The Quiet Earth | Sessiz Dünya (1985, Geoff Murphy)

Yazar: Deniz Gökhan Gel

The Quiet Earth, Yeni Zelanda sinemasının, arifedeki ”Milenyum”un getirdiği sorumsuzluğu ve vurdumduymazlığı inceleyen, akranları Otomatik Portakal, 2001: Bir Uzay Macerası ve Brazil‘le birlikte belki de neo-luddismin[1] en iyi yansımalarından biri. Tüm tarihin en çok bağıran, en sessiz filmlerinden bir tanesi.

Filmin içeriği öylesine yoğun ki başlangıçtaki ve bitişteki ikişer dakikalık gitar solosu bile filmin genel aurasını bozamıyor. Filmin asıl derdini anlamak için esasında ilk 5 dakika yeterli oluyor. Zac Hobson, sabahın 6’sında uyanan, gününü bozuk saatine göre programlayan, günün ilk iletişimini radyodan sağlayan, işlerin yolunda gitmediğini anlayınca telefonuna sarılan, arabasına binip gittiği benzinlikte benzinini kendisi dolduran, biriyle konuşmak için zil çalan; elektronik, soğuk, dilsiz, sessiz bir insan.

Anti kahramanımız Zac Hobson uyandığı günün sabahında büyük şok içinde. Kendisini dünyanın en büyük klostrofobik alanında bulmuş, dönemin sıradan bir insanı görünümünde. Burada  filmi diğer zombili, benzer anlatımlı post-apokaliptik filmlerden ayıran en önemli çizgisini görüyoruz. Hiçbir insan, canlı, elle tutulur bir tema yok. Sonsuz, kusursuz, yalın bir yalnızlık.

İşyerine, bilgisayarına kart okutarak giren Hobson, bir bilgisayardan dış dünyayla ilgili bilgi almaya çalıştıktan sonra, yeniden bir kartla başka bir odaya girip fikir patronu Perrin’i uğradığı ultraviyole ışını nedeniyle gözleri yuvalarından çıkmış bir şekilde bulur. Böylece Hobson dünyanın sonunu getirebilecek güçteki ”Flashlight Operasyonu”nun geriye kalan tek elemanıdır.

Kısa bir süre için meslektaşını on binlerin yarattığı kaos ortamı içinde bulan Hobson, akabinde filmi klasik bir Amerikan kaosundan ayıran haleti ruhiyenin içine girer. Hobson dünyadaki tek canlıdır. İstediği şeyi yiyebilir, istediğini içebilir, istediği yerde yaşayabilir. Hobson bir insanın sahip olabileceği tüm id’lerin tek sahibidir. Oluşan kaos ortamının pay sahiplerinden Hobson, pragmatist kimliğiyle bu kaostan kârlı çıkar.

Bu şehvet ve kibir dünyası içinde, kendi kafasında sehven sahip olduğu villanın balkonundan Zac, filmin en önemli tiradını günah çıkarmak için atar. Hitler, Elizabeth ve Papa Paul’ün önünde dünyanın geleceği için şeytani aklını kullandığını ve yaşamaya mahkum olduğunu itiraf eder. Sonra da Nazi üyesi vatandaşı King-Ansell gibi bir kiliseye saldırır ve ”Çarmıhtaki İsa”ya ateş eder. Zac bir anlamda alter egosunda tanrılığını ilan eder.

Bir sabah villasında, bilgisayarında oto-kadınla konuşan Zac; bir güneş titreşimini hisseder, hayatta kalan ikinci kişi Joanne ile karşılaşır ve daha önceki gibi normal, sorumsuz bir insan gibi yaşamak için kendine neden yaratır. Genç ve tecrübesiz Joanne, aynı Zac gibi kısa bir üzüntüden sonra insan duygusunun en baskını, yedi günahın en büyüğü, avaritia’yı yani açgözlülüğünü ön plana çıkarır.

Güneş titreşiminin üçüncü getirisi Maorili Api olur. Api de Zac’in ilk doğal seleksiyonundaki gibi yaşadığı ütopik dünyanın keyfini çıkarmakta, Doğa bilimle Robin Hood’culuk oynamaktadır. İnsanın çaldığını, kendine geri armağan eder. Üçlü olayı çözmeye çalışırken onları hayatta tutanın tam da olay anında ölüme herkesten çok yaklaşmaları olduğunun farkına varırlar. Olay olduğu zaman; Api bir kavga sırasında gölde boğulurken, Joanne saç kurutma makinasının kaçak elektriğine maruz kalmaktaydı. Zac ise olayın bir önceki gecesinde intihara kalkışmıştı. Eğer olay anında ölümle yüzleşmeseler, onlar da diğerleri gibi ışığın içine kapılıp yok olacaklardı.

Güneşin titretişmini fark eden ve önlemini arayan Zac, üçlü aşk yüzünden Api’yle ters düşer. Artık anti kahramanla kahraman yer değiştirmiştir. Api canı pahasına da olsa, dünyayı kurtaracak tek adama zarar vermekte beis görmez. Joanne’in kurtarıcılığıyla barışan üçlü, Zac’in bulduğu fikirle istasyonu bombayla patlatıp ”Flashligt Etkisi”ni bitirmeyi düşünürler.

Api ve Joanne’in anlık yakınlaşmasını gören Zac onları kandırır ve tıra yüklediği patlayıcıyla istasyona girer. Flashlight’la birlikte titreşim sırasında ölen Zac başka bir dünyada yeniden dirilir ve en başından beri kendini inandırdığı ”tek insan” figürüne istese de istemese de mahkum kalır.

Filmin oyunculukları çok önemli. Elbette tiyatral bir filmde uzun tiratlar atmak, sürekli hareket içinde olmak, filmi taşımak zor bir iş. Ama az yazılmış ve ayna karşısında oynamışcasına self diyalogla rol taşımak çok daha zor bir iş. Bu anlamda 80’ler Pasifik sinemasının önemli başrolü Bruno Lawrence’ı bu yapımda başa yazmak lazım. Kendisinin aynı zamanda senaryoda da katkısı olduğunu unutmamak gerek.

Efektler zamanına göre dahi oldukça geri olsa da, sinematografi ve kurgu açısından filmin çok başarılı bir yapım olduğunu söylemeliyiz. The Quiet Earth’ü, bilimin getirebileceği kaosları ve insanların bundan nasıl bir psikolojiyle sağ çıkabileceğini merak eden, Hollywood’un efekt cambazlığından farklı olarak, diyalogla yoğrulan bir bilim kurgu filmini seyretmek isteyecek insanların filmi olarak nitelendirebiliriz.

[1] Neo-Luddism: Teknolojik gelişmelere karşı çıkan modern bir akım. (e.n.)

Editör: Büşra Erturan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir