Antik Çin’de Kadınlar Yazar: Mark Cartwright Çevirmen: Aslıhan Yeşilyurt Antik Çin’de Kadınlar Antik Çin’de kadınlar erkeklere atfedilmiş olan sosyal veya siyasi statülerden yararlanamamıştır. Kadınlar sosyal düzende öncelikle babalarından, evlenince kocalarından ve dul kalma durumunda da erkek çocuklarından altta yer alırlardı. Bu sistem ”üç sonraki” ya da sancong adıyla bilinmektedir. Sıklıkla fiziksel istismara maruz kalan, sosyal hayatta ayrı tutulan ve kocasının cariyeleriyle rekabete zorlanan bu kadınların durumları pek de imrenilecek gibi değildi. Yine de ataerkil bir toplumda yaşamanın, erkekler tarafından ve erkekler için çalışmak üzerine yaratılmış felsefi ve dini normların yükü altında kalmanın katı gerçekliğine rağmen bazı kadınlar bu engelleri aşmayı başarmıştır. Ancak günlük yaşamın gerçeklikleri birçok kadının mevcut düzeni yıkabileceği anlamına geliyordu. Öyle ki bazı kadınlar yükselmiş; iyi veya önemli edebi eserler vererek, ilim öğrenerek hatta Çin imparatorluğunu yöneterek alışılagelmişin dışında hayatlar yaşamışlardır. Kadınlar Üzerine Teoriler Teorik olarak kadınların topluma olan katkıları ve toplum için gerekli oldukları en azından Yin ve Yang[1] öğretisinde kabul edilmiştir. Bu öğretide dahi erkek (Yang), kadına (Yin) karşı baskın ve kurnazca denebilecek şekilde üstünlük sağlayan birtakım özelliklere sahiptir. Örneğin erkek sert, kadın yumuşak; erkek etkileyici, kadın itaatkâr; erkek aydınlık, kadın karanlık; erkek düz, kadın kavisli; erkek zengin, kadın fakir ve benzeri şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Çin’de herkes bir erkek olarak doğmanın çok daha iyi olduğunu bilmekteydi. Hatta geleneksel edebiyatta bazı kadın karakterler önceki hayatlarında erkek olduklarını, ancak geçmişteki eylemlerinden dolayı kadın olarak doğmakla cezalandırıldıklarını belirtmişlerdir. Bu tarz hikâyelerde kadın karakterin yaygın diğer bir tanımı ise ”Ne yazık ki bir kadın olarak doğmuştu.” şeklindeydi. Bir erkek çocuk büyüdüğünde aileye maddi katkıda bulunur, atalara tapınma gibi ritüelleri gerçekleştirir ve aile adını sonraki nesillere aktarırdı. Bunun aksine bir kadın para kazanamadığı gibi evlendiğinde de kocasının ailesinin yanına yerleşirdi. Bunun sonucu olarak da birçok kız çocuğu doğduktan kısa bir süre sonra terk edilirdi. Hayatta kalan kızlara ise isimlerine göre bir hayat yaşayıp etkileyici talipler bulmaları umuduyla “İffet”, “İnci”, “Tutum” gibi isimler ya da çiçek ve kuş adları verilirdi. “Bir kadının vücuduna sahip olmak ne acı! Var mı bundan daha aşağılığı? Aile ocağına doğan bir erkekse, Cennetten çıkmış gibi gelir dünyaya, Dört Deniz gibi kahramanca bir yüreği ve iradesiyle Tozun toprağın ve rüzgârın binlercesine karşı savaşmak için! Bir kız sahibi olmak kimsenin istemeyeceği bir iştir, Bir kız ailesine bahşedilmiş bir hazine değildir.” (Fu Hsuan – 3. yüzyıl, Dawson, 272) Kadınların dört alanda sivrilmesi bekleniyordu: sadakat, ihtiyatlılık, çalışkanlık ve zarafet. Bir kadının erdemli oluşu Çin toplumunda değer gören bir nitelikti. İffetli dul kadınlar gibi bilhassa erdemli görülen kadınların ölümlerinin ardından adlarına mabetler, anıtlar ya da hatıra tabletler yapıldığı; isimlerinin onursal ölüm ilanlarında yayımlandığı bilinmektedir. Bu erdemi ifade eden adetler özellikle 12. yüzyılda Neo-Konfüçyüsçü bilge Zhu Xi’nin eserlerinden sonra yaygınlaşmıştır. Evlilik Antik Çin’de evlilikler genellikle görücü usulü gerçekleşmiştir. Evliliklerde aşk değil; ekonomik ve sosyal durumlar göz önünde bulundurulmuştur. Seçimlerinde astrolojiden faydalanan profesyonel çöpçatanlar dahi görülmüştür. Bazı ebeveynler çocuklarının evlilik yaşını beklemeden, çocuklar henüz çok küçükken hatta bebekken kiminle evleneceğini planlamıştır. Yaygın evlilik yaşı erkekler için yirmili yaşların başı, kadınlar için ise ergenliğin sonlarıydı. Çocuk evlilikleri yasalarla yasaklanmış olsa da çocuk gelinlerin varlığı biliniyordu. Damat ayarlanmış olan evliliğin töreninden önce ölmüş olsa bile evlilik gerçekleşir ve gelin, yeni ailesine bir dul olarak katılırdı. Gelin, damadın ya da damadın ailesinin evinde yaşamaya başladığında kendi aile adını muhafaza ederdi. Gelinin, ailesinin evinden damadın evine taşınması başlı başına bir süreçti. Gelin “kırmızı gelin tahtında” kötü ruhlardan korunmak için iki ev arasında ayağı yere değdirilmeden taşınırdı. Yeni evine vardığında damatla tanışırdı -ki bu genellikle ilk görüşmeleri olurdu. Evliliğin şerefine bir ziyafet verilir ve atalardan kalma tabletlere yeni gelinin teşrifi kaydedilirdi. Tarihçi R. Dawson hikâyeye şöyle devam ediyor: “Evlilik sivil otoriteye açık değildi. Gelinin ailesi de törende ya da eğlencelerde yer almazdı. Ancak çift, evlilikten birkaç gün sonra gelinin ailesini ziyarete giderdi. Evlilik ritüelleri gelinin bedeninin, doğurganlığının, hizmetinin ve sadakatinin bir aileden diğerine geçişini simgelerdi. Bu ritüeller aynı zamanda damadın ailesinin toplumdaki prestijini, zenginliğini ve ihtişamını sergilemesini sağlamaktaydı. Bu törenlerin görkemi ailenin mal varlığına ciddi bir yük anlamına geliyordu… Bir diğer masraf da gelinin ailesine alınan nişan hediyeleriydi. Hediyeler aslında gelinin kıymetine eş değer bir ödemeydi; fakat bunun bir alışveriş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ayrıca hediyeler, gelinin yeni ailesine vereceği hizmetin de açık bir işaretiydi.” Bir kadının, kocasının mülkünün fiziksel bir parçası olmaktan öteye gidemediği gerçeğini, ayak bağlama geleneği gözler önüne sermektedir. Bu gelenekte kızlar üç yaşından itibaren, küçük ayaklarının ilerideki eşlerini etkileyeceği düşüncesiyle yıllarca ayaklarına çok dar demir ayakkabılar giymişlerdir. Çin hukukunda, bir adam karısından boşanabilirdi; ancak kadın, kocasının kendi ailesine kasten kötü davranması haricinde kocasını boşama hakkına sahip değildi. Kabul edilen boşanma gerekçeleri şunlardı: Bir erkek çocuk doğuramamak, kanıtlanmış ihanet, kadının kocasının ailesine saygısızlık yapması, hırsızlık, öldürücü ya da bulaşıcı bir hastalık taşıma, kıskançlık ve çok fazla konuşmak. Bunlardan bazıları bizlere oldukça sığ gelse de Çin toplumunda boşanmanın iki taraf için de olumsuz etkilere sahip bir eylem olduğunu unutmamak gerekir. Dahası, bir kadın eğer geri dönebileceği bir aileye sahip değilse ya da kocasının ölü anne babası için üç yıllık yas dönemi yaşamış ise boşanamazdı. Dolayısıyla boşanma pratikte pek yaygın değildi. Bir başka gelenek ise dul kadınların yeniden evlenmemeleri üzerineydi. Alt sınıftan çoğu kadın evlenmiş olsa da kaderin ve astrolojik çizelgelerin belirli bir çiftin evlilik bağıyla birlikte yaşamaları gerektiğine dair inanç, ikinci bir evlilik durumunda üstesinden gelinmesi zor bir engeldi. Daha büyük bir başka engel ise kocasının mirasından pay almayan dul kadının yeni kocasına finansal anlamda sunacak hiçbir şeyinin olmayışıydı. Aile ve Çalışma Hayatı Evlenmek ve çocuk sahibi olmak tüm yetişkinlerden beklenen bir şeydi. Sadece bir eşin ihtiyaçlarını maddi olarak karşılayamayan erkekler evlenmiyordu. Örneğin Han Hanedanlığı yönetimi sırasında evlenmemiş kadınlar için ailelerinin özel bir vergi vermesi gerekiyordu. Bebeği olan kadınlar üç yıl, babalar ise bir yıl vergiden muaf tutuluyordu. Çocukların cinsiyeti söz konusu olduğunda, erkek çocukları kız çocuklarına nazaran daha çok istenirdi. Eski bir atasözünün de dediği gibi: ”Erkek çocuk doğarken içeri, kız çocuk doğarken dışarı bakar.” Bu atasözü kızın ileride evinden ayrılıp başka bir aileye hizmet edeceğini vurgular. Bir oğul sahibi olmak o dönemlerde kadının yeni evinde kabul görmesine oldukça yardımcı olmuştur. Üst sınıflardaki kadınların hayatları belki de diğer sosyal tabakalardaki kadınların hayatlarına kıyasla daha sıkı bir şekilde … Okumaya devam et Antik Çin’de Kadınlar
WordPress sitenizde gömmek için bu adresi kopyalayıp yapıştırın
Sitenize gömmek için kodu kopyalayıp yapıştırın