Batı Müzelerinde Afrika Sanatı: Miras Değil Ata Mülkü

Afrika Sanatı Batı Müzelerinde Afrika Sanatı: Miras Değil Ata Mülkü Yazar: Nigel Warburton Çevirmen: Ayşegül Atalay Sömürge Dönemi koleksiyonlarına sahip müzeler, bu eserlerin geçmişlerine dair acımasız yönleri her zaman biliyorlardı. Ancak, tarihsel mesafenin verdiği arınma sayesinde görmezden gelmeyi seçtiler. Müze müdürlerinin şimdi koleksiyonların savunucusu durumundaki konumlarını, sömürgecilik öncesi dönemdeki insanların ve onların ata mülklerinin kökten değiştirilmiş bir manzaraya yerleştiren farklı bir politik gündem ışığında yeniden değerlendirmeleri gerekmektedir. Kültürel mirasla ilgili bilgi edinmeye başladığınızda doğrudan “miras” ve “ata mülkü” kelimelerinin etimolojisine yönlendirilirsiniz. “Miras” kalıtsallığı çağrıştırırken “ata mülkü” bizi ataerkilliğe götürür. Fransızca’daki patrie kelimesi vatan ve baba ocağını ifade ederken, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca, Batı Afrika bu Fransız konseptine dönüştürüldü. Batı Afrika dolaylarından alınıp şehir merkezlerine getirilen bu objeler, sömürgeci ulusal kimliğin bir parçasıymış gibi kavramsallaştırılarak Avrupa çapındaki ulusal ve özel koleksiyonlara girmeden önce sömürge projesini desteklemek için büyük sergilerde yer aldılar. Burada ilk akla gelen çelişki; kırsaldan merkeze gelen objeler hoş karşılanırken, gelen insanların hoş karşılanmamasıdır. Batı Afrika ülkelerinin 50’lerin sonu 60’ların başıyla birlikte özgürleşmelerinden sonra objelerin el üstünde tutulup insanların eş zamanlı olarak reddedilmesi gittikçe endişe verici bir hâle gelmiştir. Eski Fransız sömürgelerinden gelen ve evrakları olmayan genç göçmenler, kendilerine ait ata mülkleri Paris Museé de quai Branly-Jacques Chirac Müzesinde sergilenirken metrelerce uzakta ayakta bekliyorlardı. Bu insanların anavatanlarından getirilen objelere müzelerde özel ihtimam gösterilip saygıyla yaklaşılırken göçmenlere hor gözle bakılıyordu. Göçmenler sınır dışı edilecek fakat sanat eseri objeler ülkelerine geri dönmeyeceklerdi. Anlaşılıyor ki, vatan sadece nesnelere ev sahipliği yapıyordu; insanlara değil. Eşsiz bir demografik profile sahip olan Sahra Altı Afrika’sının 2050 yılı itibariyle dünyanın en genç nüfuslu 10 ülkesine ev sahipliği yapacağı öngörülmektedir. Birçok Batılı lider, vatandaşlarına iş imkânı sağlayan, gurur veren bir kültür bırakan ve ülkelerinde kalıp yeni bir gelecek inşa etmeleri için onlara neden sunabilecek güçlü ve istikrarlı Batı Afrika ülkeleri görmek istiyor. Objelerin müzelerden anavatanlarına dönmesi, sömürge projesinin verdiği zararları telafi edip yükselen yaratıcı ekonomileri destekleyerek ulusal kimlik inşasında da merkezi bir rol oynayabilir. Sömürgecilik dönemi boyunca Batı Afrika’dan alınan objeler birçok şeyi açığa çıkardı; bunların çoğu tartışmalı ve ırkçı konulardı. Bazı objeler Batılı sanatçıların yaratıcı çalışmalarında katalizör rolü oynadı ve sonunda bu objeler sanatsal alana da sufle ve dekor olarak giriş yapmış oldu (Pablo Picasso gibi sanatçıların stüdyolarının arka planlarında görülebilir). Picasso’nun Paris’te Palais du Trocadéro’da rastladığı objeler ise (en ünlü eserlerinden biri olan 1907 tarihli Les Demoiselles d’Avignon (Avignonlu Kızlar) çalışmasının da ortaya çıktığı) 20. yüzyıl başındaki “Afrika Dönemi” için itici bir güç oldu. Avrupalı olmayan bu sanatın, birçok Batılı sanatçı üzerindeki etkisinin ötesinde Benin Bronzları gibi (1897’de Britanya İmparatorluğu tarafından yağmalanan Benin Krallığı’na ait) bazı objeler eşsiz teknolojik ve sanatsal özellikleri yansıtan öz değerleri ile küresel sanat tarihine girmeyi başardı . Sanat tarihçilerin, Afrikalı sanatçıların bu tarz sofistike çalışmalar üretebileceklerine dair şüphelerini ifade ettikleri zorlu bir kuşkucu periyodun ardından bu farkındalık seviyesine ulaşıldı. Nitekim, Batı müzelerinde bulunan ve sergilenen Afrika objeleri sömürgecilik mirası ve Batı’nın önceki sömürgelere karşı sergilediği tutarsız ilişkiler hakkında bilgi verebilir. Ancak Sahra Altı Afrika’sındaki genç nesle, zaten tükenmekte olan kültürlerine dair zengin bir kaynak sağladığı söylenemez. Geri dönüş politikalarından bağımsız olarak, önümüzdeki birkaç yıl içinde Sahra Altı Afrika’sında doğan insanlar fotoğraf, müzik ve film gibi sanat dallarının olduğu kültürel bir ortamda yetişecekler. Eski sömürgelerde yaşamış birçok insan için sömürge altında yaşamak ne kadar aşağılayıcı bir deneyim olsa da ata mülkleri üzerinde kontrol sahibi olmanın, iyileşmenin başlangıcına doğru atılmış bir adım olduğunu görmek zor değildir. Kültürel objelerin geri dönüşü sanata ve kültürel birikime önemli bir giriş sağlayarak, genç ulusların yaratıcı ekonomilerini de körükleyebilir. İçe dönüşler, geçmişteki hataların kapılarını tekrardan aralayıp gelecekle daha iyi ilişkiler kurmayı sağlayan güçlü bir çekişmenin sembolüdür. Bu geri dönüş sürecinin karmaşık doğasına dair açıklamaların arkasında daha zor gerçeklerin (müzelerden şerefiyle gömülmek üzere insan kalıntıları getirilmesi gibi, benzer şekilde Naziler’in yağmaladığı sanat eserleri de şüphe çekmeyen koleksiyonerler tarafından alınıp Yahudi ailelere iade edilmişti) yattığı görülüyor. Şimdi sömürge dönemine ait ata mülklerini göz önünde bulundurma zamanıdır. Zira bu objeler onları üreten ve edinenlerin yaşamlarını ortaya çıkarıp o insanların günümüzde torunlarıyla ahlaki bir ilişki içerisinde olmalarını sağlayacaktır. Artık konu objelerin ülkelerine dönüp dönmeyeceği değil, ne zaman ve iyi niyetle mi yoksa zorlu bir direniş süreciyle mi döneceğidir. Tiffany Jenkins, Keeping Their Marbles (2016) (Mermerleri Korumak) adlı çalışmasında, müzelerin kozmopolit tarzda bir savunması olarak; sadece küresel sanatların bir araya getirilmesiyle sanatı ve insan olma deneyimini anlamlandırabileceğimizi ifade ediyor. Fakat bu belli bir noktaya kadar doğru gibi gelse de sorun yaratabilir; buna British Museum’un bodrum katında bulunan Afrika koleksiyonları örnek gösterilebilir. Zaten ağzına kadar dolu olan müzelerde sergilenmeyen eserler büyük depolara kaldırılıyor. Günümüze kadar müzelerin mantığı erişim ve sergileme değil edinme ve elde tutmadır. Müzelerdeki ulus-devlet modeli içinde, dar bir şekilde tanımlanan ve gelecek nesiller için koleksiyonları korumanın birincil rolleri olduğu anlayışıyla atanan mütevelli heyetleri, bu düşüncenin savunucusudurlar. Belki de bu heyetler, rollerini sömürgelerin torunlarını da kapsayacak şekilde ele alırlarsa küresel demografinin zorluklarına karşı canlı bir miras ahlakının yeniden şekillenmesine yardımcı olabilirler.   Redaktör: Esra Koca Editör: Martı Esin Şemin Görev Alan Yayın Kurulu: Arman Tekin, Cemre Yıldırım, Utku Baran Ertan   Yazının orijinali için: https://aeon.co/ideas/african-art-in-western-museums-its-patrimony-not-heritage Afrika Sanatı Afrika Sanatı