?> Doğu ile Batının Mücadelesi - Antikçağ - Homeros - Büyük İskender

Doğu ile Batının Mücadelesi

Doğu ile Batının Mücadelesi (Bu yazı Gorgon e-Dergisi’nin 4. Sayısı’nda yayınlanmıştır.) Yazar: Utku Baran Ertan  Doğu ile Batının Mücadelesi Doğu ile batının bitmek tükenmez mücadelesi insanlık tarihi boyunca var olmuş bir olgudur. Neredeyse son 3000 yıldır esasında yön tarifi belirtmekten başka hiçbir maksadı olmayan, ancak bu kadar derin anlamlar yüklenmiş bu iki kavram hep mücadele içerisinde olmuştur. Peki bu mücadelede üstün olan taraf hangisiydi? Yoksa gerçekten de bir eşitlik mi söz konusuydu? 20-21. yüzyıl Batı Avrupa merkezli tarih geleneğinin aktardığı gibi batı mı üstündür[1]? Bu yazıda bu kavramları okuyucuyu sıkmadan aktarmaya çalışacağım. Bir bakıma bu yazı zaman gezgininin ufak notları gibi de olacak… Doğu ve batı ilk ne zaman birbirinden nefret etti veya bildiğimiz hali ile mücadele ilk nerede kesin olarak başladı? Bu noktada dikkatlerimizi Akdeniz Dünyası’na çevirmek mecburiyetindeyiz. Zira Akdeniz Dünyası’nda yaşamış, birbirleri ile savaşmış insanlara çok şey borçluyuz. Günümüz meeniyetinin temelleri, Antikçağ Akdeniz Dünyası’nda atılmıştır. Doğu ile Batı arasında “ilk” olarak kabul edebileceğimiz en önemli büyük mücadele, Akdeniz’in bir bölümü olan Ege Dünyası’nda meydana gelmişti. Schliemann’ın[2] kendi ihtirası uğruna kalbinde kocaman bir çukur açtığı Troia’da… Kör ozan Homeros’un aktardığı İlyada Destanı’nda aslında bizler, ilk olarak doğu ile batı arasındaki mücadelenin ilk izdüşümlerini yakalamaktayız. Destanda Akhalar ile Ege’nin karşı kıyısında yaşayan Troialılar ve onların müttefikleri olan diğer Küçük Asyalı yerel halklar mücadele etmişlerdir[3]. Kazanan Akhalar olmuşlardır ve İlyada Destanı, Yakın Çağ’a değin insanlık tarihini derinden etkilemiştir. İlyada önemli bir örnek olması açısından çarpıcıdır. Belki de önemli olmasından ötürü bu kadar bilindi, yayıldı ve insanlığın zihninde unutulmayacak bir şekilde günümüze kadar var olmayı başardı… Her şeyden önce İlyada bir destandır ama doğu-batı mücadelesini vurgulaması açısından ise eşsiz bir örnektir. MÖ 5. yüzyılda ise doğu-batı mücadelesi, İlyada’daki gibi İda Dağı’nın “Zirveleri”nden Zeus’un izleyip müdahil olmadığı[4] bir ortamda, yine Doğu Akdeniz’de meydana gelmiştir. Zagros’ların ötesinden siyasi birliğini sağlayarak çıkmış olan Pers Aslanı, birer birer fetihler ve zaferlerle ilerlemiş ve MÖ 5. yüzyıl Batı Dünyası’nın kalbi sayılabilecek Atina’yı yerle bir etmiştir[5]. Bu noktadan itibaren, doğu ve batı kavramlarının mücadelesi, tarihsel süreçte enstrümanlarını değiştirerek, ancak genel anlamda bu Pers/Yunan ikileminin mirasını devam ettirerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bu noktada bu mücadelenin anlamsızlığına vakıf olup, tüm insanlığı bir kültür altında birleştirmeye neredeyse yaklaşmış olan kısa süreli bir “Büyük İskender” etkisi mevcuttur. İskender’in kurduğu Makedon İmparatorluğu, kaderin bir cilvesi ile kısa bir ömür geçirmiştir ancak İskender ismi hem batıda, hem de doğuda ölümsüz olmuştur. Persler tarafından benimsenmiş olan, geleneksel açıdan “batılı” olan İskender’in isminin, Pehlevi dili ve Farsça’ya “İskandar” olarak geçmiş olması bile bu noktada onun evrensel önemini göstermektedir. Daha geç dönemlerde İslamiyet’in doğuşu ile birlikte İskender, Arap kaynaklarında da “Zülkarneyn” olarak geçmiştir. Yunanların kahramanca mücadelesi ve İskender’in ütopik idealinin ardından ise doğu-batı mücadelesi yeniden eski klasik kavramlarına çekilmiştir. Savaş tanrısını yücelten ve büyük devlet olabilmenin sırrını her daim mücadele edeceği düşmanlara ihtiyaç duymakta keşfeden Roma, doğuyu ele geçirmiştir. Ancak bu esnada, doğuda da karşısına Perslerin ardılları olan Partlar ve Sasaniler çıkmıştır. Özellikle MS 3. yüzyıldan sonra Geç Antik Çağ boyunca, Roma ve Sasaniler arasındaki mücadeleler had safhaya erişmiş ve bu noktada, diğer etmenler (Ekonomik sorunlar, Cermen akınları vs.) ile Roma ikiye bölünmüştür. Ancak doğu ve batı kavramlarının mücadelesi bu sefer Doğu Roma-Sasaniler arasında devam etmiştir. Doğu Roma (Bizans) ve Sasani mücadelesi neticesinde her iki devlet de oldukça zayıf düşmüştür. Bu noktada Arap Yarımadası’nda doğan İslamiyet, Yakındoğu’daki bu siyasi zayıflamanın da etkisi sayesinde çok hızlı bir şekilde Ortadoğu ve Kuzey Afrika, oradan da İber Yarımadası’na kadar yayılmıştır. Orta Çağ ile birlikte doğu ve batının sınırları din çerçevesinde oldukça katı bir şekilde çizilmiştir. Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında yaşanan mücadeleler, dünya tarihinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olmuştur. Haçlı Seferleri ile artan mücadelede, Orta Çağ ve Yeni Çağ boyunca taraflar; batıda Avrupalı Hristiyan ülkeler, doğuda ise ilk etapta İslam Halifeliği, ardından ise Selçuklular ve Osmanlılar şeklinde var olmuştur. Orta Çağ ile beraber, doğu ile batı arasındaki kültürel mücadele de farklı bir boyut kazanmıştır. Kilise otoritesinin baskısı ile karanlık bir dönem yaşayan batı uygarlığına karşın doğu uygarlığı ise bu dönemde kültürel anlamda altın çağını yaşamıştır. Özellikle antik Yunan felsefecilerinin yapıtları Arapçaya çevrilmiştir. Batı uygarlığı ise, Rönesans ve Reform sayesinde Orta Çağ’ın karanlığını ardında bırakmıştır. Keşifler Çağı ve ardından Sanayi Devrimi ile ise dünya yeni bir döneme girmiştir. Yeni keşfedilen kıtalar ve bu kıtalarda kurulan yeni devletler ile doğu-batı kavramları Orta Çağ’ın salt din temasına dayalı sınırlarından çıkmıştır. Avrupa özelinde düşünüldüğünde, doğuda Osmanlılara ek olarak Rus İmparatorluğu’nun ortaya çıkması önemli bir unsurdur. Hristiyan bir devlet olmasına karşın Rus Çarlığı, doğu kilisesine (Ortodoks) mensup olduğu için Batı Avrupa’nın Hristiyan devletlerinden mezhep yönü ile ayrı düşmüştür. Bu dönemde Rus Çarlığı, Slav milliyetçiliği ile beraber yayılmacı bir politika izlemiş, çoğu zaman da denge politikasının bir gereği olarak Batı Avrupa (İngiltere-Fransa) tarafından engellenmiştir[6]. Avrupalı gelişmiş ülkeler tarafından Ruslar, “doğulu” olarak kabul edilmiştir. Yine Uzakdoğu’da Meiji Restorasyonu ile beraber kalkınan Japon İmparatorluğu da doğu kavramının önemli unsurları içerisinde yer almıştır[7]. Bununla beraber batıda ise başlarda global bir dünya devleti misyonu ile kurulan, ancak Anglo-Sakson Avrupalıların devleti olmak konusunda gelişen Amerika Birleşik Devletleri ortaya çıkmıştır. Britanya İmparatorluğu ve İspanyol İmparatorluğu ise, batının önemli devletleri olarak ortaya çıkmışlardır. Bu noktada doğu ile batının arasındaki mücadeleye bir parantez koymak gerekir. Dünya Savaşları, kavramların birbirlerine girmesine sebep olmuştur. Aslında batı kavramına ait düşünülebilecek Alman İmparatorluğu, yaşlı kıtanın büyük ülkelerinin başlattığı sömürge edinme kampanyasına oldukça geç kalmış ve böylelikle batı kavramı, kendi içerisinde bir kavgaya tutuşmuştur. Öyle ki, kavramların karışmasında bir önemli done; Rus İmparatorluğu’nun bu savaşta geleneksel olarak uyuşmadığı İngiltere ve Fransa’nın yanında yer almış olması, ek olarak da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında yer almış olması, bu kavram karmaşasının belirteçlerini göstermeleri açısından çarpıcıdır. İlk savaşın sonuçları dünya için ağır olmuştu. İmparatorluklar yıkılmış, dünya ise yanıp kül olmuştu. İlk savaş aslında ikincisinin de başlamasının sebebi olacaktı. Bu açıdan bakıldığında dünya savaşları, kavramların ve geleneksel öğretilerin katı sınırlarının ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Ancak, doğu ile batı arasındaki mücadele, dünya savaşlarının ardından kendisini bu sefer hiç olmadığı kadar katı ve sert bir şekilde göstermiştir. Savaşın ardından kurulan Varşova Paktı ile beraber Sovyetler Birliği, tüm Doğu Avrupa’da nüfuz sahibi oldu. Bununla birlikte Uzakdoğu’da Çin, direkt olarak dâhil olmasa bile geleneksel … Okumaya devam et Doğu ile Batının Mücadelesi