?> Ekonomik Felaket Hikâyelerini Neden Dikkate Almamız Gerekir? - Gorgon Dergisi

Ekonomik Felaket Hikâyelerini Neden Dikkate Almamız Gerekir?

Ekonomik Felaket Hikâyelerini Neden Dikkate Almamız Gerekir? Why we need to be wary of narratives of economic catastrophe? Yazar: Jeremy Adelman[1] Çevirmen: Batuhan Uncu Kategori: Politika 2008 finansal krizinin gölgesi, dünya ekonomisinin ve siyasetimizin üzerinde dolanmaya devam etmektedir. Aynı zamanda, bizim küresel entegrasyon anlatılarını nasıl anladığımıza da müdahale ediyor. Yakın zamana kadar küreselleşme, tüm dünyanın bir bütün olarak birbiriyle bağlantılı olması ve teknokratik birlikteliğiyle ilgili bir dolu hikâye anlamına geliyordu. Şimdi ise tam tersi; zamanımızın hikâyeleri çöküş, yok olma ve kötü sonlarla kendini tüketmektedir. Karşılıklı bağımlılığı felakete davetiye çıkarma olarak gören nativizm (bir ülkenin, o ülkede doğan insanları göçmenlerden üstün tutması gerektiğini savunan siyasi görüş) destekçileri için bu adeta bir rehber niteliğindedir. Büyük hikâyelerimiz bir zamanlar, yoğun mutluluk (euphoria) hâlinden bir sarkaç misali ruhsal çöküntü (dysphoria) durumuna geçme olayından daha fazla nüans içerirdi. 18. yy. Aydınlanma Çağı’ndaki her umut hikâyesine karşılık başka bir hikâyede gerilemenin gölgesine rastlanırdı; 19. yy.’da liberaller, yok oluş kehanetinde bulunan muhafazakâr ve radikallerle boğuşmak zorundaydı. Bazıları krizi fırsat olarak bile gördü. Karl Marx’tan esinlenen Avusturyalı ekonomist Joseph Schumpeter, 1942’de yıkımdan kendine pay çıkardı. Eski kurumları alaşağı etmenin yaratıcı bir yönü olabilirdi. Almanya doğumlu iktisatçı Albert O. Hirschman, dengesizlikleri yeni bir düşünce kaynağı olarak gördü. 1981’de Hirschman krizleri; toplumları ayrıştıran ve bunların üyelerini panik hâlinde çıkışlara koşturan krizler ve kendisinin “bütünleştirici kriz” diye adlandırdığı, insanların ilerleme kaydetmek için birlikte yeni yollar hayal ettiği krizler olarak iki ayırdı. I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu felakete ve Avrupa’da faşizmin yükselişine tanık olmak, Schumpeter ve Hirschman’a belli bir tarz katmıştı. 1930’ların dehşet ve kasvetine rağmen II. Dünya Savaşı aynı zamanda insanlarda, krizlerin düzeltilebileceğine ve toplumların serbest düşüşten kurtulabileceğine dair umut uyandırdı. İnsanlar ekonomileri yönetebiliyor ve yıkıcı döngülerden kaçınabiliyordu. Savaş bittiğinde kazanan taraflar, kendi görüş ve ideolojilerini yaymak için küresel düzeyde bir sefere çıktılar. Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya, kapitalist modernleşmeyi desteklemek için, danışmanlar ve yatırımcılar gönderdiler. Çağın cüretkârlığının canlı örneği olan Amerikalı iktisatçı Walt W. Rostow, 1960’ta “bileşik faizin yükselişiyle kapılarını açan lütuflar ve seçenekler dünyası” hakkında yazdı.[2] Sözde “üçüncü dünya” ülkelerinden müşteriler, genelde Rostow’un yazısından hoşnut kalmadılar ama onun, geleceği kendilerinin yazacağı konusundaki düşüncelerine katılmadan da edemediler. Entegrasyon taraftarları, kötü zamanlarda bile karşı tarafın çağrılarına yeni hikâyelerle cevap vermek zorundaydı. Batı kapitalizmi, yerini 1970’lerin sıkıntılı zamanlarına bırakınca savaş sonrasının güneşli hikâyelerinde hava kapanmaya başladı. Karamsar biliminsanları, toplu eylem problemleri, sosyal katılıklar ve bedavacılar hakkında endişe duymaya başladı. Diğerleri ise bunu bir fırsat ânı olarak gördü. Bu, en azından kısmi olarak, Hirschman’ın entegrasyon krizinin bir örneğiydi. Gelişmekte olan dünya için burada, tarihsel yanlışları düzeltme ve bir Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen yazma şansı yatıyordu. Zamanın kasvetli havası, aynı zamanda toplu yönetim ve kültürlerarası değişimi de destekliyordu. Piyasanın denetim altına alınması fikri devre dışı kaldığında hükümetler, rekabet şiddetlerini başka alanlarda kısıtladılar. Tükenmiş kaynaklar ve aşırı nüfus hakkında iç karartıcı öngörülerle donanmış bir hâlde çevreciler, 1972’de Stockholm’de düzenlenen First Earth Summit’te (Stockholm Konferansı ya da Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı) doğal kaynakların korunmasının da dâhil olduğu ortak bir amacı savundular. Zaman içinde kloroflorokarbon (CFC) kullanımını azaltmaya yönelik anlaşmalar sağlandı. Nükleer müzakereler, tüm dünyada silahların denetlendiği bir rejim yaratılması adına kalıcı bir zirve diplomasisi hâlini aldı. Sonunda, karbon bağımlılığımız hakkında bir şeyler yapılması için bir anlaşma imzalandı. Şimdilerde varlığı tehlikede olan hümanist ve ekolojik anlaşmalarla silah denetimi anlaşmalarının temeli, derinleşen entegrasyon hikâyelerinin dünya meselelerinin çok belirsiz olduğu bir zamanda meşrulaştırılmasıdır. Soğuk Savaş’ın 1989’da sona ermesiyle küresel entegrasyon hikâye anlatıcılığında bir devir kapandı. Doğu’nun rekabeti ya da Güney’deki zorluklar haricindeki büyük ilerleme anlatıları tek bir olay örgüsü etrafında dönmeye başladı. Yeni bir dünya ekonomisi hakkındaki söylentiler Washington Mutabakatı’yla sonuçlanmış; sosyalist bütünleşme çok eskiden beri varolan çekiciliğini kaybetmiştir. Amerikan siyaset bilimci Francis Fukuyama, “The End of History?” (Tarihin Sonu?, 1989) adlı makalesiyle zamanın ruhunu yakalamış, fakat herkes buradaki soru işaretini unutmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve neoliberalizmin zaferi, piyasada el değmemişliği, öngörülü girişimcileri ve “Davos Adamı” takma adlı bir küresel elit kesim tarafından yönetilen bir dünyada teknolojik aygıtların özgürleştirici gücünü savunan yeni bir hikâye ortaya çıkarmıştır. “The World is Flat: A Brief History of theTwenty-First Century” (Dünya Düzdür: 21. Yüzyılın Kısa Tarihi, 2005) isimli kitapta Amerikalı gazeteci Thomas Friedman, serbest ticaretin ihtişamını, açık iletişim ve küresel tedarik zincirlerinin getirilerini kutlar.  Önceleri bilgelerin coşkuyla dediği gibi, gidilecek sadece tek bir yol vardı. Bu “hepsini al” tarzının belki de son temsili, Sheryl Sandberg’ün Google ve Facebook’taki liderlik öyküsünü törpülenmiş bir şekilde anlattığı “Lean In” (Sınırlarını Zorla, 2013) isimli kitabında görülmektedir.  Bu düz dünya senaryosuna karşı çıkanlar olmuştu. İşçilerin kendi işlerini yapamaz hâle gelmeleri (teknolojik nedenler vb. yüzünden), hızla artan karbon salınımları ve adaletsizliğe dikkat çekerek alternatif hikâyeler için savaşmış olan Chiapas’ın (Meksika) köylüleri, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne emek veren biliminsanları ve Seattle Ayaklanması’ndaki göstericiler arasında hiç tutulmamıştı. Fakat düz dünya hikâye anlatıcılığının gücü, ona karşı çıkanları boğmuştu. Ta ki bir finansal kriz, parçalanan buzdağlarının korkunç manzarası ve feci şekilde ters giden bir Arap Baharı’ndaki olaylar, ne zamandır süregelen üstünlük algısını bitirene dek… Bir anda yoğun mutluluk havası, yerini bir ruhsal çöküntü korosuna bırakmıştı. Şimdi ise en karmaşık kapitalizm ve demokrasi hikâyeleri bile bu ikiliyi ayrılmanın eşiğinde görmekte. Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin “Capital in the Twenty-First Century” (21. Yüzyılda Kapital, 2013) isimli kitabı, eşitsizliğin kötülüğünü ve yavaş büyümeyi odağına almıştır. Aynı zamanda daha genel bir iddiayı da güçlendirmiştir: Tarihsel açıdan bakıldığında asıl normalden sapma, 1930-1975 yılları arasındaki hızlı büyümedir. Bu analizden yola çıkarak, çağımızda görülen yavaş büyüme, durağanlık ve eşitsizliğin tarihsel norm olduğunu anlamamız gerekir; asıl açıklama gerektiren 1945 sonrasındaki refah dönemidir. “Crashed: How a Decade of Financial Crises Changedthe World” (Çakılı: 10 Yıl Süren Finansal Krizler Dünyayı Nasıl Değiştirdi?, 2018) isimli kitabında Britanyalı tarihçi Adam Tooze da derinlere işleyen bir kanıya varıyor: 2008 krizi başarısız olmayı bile doğru düzgün beceremedi! Bunun yerine dünyayı borca batmış bir hâlde bıraktı ve ekonomik gücün belli bir noktada yoğunlaşmasına neden oldu. Piketty ve Tooze, insanlığın kıyamet gününe giden trene nasıl bindiğini açıklamak niyetinde değildi. Fakat onlar, felaketin olağan olduğu ve eşit olmayan, ağır ilerleyen bir büyümenin kural hâline geldiği yeni bir, normale yönelik, giderek artan kanıya katkıda bulundular. Piketty’nin kitabının son kısmı, serbest piyasa köktenciliğine yönelik uygulanabilir düzeltmeleri detaylı bir şekilde anlatır. Giderek büyüyen ve … Okumaya devam et Ekonomik Felaket Hikâyelerini Neden Dikkate Almamız Gerekir?