İçimizdeki Medusa

Medusa İçimizdeki Medusa Yazar: Arman Tekin (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 1. Sayısı’ndan yayınlanmıştır.)İstanbul’da bir öğlen vaktiydi. Güneş beyaz gömleğime âdeta nişan alıyordu. Tarifi gereksiz bir yorgunluğum vardı. Dünyanın tüm yüklerini durduğum yere kadar taşımışçasına bir hissiyatla unuttuklarımı gözden geçiriyordum. Sanki, daha önce buraya gelmiştim ama hiç gelmemişim gibi bakınıyordum etrafıma. Yanımdan silüetlerini geçiren insan gölgeleri vardı. Tam olarak nerede oluğumu anlamaya çalıştığımı görüyor ama umursamıyorlardı. Bense basit bir mantık içindeydim; gölgelerin varlığını güneşe bağlıyor ve önemsizliklerini yüzlerine yansıtıyordum. Olduğu gibi tüm ayıplarıyla… Derken doğruldum ve yürümeye başladım İstanbul sokaklarını. Hıncahınç kalabalığın uğultusu içinde kayboluyordu tüm sesler. Amaçsız azınlık yığınları dört bir yanı sarmıştı. Tek bir nota gibi çıkıyordu sesleri. Hep birlikte kulaklardan gitmeyen bir İstanbul senfonisi… Belirgin çarpıklıkta binaları, tanıdık simalarıydı şehrin. Bense kaybolmuş iz peşinde bir yolculuk içindeydim ama heyecandan yoksun. Öylece gidiyordum. Öylesine… Beklemediğim bir anda küçük bir kız çocuğu takıldı peşime. Ufak bir tebessümle yürümeye devam ediyordum aldırmıyor gibi ama aldırıyordum. “Abi 1 liran var mı?” Sese doğru döndüm. Sadece 1 liramın peşine düşmüş küçük bir kız çocuğuydu. İstanbul’un tüm pisliğini yüzünde taşıyordu. Tüm renklerini bana gösteriyordu. Önümde durdu. Gözlerini bana dikti. Benden bir şey çıkar mı diye bakıyordu ama onun için fazla aleladeydim. Yine de ne söyleyeceğini merak ediyordum. Sanki hiç bilmiyormuş gibi… Tekrarladı isteğini. Başından beri elinde tuttuğu beklentisiyle: “1 lira versene, hadi!” Bana hadi diyordu, küçücük bir kız çocuğu. Hadi. 1 lira ile zengin olman mümkünatsız, ver de çıkıp gideyim hayatından vicdansız diyordu o gözleri. Karanlığının arkasından bana bakan bir çift yeşil göz. Serde akılcılık vardı ya. O parayı şimdi gidip babasına verecek diyordu İç Ses 1. Babası da onunla içki alacak diyordu yine ve daha çok dilendirecek diye eklemeye devam ediyordu çok bilmiş İç Ses 1. Bu iç sesi bastırmak dış sesimle mümkün olacaktı: “Peki ama neden 1 lira?” Tüm bu gayret küçük İstanbullunun zafer kokusu alması ile elle tutulur hale gelmişti çünkü bendeniz dile gelmişti. “Karnım aç!” İki kelime. Ne yerli ne de yabancı. Her dilde aynı. Onu sadece o anlayabilirdi. Ne kadar da hadsizdim! Rahim karanlığından çıkarılıp İstanbul karanlığına atılan küçük bir kız çocuğundan daha aç kim olabilirdi? Peki, ne kadar samimiydi bunu söylerken? Benim duygularımın onun gözünde bir değeri yoktu ama İç Ses 1 mikrofonu eline almanın peşinde beni dürtüyordu: “Üzerimde hiç bozukluk yok. Ama kart var. Gidip ne istiyorsan yiyelim.” Muhtemel olan, istediği cevabı alamayan küçük İstanbul martısının yanımdan uçup gitmesiydi ve öyle de oldu fakat yine de yargılayamazdım onu. İster müşteri başına prim alan satış temsilcisinden farksız olsun, isterse de kendine, kendince bakarak yaşayan küçük bir kadın… Çocukluğu İstanbul’un kuytuları, hayalleri bir hiçlik ağacının tepesinde mahsur kalmış bir kedi. Beni tırmalamış çok mu! Bir simit kazıntısından ileri giden açlığım beni en yakın restorana oturmaya sevkediyordu. Aslında küçük bir dönerci bile iş görürdü. Derken o küçük dönerci görünüverdi gözüme. Başkaları bunu kalbimin temizliğine bağlayabilirdi ama bu ya öğrenilmiş bilginin bünyedeki tezahürü ya da dönerin her halükarda bulunabilmesiyle açıklanabilirdi. Yaklaşır yaklaşmaz ayaküstü bir döner söyledim. Elime almış yerken o küçük kızı düşünmeye başladım. İç Ses 2 çok duygusaldı: Keşke burada olsa, o da döner yese diyordu. İç Ses 1 yerinde durur mu: Yaa, istese gelirdi seninle, yerdi ne isterse diyordu. Hem ne malum aç olduğu. İç Ses 2 kızıyordu: Peki, ne malum tok olduğu. Tartışma büyümüştü. Kendine gel! Peki tamam aç. Kabul. Ama neden seninle gelmedi? diye devam ediyordu İç Ses 1. Sen olsan gelir miydin, diye çıkıştı İç Ses 2. Sen ki İstanbul’a üryan doğmuşsun. Sen ki tüm –sız, siz ekleriyle doğuştan başlamış hayata. Söyle! Güvenir miydin ona, buna? İç Ses 1 çok ikna olmamıştı ama yine de İç Ses 2’nin sözleri onu etkilemişti. “Ne düşünüyorsun?” sorusu yankılandı bir an. Sesin hangi İç Ses’ten geldiğini anlamaya çalışıyordum. İç Sesler de merak kesildi o an: Kimdir bizden hariç konuşan? Gözümü açıp dünyaya döndüğümde sesin hemen uzağımdaki bir kadından geldiğini fark ettim. Boş bakan bakışlarımı yerden alıp yukarıya doğru taşıdım başımla beraber… Hoş ve alımlı bir kadındı. Bir o kadar da akşamdan kalma. Makyajı akmış, saçları dağılmıştı. Doğrulttuğum başımı tutarak klasik bir “Efendim?” cevabı ile karşıladım servisi. Gülerek bana bakıyordu. Tahminen beş dakikadan fazladır beni süzüyordu. Dışarıdaki masalardan birinde oturuyordu. Ruju dağılmış dudakları arasından cümleler alaycı bir tavırla çıkmaya başladı: “Ay sen burada değil miydin! Yalan yok ben de kendime yeni geliyorum. Rakıyı hiç az içemedim şu hayatta…” Önündeki küllükte yanan sigarayı aldı ve bir nefes çekti. Çektiği nefesin ciğerle olan ön sevişmesinin ardından çıkan duman hüzmesi üstüme üstüme geliyordu. Yaşanmışlıklarla örülü dolgun dudakları tetiği çekmeye hazırlanıyordu. Namlusunu bana doğrulttu ve gülümseyerek nişan aldı: “Ayakta kaldın. Oturmaz mısın?” İlk defa biri beni yanına çağırmıyordu ama küçük bir oğlan çocuğu gibi öylece bakakalmıştım. Ayaklarım beni götürüyordu. Kim sen gittin derse yalan, iftira. Hep bu ayaklarım işte… Hep ki konuşmanın nereye gideceğini kestirir sanırdım. O hep’ler bir hiçliğe dönüşmüştü. Konuşamıyordum bile. İyi ki konuşan birisi vardı: “Dilini mi yuttun şaşkın! Yoksa hep böyle misin kadınlar karşısında?” Artık konuşmaya başlamam gerekiyordu: “Normalde böyle olmam. Boşluğumda yakaladınız.” “Güzeeel konuşabiliyorsun. Şu sizi bizi kaldıralım, ben Melis.” “Konuşabiliyorken ben de Engin.” “Memnun oldum. Eee kimi düşünüyorsun Engin, öyle deriin deriin?” “Küçük bir kız çocuğunu… İzini kaybettiğim…” “Aaa çocuğun mu vardı senin de. Sende hiç de öyle bir hava yok ama…” “Yok gelirken rastlaştığım, daha doğrusu beni bulan, küçük bir dilenci kız…” “Hangisi” dedi gülümseyerek. “Esmer, saçları uzunca, kahverengi ama yer yer sarı gibi. Üstünde mor bir elbise vardı. Böyle ufak tefek bir çocuk işte.” “1 lira isteyen mi?” “Evet. Tanıyorsun?” “Küçük Ayşe o. Hep bir lira ister. Topladığı bir liralar ile akşama kadar ne yer ne içerse yanına kâr! Sonra abileri gelir,alır kalan parayı elinden. Sonra kaldığı yerden devam!” “Valla gel yemek yedireyim dedim. Bir baktım uçmuş gitmiş.” “Engin insan… Onun seninle alakası yok.” Aniden yine bir sessizlik kapladı içimi. Peki ama neydi, diye düşünürken: “Zamanın birinde bir adam, senden iyi olmasın ki değil, senin gibi demiş ‘gel yemek yiyelim birlikte’. Haliyle ‘tamam’ demiş küçük Ayşe. Gitmişler bir lokantaya.” “Eeee…” “Eeesi lokantada yemek faslı bahane, sen dokunmaya başla orada parmak kadar kıza. Bizimkisi o anki korkuyla masadaki bıçağı saplamış adamın bacağına, sonra da fırlamış mekandan. O günden beri kendi başına … Okumaya devam et İçimizdeki Medusa