinde metale yerleştirilmiş, ışıkları yanıp sönen, ne olduğunu anlamadığı panoydu. En sonuncusu göğsünün üzerinden çapraz geçen kemik rengindeki bir parçaydı. Kapsülün sol altından başlayan bu parça, sağ üste doğru uzanıp kapsülden dışarı çıkıyordu. Ne işe yaradığını anlaması için kafasını ileriye uzatması yetmişti. Bu parça kapsülün içerisine hava ile birlikte soğukluğu yayıyordu. Kafasını biraz daha uzatıp o parçayı ağzı ile tutmaya çalıştı. Aklındaki planda parçayı koparıp, buzlanmaya son vermek vardı ancak ışık kırılmasını sağlayan kemerlerden diğeri de boğazındaydı. Çok az bir miktar kafasını ileriye atabilmişti. Parçaya yaklaşmıştı fakat yeterli gelmemişti. Aralarında sadece birkaç santim olan kemer, şimdi gözüne oldukça uzak geliyordu. Sağ elinin ilerisinde duran panoya parmaklarını uzatmayı denedi. Panoya dokunabiliyordu. Işıkların yaydığı ısının kaynağını hissedebiliyordu. Bu gözlemlediği şeyler oldukça hoşuna gitmesine rağmen hiçbir işe yaramıyordu. Hissetmekten daha başka şeyler yapılması gerektiğini biliyordu. Sağ elini yumruk yapıp panoya vurmaya çalıştı. Panoya tam yumruğu değecek iken kemer onu durduruyordu. Tekrar denedi. Olmadı. Bir kez daha denedi. Yine olmadı. Arka arkaya en az on defa daha denedi. Yine olmadı. Parmakları yetişiyordu ancak elini yumruk yapınca mesafe kısa kalıyordu. Camların yanından geçen kablolara baktı. Hem sağ hem de sol taraftan iki parça kablo yukarıdan aşağı dikey olarak uzanıyordu. Kabloların içlerinde ise mavi ışıklar yanıyor, kapsülün ışık ihtiyacını karşılıyordu. “Belki de elektriği de karşılıyordur.” O kablolardan tekini koparabilirse, kurtulacağını ümit etti. Ancak daha göğsü üzerindeki parçaya ulaşamamış, sağındaki panoya dokunamamıştı bile. O kablolara ulaşmak için mucizenin ta kendisi gerekiyordu. Kemerler ile bağlanmayan yerlerini aklına getirdi. Hiçbir uzvuna özgürlük sağlayamıyordu, onu anlamıştı. Ancak diğer yerlerini kullanabilirdi. Göğsünü ileriye kaldırmayı denedi ve aniden atıldı. Fakat geriye doğru düşünce, kapsülde dikey olarak değil yatay olarak yattığını da anlamış oldu. Vücudu geriye doğru düşüyordu. Kemerler yüzünden bunu anlamamıştı ancak göğsü bu konuda ona yardımcı olmuştu. “Sedye gibi düşün. Sırt üstü bağlısın. Kemerlerden kurtulamıyorsun. Ne yapacaksın? Düşün!” Göğsünü bir kez daha ileri itti ve geriye düştü. Bu hamlesinin de hiçbir işe yaramadığını düşünürken, göğsünün üzerindeki parçanın hafifçe kıpırdadığını fark etti. Göğsünü hareket ettirmek işine yaramıştı. Kendini tekrar ileriye itti. Parçaya bir kez daha çarptı. Yine itti. Yine çarptı. Her ittiğinde parça stabil halini biraz daha kaybediyor, kendi kendine titreşimlere giriyordu. Göğsünü son bir kez yine itti ve parçaya dokundu. Parça birkaç defa cızırdayıp göğsünün üzerine düştü. Bununla birlikte sağ üst kısma doğru ilerleyen kısmı da göğsünün üzerindeki ana mekanizmasının durması ile başının yanına düşmüştü. “Güzel. Şimdi kafamın yanında duran şu kablonun aşağı inmesi lazım.” Kabloyu belinin hizasına nasıl getireceğini düşünürken, göğsündeki parça tekrar cızırdamaya ve kendi kendine titremeye başladı. Aletin tekrar aktif olacağını düşünürken, parça harekete geçmişti. Kendi etrafında dönüyor ve kendisine bağlı diğer parçaları da sürüklüyordu. Bu durum işine gelmişti çünkü kafasının sağında bulunan kabloya benzer diğer parça da bel hizasına doğru yavaşça iniyordu. Ancak inerken küçük boşluklarından yaydığı bir hava zeminde hoş olmayan izler bırakıyordu. “Bu kablolardan çıkan hava bir yerime çarparsa ne olacağını düşünmek bile istemiyorum!” Kendini sol tarafa doğru atmaya çalıştı ancak bu sefer de solundaki parça aklına geldi. Eğer sola biraz daha yaklaşırsa diğer kabloya çarpacaktı. Vazgeçip eski haline döndü. Parça olabildiğince yavaş dönüyordu ancak saatin ters yönüne göre dönüyordu. Sağındaki kablo bel hizasına geldiği anda solundaki kablo başının yanında olacaktı. O anda kabloyu yakalamalıydı yoksa başının yanındaki parça ona istemediği acılar yaşatabilirdi. “Tek bir şansım var. Kaçırırsam… Yanarım!” Göğsündeki cihaz cızırdamaya, titreşmeye ve dönmeye devam ediyordu. Sağındaki kablomsu parçacık ise bu dönmeye katılıp bel hizasına iniyordu. Kendi tahminine göre on saniyeden az bir süresi kalmıştı. Kablo bel hizasına geldiğinde bileğini geriye çevirecek, kabloyu yakalayacak ve panoya sokacaktı. Buraya kadar her şeyi planlamıştı. Ancak kabloyu gözleri ile takip ederken son anda fark ettiği bir şey daha vardı. Kablonun daha ince gözenekleri vardı ve diğerleri gibi dondurucu havayı dışarı veriyordu. Bel hizasına gelen parçayı tuttuğu anda elinin bir kısmı kesinlikle donacaktı. Donmaması için yine kendi tahminine göre iki saniye süresi vardı. On saniye sonra kabloyu tutması, iki saniye içerisinde eli ile tutup çevirmesi ve panoya sokması gerekiyordu. Kablonun ağırlığını ve cihazın onu döndürme gücünü hesap etmemişti bile. Belki kabloyu tutamayacak, göğsündeki ana mekanizma onu kendisinden söküp alacak, diğer parça sol tarafından başına ve gözlerine isabet edip onu kör edecek hatta onu beynine kadar donduracaktı. Baştan beri yaptığı planının ne kadar saçma olduğu o anda aklına gelmişti ancak kablo da bel hizasına bu düşünce sırasında gelmişti. Hızlıca bileğini çevirip kabloyu yakaladı. Gözeneklerden çıkan soğuk hava dalgasını avuçlarında hissediyordu. Avuçlarındaki garip yanma ve hissizlik de buna katılıyor, içine korku tohumlarını ektikçe ekiyordu. Bileğini çevirdi ve kabloyu beline doğru tuttu. Ancak kablo … Okumaya devam et İşgal II