İbn Haldun’un Tavırlar Teorisi

İbn Haldun Bu yazı Gorgon E-Dergisi’nin 9. Sayısı içerisinde yer almaktadır. İbn Haldun’un Tavırlar Teorisi Bizim İçin Ne Söyler? Yazar: Dr. Öğr. Üyesi Cemile Barışan İbn Haldun (1332-1406), son zamanlarda ismi sıkça anılan ancak maalesef güncele pek taşınamayan, İslam düşüncesinin, hatta düşünce tarihinin belki de en büyük dâhilerinden biridir. Bu başlı başına bir çalışma konusu fakat yazıma başlarken şunu da hatırlatmak isterim; onun, çağına göre oldukça ileri bir biçimde, “olan-olması gereken” ayrımını çok net olarak ortaya koyduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun üzerine “umran ilmi” dediği yeni bilimini ortaya koyabilmişti. Batı düşüncesinde ilk kez ancak Niccolo Machiavelli (1469-1527) tarafından -o da yalnızca politik alanda- ortaya konulduğu söylenen[1] ve 17. yüzyılda bir temayül hâlini alarak –Thomas Hobbes’u (1588-1679) burada hatırlayabiliriz[2]– daha çok 18. yüzyılda yerleşik hale gelen bu bilişsel ilerleme,[3] Hobbes’tan üç yüzyıl önce filozofumuzda çoktan temellenmiş ve “toplumsal olan”ın kapsadığı “tüm alanlar” için uygulanmıştı. Yine “tarih felsefesinin” Batı düşüncesinde bir disiplin olarak ortaya çıkışı, İbn Haldun’dan ancak dört yüzyıl sonra tartışılabilmişti.[4] İbn Haldun’un tavırlar teorisini okuyarak kendi teorilerini oluşturan ancak bunu açıkça dile getirmeyen modern düşünürlerin, umran ilminin alt dalı olarak sayılabilecek sosyolojinin temellerini 19. yüzyılda inşa etme olasılığı yine başka bir tartışmanın konusudur. Bu konuda Auguste Comte’un İbn Haldun’u okumamış oluşunun neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyorum. Ne var ki İbn Haldun’a, yalnızca onu muhtemelen gizli bir şekilde taklit eden Batılılar tarafından haksızlık edilmemiştir. Hatta Batı düşüncesi, İbn Haldun’u daha sonra açık bir şekilde ele alıp, nesnel incelemeye tabi tutmasıyla bu konuda çok daha masum kalır. Dolayısıyla, İbn Haldun’un Mukaddime’si üzerine çok uzun tartışmalara neden olacak birçok teorik başlık oluşturulabilir, zira eser oldukça kapsamlı ve yoğundur. Ancak burada İbn Haldun’un görüşlerinden yalnızca küçük bir kısmı hatırlatarak, bugüne hâlâ çok şey söyleyebileceğini düşündüğüm tavırlar teorisini ele alacağım. İbn Haldun’un, bugüne kalan o meşhur eseri Mukaddime üzerine birkaç hatırlatma ile başlayalım öyleyse. Mukaddime, adı üzerinde olduğu gibi sadece bir “giriş”tir. Düşünürün, kısa adıyla Kitâbu’l-İber isimli, yedi ciltlik devasa tarih eserinin bir nevî teorik girişidir.[5] Ne var ki Mukaddime, daha sonra başlı başına bir eser hâlini almıştır. El-İber ise İbn Haldun tarafından, zamanının Tunus sultanı Ebu Abbas’a takdim edilmiş oldukça önemli bir eserdir- “Şimdi el-İber’in ‘Tunus nüshası’ denilen nüshası işte bu nüshadır”.[6] Ancak Mukaddime, gerçekten de müstakil bir eser olmayı hak eder. Düşünür bu eserini, Sultan’a takdim ederken hem yeni bir bilim ortaya koyan bir bilim insanının toplumuna bu eseri hediye etmiş hem de yöneticilere, örneğin bir “tavırlar teorisi” ile nazikçe uyarıda bulunmuştur diye düşünmekteyim. Zira İbn Haldun eserini sadece Ebu Abbas’a takdim etmekle kalmamış, Mağrip’ten sonra gittiği ve 24 sene kadar kaldığı Mısır’da[7] da zaman zaman eser üzerinde düzeltmeler yapıp onu yeniden tanzim etmiş ve ona, bugün Türkçe’de çevirisi olan et-Tarif isimli hatıratını[8] zeyl olarak eklemişti.[9] Bununla birlikte eserini bu hâliyle Sultan Zâhir Berkuk’a ithaf ettiği gibi bunun bir nüshasını da Fas’ta Camiu’l-Karaviyyin Kütüphanesi’nde muhafaza edilmek üzere Mağrip sultanı Ebu Fâris Abdülaziz Ebu Hasan’a da hediye etmişti.[10] Dönemin sultanlarına sunulan bu eserde, insan toplumlarının tarihi ve sosyal hayatın neden ve sonuç ilişkisi içinde ele alınan kanunlarından oluşan teorik çerçevesi, eser dikkatlice incelendiğinde, nesnel bir dil içinde olsa da devlet başkanlarına bazı uyarılarda da bulunmaktaydı. Zira tarihi yeni bir çerçeve içine oturtan ve ona gerçekten de bir tarih felsefesi kritiğiyle yaklaşıp bilimsellik kazandıran İbn Haldun[11], toplumları bedevî (iptidai) ve hadarî (şehirli/medenî) olarak ikiye ayırdıktan sonra, Mukaddime’nin bir bölümünde, bugün “tavırlar teorisi” olarak anılan, devletin doğuş, büyüme ve çöküş dönemlerindeki hâlini ortaya koymaktadır. Öyleyse tavırlar teorisine yakından bakmakta fayda var. İbn Haldun, sistematik bir şekilde altı ana bölümden oluşan Mukaddime’nin “Geniş Hanedanlıklar, Mülk, Hilafet, Devlet Teşkilatındaki Makamlar ve Bütün Bunlara Arız Olan Haller ve Birtakım Kaideler ve Tamamlayıcı Bilgiler” isimli üçüncü ana bölümünde, “Şahıslar gibi devletlerin de tabiî ömürleri vardır” başlığıyla açtığı bir alt-bölümde, başlıktan da net bir şekilde görüleceği gibi, devletlerin de kişiler gibi bir ömrü olup sonunda nasıl zevale erdiklerini tartışır. Onun, devletin ömrünü de, şahısların tabii ömrü olarak gördüğü 120 sene olarak ele alışı[12] günümüzde geçerliliğini yitirse de, bunu daha çok “hanedanlıklar” için ele almış olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır, çünkü İbn Haldun’un zamanındaki devlet modeli, elbette “hadarîlik” gibi bir ayrıma gitmiş olsa da, modern devlet değildir. Hadarîliğin, günümüzde geldiği noktayı İbn Haldun bile hayal edemezdi. Diğer yandan düşünürün, eserinin başında, kendisinin sadece bir yol açıp, ondan sonra gelecek olanların bu eserde ortaya konulanları geliştirecek olmalarını beklediğini de anımsayalım. Burada, Haldunî düşünceyi benimseyen biri olarak biraz da bunu yapmaya çalışacağım. Söz konusu kısımda, devletin yaşadığı dönem boyunca tavırlarına dönecek olursak, İbn Haldun ilgili bölümlerde önce üçlü, daha sonra ise beşli bir model ortaya koymuştur. “Şahıslar gibi devletlerin de tabiî ömürleri vardır” alt başlığında, devletin ve hanedanın ömrünün ekseriya üç nesli aşmadığını söyleyerek bu aşamaları şöyle açıklamıştır: “Birinci nesil: Çetin hayat şartlarını göğüsleme, cengâverlik, yırtıcılık, şan ve şöhrette iştirak gibi bedeviliğin karakterini, sertliğini ve vahşiliğini muhafazaya devam eder. Bu sayede asabiyetin müessiriyeti kendilerinde mahfuz kalır. Kılıçları keskin ve çevreleri korkuludur, halk kendilerine mağlup olmuşlardır. İkinci nesil: Bunların hâlleri mülk ve refah dolayısıyla bedevîlikten hadarîliğe, sıkıntıdan ve darlıktan genişliğe ve bolluğa, müştereken şan (ve mecd) sahibi olmak­ tan ona tek başına sahip olmaya, geriye kalanların mecd için çabalamayıp âtıl ve tembel kalmalarına, izzette herkesten ilerde olmaktan zilletteki aşağılığa doğru değişir. Bu suretle asabiyetin keskinliği kısmen körelir (sertliği kırılır, tesiri azalır.) Bu durumda kalanlar boyun eğme ve hakir durumda kalma hâli ile ünsiyet peyda ederler. Fakat yine de söz konusu iyi hasletlerin çoğu kendilerinde mevcuttur. Zira ilk nesle yetişmişler, onların halleri ile doğrudan doğruya temasa gelmişler, izzet ve itibar kazanmalarını, mecd ve şan için çabalamalarını, müdafaa ve himayedeki hedeflerini müşahede etmişlerdir. Bu yüzden bu konuda birçok şey kaybetmiş olsalar bile, o hususları tümü ile terketmek kendileri için mümkün olmaz. İlk nesle ait hallere döneceklerini ümit eder veya bunun kendilerinde mevcut olduğunu zannederler. Üçüncü nesil: Sanki kendilerinde hiç mevcut değilmişcesine bedevîlik, sertlik (ve kabalık) zamanını unuturlar. İzzetin zevkini ve asabiyeti kaybederler. Bunun sebebi de kahir bir hâkimiyet altında bulunmalarıdır. Nâil oldukları türlü türlü nân u nimet sebebiyle onlardaki refah son haddine ulaşır. Böylece devlet için (bakıma ve beslenmeye muhtaç) bir aile hâline gelirler. Savunmaya muhtaç durumda bulunan kadınlar ve çocuklar durumuna düşerler. Asabiyetleri tümden ortadan kalkar. Himaye, … Okumaya devam et İbn Haldun’un Tavırlar Teorisi