7 Psikoterapi Kuramı

Psikoterapi 7 Psikoterapi Kuramı Yazar: İpek Türel Psikoterapi, psikolojinin temel ilkeleri baz alarak oluşturulmuş, temelinde terapist ve danışan arasındaki ilişkinin bulunduğu, Amerikan Psikoloji Derneği’nin tanımına göre “danışanların kişisel gelişimlerinde karşılaştıkları engellerle baş etmeleri ve kişisel kaynaklarını kullanarak gelişim sağlamaları sürecinde, bir terapistten yardım alma süreci”dir. Psikoterapi söz konusu olduğunda, tek bir bakış açısı ve uygulama tarzı yoktur. Bu alanda çalışma yapan farklı kişiler tarafından; terapist-danışan ilişkileri, insan doğasına bakış açısı, amaçlar ve süreç açısından farklı fikirlere sahip bir çok kuram türetilmiştir. Bunların çoğunun temelinde, ruhsal ve sosyal olarak bazı engeller yaşayan, ruhsal sorunlara sahip insanlara iyileşme süreçlerinde yardım etmek yatar. Bu yazıda, belli başlı bazı psikoterapi kuramları ve kısaca bunların içeriklerinden bahsediyor olacağız. Ancak bunlara geçmeden önce, bazı temel kavramları netleştirmek gerektiğini düşünüyorum. İlk olarak sağlık ve normallik kavramlarının ne olduğuna bakalım. Sağlık, dünya sağlık örgütünün tanımına göre, kişinin beden, zihin ve sosyal olarak içinde bulunduğu tam bir iyilik halidir. Beden olarak sağlıklı olmak aşağı yukarı, somut olarak ölçebildiğimiz bir şey artık. Peki ruh sağlığı? Ruh sağlığı ile ilgili değerlendirme yaparken normallik kavramının ne olduğu da dikkate alınmalı. Belli davranışları düşündüğümüzde, bunların normal mi anormal mi olduğu konusunda ikilemde kalırız. Neyin normal olup olmadığına karar verirken genelde, kültürel göreliliğe ve alışılmışlığına göre değerlendiririz. Ruhsal açıdan anormal olarak nitelendirilmesi için, kişinin günlük yaşamının olağan akışını engellemesi, kişinin kendisine veya çevresinde rahatsızlık veriyor olması, alışılmışın dışında olması ve tehlikeli olması gibi kriterlere bakılır. Tarih boyunca, normal-anormal durumlara yönelik görüşler çokça değişikliğe uğramıştır. Psikolojik sorunların, biyolojik ve psikolojik temelli olduğunun düşünüldüğü dönemler ve bu sorunların doğaüstü güçlere bağlandığı dönemler de olmuştur. Bunlarla beraber de, sorunların nasıl iyileştirilip tedavi edileceği üzerine düşünülmüştür. Doğaüstü güçlerin etkisine inanıldığı zamanlarda iyileştirme; şeytan çıkarma ayinleri gibi yollar ile denenmişken, beden sağlığıyla ilişkili olduğunu düşünenler ilk önce bedeni tedavi etmeye çalışmıştır. Modern dünyaya baktığımızda, psikolojik sorunlara eklektik bir perspektiften yaklaşabiliyoruz. Hastalıklar, biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin bileşimi olarak değerlendirebiliyor ve yaklaşımlar da buna göre değişiyor. Psikoterapilerin de devreye girdiği kısım burası, iyileştirme. Psikanalitik yaklaşımlardan, varoluşçu yaklaşımlara kadar her bir ekolün kendine has yapısı ve uygulamaları vardır. Yazının geri kalanında, başlıca birkaç kurama ve içeriklerine kısaca göz atacağız. Kuramları incelerken; insan doğasına bakış açısı ve bazı önemli kavramlarıyla birlikte, sağaltım sürecinin nasıl işlediği ile ilgili kısımlarına bakacağız. 1- Psikanalitik Kuram (Psychoanalytic Theory) Psikanaliz, Sigmund Freud’un öncülük ettiği bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma baktığımızda, insan doğasına yönelik karamsar diyebileceğimiz bir tutum görüyoruz. Karamsar denilmesinin sebebi, insan davranışlarının arkasındaki motivasyonun, bitmeyen içsel çatışmalara bağlanıyor olmasıdır. Psikanaliz, bilinçdışına da yaptığı yoğun vurguyla, insan davranışının içgüdüler tarafından yönlendirildiğinden bahseder. Freud, iki temel içgüdüden bahseder. Yaşam içgüdüsü (eros) ve Ölüm içgüdüsü (thanatos). Yaşam içgüdüsü, büyüme ve gelişme odaklıyken, ölüm içgüdüsü yıkımı temsil eder. Bu ikisi, birbirlerine zıt güçler olmaktan ziyade, yin ve yang[1] gibi birbirini tamamlayan iki içgüdüdür. Bütün bunlar da elbette ki bilinçdışıdır ve Freud’un belirttiğine göre içsel bir enerjiyi temsil eder. Yaşam içgüdüsü söz konusu olduğunda bunu libido olarak adlandırırız. Genel olarak cinsel güdüleri temsil ettiğine yönelik görüşler de yoğunluktadır. Bahsedilen bu içgüdüsel enerji, sürekli olarak devinim halinde ve yatırım yapacağı nesnelerin arayışı içindedir. İlk doğduğumuzda libidonun yatırım nesnesi sadece bireyin kendisi iken, bu daha sonra ilk yatırım nesnesi olan anneye ve gelişim dönemleri ilerledikçe farklı nesnelere doğru akışına devam eder. Libido, ancak bir insana yatırım yaparak var olur. Psikanalitik kuramın önemli kısımlarından biri de, zihnin topografik betimlemesidir. Bir buzdağı şeklinde tasvir edilen bu topografi, bilinç, bilinçdışı ve önbilinç olarak üç kısımda ele alınır. Davranışların motivasyonu da önceden belirtildiği gibi buzdağının su altında kalan ve dışarıya çıkmayan bilinçdışı kısmında yer alır. Freud’un topografik modelden sonra ortaya koyduğu yapısal modele baktığımızda ise yine, üç parça görüyoruz. Bunlar; id, ego ve süperego olarak karşımıza çıkıyor. İd kişiliğin en ilkel parçası ve tamamen haz ilkesi üzerinden hareket eden, organizmanın ihtiyaçlarının anında tatminini isteyen bir yapıdır. Ego, kişiliğin gerçeklikle en çok bağlantısı bulunan parçası olarak, idin ihtiyaçlarını gözetirken aynı zamanda sosyal bir varlık olan insanı, dış dünyadan korumayı amaçlayan ve bu doğrultuda ihtiyaçlarını gerçeklik temasında yapılandıran ve düzenleyen bölümdür. İçgüdüsel itilimler her zaman anında tatmin edilme olanağı bulamayabilir ve ego, id’i bu gibi durumlarda dengelemek için oluşmuştur. Süperego, benliğin en son oluşan kısmıdır. Egoya karşı bir ebeveyn gibi yaklaşan, ona emirler veren, kısıtlayan, kontrol etmeye çalışan bir mekanizmadır. Bilinçaltının ihtiyaçlarından kaynaklanan dürtüler kendilerini direkt olarak belli etmezler ve değişik şekillerde ortaya çıkarlar. Savunma mekanizmaları da burada devreye girer. Psikanalitik kuramda birçok savunma mekanizmasından bahsedilir. Bunların bazılarının temel işlevleri şunlardır ve bu şekilde ihtiyaçlar indirekt bir ifade bulur: bastırılarak, kişiye geri dönüşü sağlanarak, tersine çevrilerek ya da yüceltilerek. Freud, kuramını oluştururken insan yaşamının ilk altı yılına fazlaca vurgu yapmıştır. Kişiliğin oluşumunun çoğunun bu altı yılda oluştuğundan ve bu dönemlerin insan için de oldukça kritik olduğundan bahseder. Freud bu doğrultuda 5 aşamalı bir psikoseksüel evreler dizisi oluşturmuştur. Bunlar cinsel gelişim evreleri olarak nitelendirilir ve her çocuğun bu evrelerden geçtiği kabul edilir. Her bir dönem erotojenik bir bölge odaklıdır ve cinsel güdü bu bölge üzerinden giderilir. Bu tatmin sürecinde, libidonun yatırımı çok az veya fazla olursa, evrelerde saplanmalar yaşanabilir ve bu da kişilikte belirgin izler bırakır. Herkeste az veya çok bu saplanmalar bulunabilir ancak saplanmanın fazla olduğu durumlar, yetişkinlikte kişinin hayatında belirgin sorunlara yol açabilir. Psikoseksüel evreler; yaşamın ilk yılını kapsayan oral dönem, anal dönem, fallik dönem, latans dönem ve genital dönem olarak isimlendirilirler. Psikanalitik kuramın bazı temel kavramlarına baktıktan sonra, bu kurama göre psikolojik sağaltımın nasıl gerçekleşeceğine ve psikoterapötik özelliklerine bakalım. Bir önceki kısımda, idsel ihtiyaçların farklı şekilde kendilerini ifade etme yolları bulduğundan ve bu yöntemlerin de savunma mekanizmaları olduğundan söz etmiştik. Psikanalizin temelinde bilindiği üzere bilinçdışı vardır ve psikolojik iyileşmenin yolu da buradan geçer. Freud ilk yıllarında, Jean Charcot’nun hipnozla iyileştirdiği vakaları gözlemlemiş ve Breuer ile birlikte hipnoz kullanarak vaka görmüşlerdir. Ancak daha sonraları hipnozun her vakada işe yaramadığını gözlemleyen Freud, bu teknik yerine serbest çağrışım tekniğine yönelmiştir. Danışan-danışman ilişkisine baktığımızda, psikanalizde danışmanın kendi kişiliğini sürece katmadığı ve belirli bir mesafede bir duruş sergilediğini görüyoruz. Bu mesafenin, danışanın bilinçdışını rahatça dışa vurabileceği nötr analitik ortamın sağlanması için kesinlikle gerekli olduğu kabul görür. Klasik psikanalizde kullanımı dikkat çeken divanın, terapistin danışanın onu göremeyeceği bir konumda oturmasıyla birlikte, göz kontağının … Okumaya devam et 7 Psikoterapi Kuramı