Pantheon’da Tehlikeli Bir Adam: Denis Diderot

Yazar: Philipp Blom
Çevirmen: Cemre Yıldırım

Louis-Michel van Loo’nun Denis Diderot portresi, 1767

Fransız Aydınlanma düşünürü Denis Diderot’nun doğumunun üzerinden 300’ü aşkın yıl geçti. Diderot, belki de en çok Ansiklopedi’nin [1] (Encylopédie) kurucularından biri olarak tanınmasına rağmen, Philipp Blom, Diderot’nun felsefi yazılarının önemini ve bu yazıların daha ön planda olan çağdaşları Voltaire’in ve Rousseau’nun öncülük ettiği Aydınlanma ekolüne uygun nasıl bir alternatif sunduğunu bu yazıda savunmaktadır.

Zamanı gelmişti. Doğumundan 300 yıl sonra, Denis Diderot, Fransa’nın kendisine vermesi gereken en yüksek onuru almak için sıradaydı. 2012 yılında Cumhurbaşkanı François Hollande, ansiklopedistin [2] kalıntılarının Paris’te Panthéon’a aktarılmasını veya hoş bir Fransızca deyimle pantheonisé [3] edilmesini istediğini açıkladı.

Panthéon, Paris’te kutsal bir yere sahiptir. Bunun sebebi, yalnızca Tanrı’ya ibadet etmek için inşa edilmesi değil, Fransız Devrimcileri tarafından ulusun önde gelen kişileri adına, ön cepheden de anlaşılacağı üzere, cenaze ve anma töreni için bir yere çevrilmesidir. Latin Mahallesi’nin üzerinde gece yükselen, ateşli turuncu ışıklarla aydınlatılan ve görkemli bir kubbeye sahip bu taş döküm bina, aynı zamanda Fransız Cumhuriyeti’nin bir hatırasıdır.

Bina ilk başta, XV Louis’nin ağır bir hastalıktan kurtulması durumunda Aziz Geneviève’i onurlandıracağına yemin etmesi neticesinde Aziz Geneviève Kilisesi olarak inşa edilmişti. Hükümdarın buyruğu ve istekleri doğrultusunda had safhaya ulaşan masrafların finanse edilmek zorunda kalması nedeniyle inşaat ancak 1791’de tamamlanabilmişti. Bu arada, Devrim ülkeyi yıkıp geçmiştir. Kilise, milletin önde gelen kişileri için bir anıt mezar olarak tasarlanmış; bunlardan ilki olan Mirabeau Kontu’nun naaşı 1791’de kabul edilmiş ancak üç yıl sonra siyasi partilerin değişmesiyle buradan çıkarılmıştır. Tarih, yönetimlerin değişmesine tabidir.

Paris’teki Panthéon’un girişini gösteren bir fotoğraf, ~ 1880

Panthéon, pek çok ideolojik savaşın tiyatrosu olduğundan beri, Fransız benlik duygusunun kutsanmasının ve bu duygunun zaman içindeki değişimlerinin merkezi olmuştur. Sömürge idaresinin bir üyesi olan Félix Éboué, 1949 yılında kutsal toprağa giren ilk siyahi Fransız oldu; ilk kadın ise, 1995 yılında naaşı buraya getirilen Marie Curie’dir. Mezar listesi, Fransız entelektüel tarihinin en büyük başarılarını göstermektedir: Alexandre Dumas, Victor Hugo, André Malraux, Émile Zola. Mezarda yer alan en ünlü filozoflar arasında Aydınlanma düşüncesinin iki yıldızı da vardır: Voltaire hayatını sürgünde geçirmiş ve Jean-Jacques Rousseau Fransız olmamasına rağmen 18. yüzyılda onurlandırılmışlardır. Turistler genellikle onların lahitlerinin önünde fotoğraf çektirirler.

 

 

Artık bu seküler kutsamaya nail olma sırası Diderot’nun olabilir. Bahşedilmiş bu onuru “ateistler için cennet” olarak düşünen tutkulu derecede inançsız Diderot’yu hoşnut etmiştir ki bu aynı zamanda tamamen hak edilmiş bir başarıdır. Sonuçta Diderot, yalnızca büyük Ansiklopedi ve birkaç etkili romanın, felsefi eserin, oyunun ve yüzlerce eğlenceli mektubun editörü değildi, o aynı zamanda en parlak döneminde tartışmasız Avrupa’nın entelektüel merkez üssü hâline gelen ve üretken bir yazar olan Baron Thierry d’Holbach’ın felsefi toplantılarının yıldızıydı.

Ancak işler o kadar da kolay değildi. Her şeyden önce, en son 1913 yılında olmak üzere, Diderot bu onur için birçok kez reddedildi. Yine de entelektüel bir baş belası, Eros ve erotik tutkuyu çok seven biri, Kilisenin amansız bir düşmanı, iktidar ve bireylerin başkalarına karar verme hakkı söz konusu olduğunda çözülmez bir şüpheci olduğu düşünülüyordu ve hâlâ da öyle düşünülüyor. Muhtemelen, bu hoşgörü ve cumhuriyet çağında, bu zorlukların üstesinden gelinebilir. Ne de olsa Fransız milli hafızasının kutsal yerinde ondan önce gelen Voltaire de kilisenin destekçisi değildi.

Louis Carmontelle’in Baron d’Holbach portresi, 1766

Diğer bir sıkıntı ise Diderot’nun yaşadığı zor bir o kadar da belirleyici olan hayatını kanıtlar nitelikte olabilir. Açık konuşmak gerekirse, Diderot’nun kemiklerinin nerede olduğunu biliyoruz. Paris’te Saint-Honoré caddesindeki Saint-Roch Kilisesi’nde doğrudan sunağın altında, ebedi dinlenme yerinden birkaç kilometre uzaktaki kemiklikte (ölü kemiklerinin koyulduğu yer) bulunmaktadır. Thierry d’Holbach’ın kemikleri de, diğer önemli Fransızlar gibi, tesadüfen oradadır. Sorun, kemiklerin nerede olduklarını bilsek de hangilerinin Diderot’ya ait olduğunu bilmiyor olmamızdır.

Kemiklik, Fransız Devrimi sırasında oldukça ateşli devrimciler tarafından tahrip edildi ve 1871’deki trajik Paris Komünü hadisesiyle bu ölümün gerçekleşmesinin ardından tekrar kötü bir muameleye maruz kalmıştır. Günümüzde kemiklik kapalı olup tam anlamıyla ne durumda olduğunu bilmek zordur. Eğer ismini taşıyan lahit üzerindeki kemikler aslında eski mezar yerinin çeşitli vatandaşlarından oluşan bileşik bir iskelet olacaksa ikna edilmiş bir materyalistin bedenine pek uygun olmayacaktır. Belki de bir DNA analizi bu problemi çözecektir fakat bu, pek basit bir görev değildir.

Kendi günlerinde, Diderot ve felsefi silah arkadaşları eşit ölçülerde saygı görmüştür ve yerilmiştir; pek çok kez ziyaret edilmişlerdir ve onlar hakkında bir hayli yazı yazılmıştır. D’Holbach’ın ünlü salonu (yazarlar ve düşünürler tarafından yapılan toplantı); Diderot, David Hume, ekonomist ve sömürgecilik karşıtı Guillaume Raynal, romancı Lawrence Sterne, Edward Gibbon, İtalyan hukuk reformcusu ve ölüm cezası muhalifi Cesare Beccaria gibi aydınlanmacıları tek bir gecede bir araya getirebilirdi. Salon, katı öğretilere sahip felsefi bir okul değil; bilim insanları ve şairler, ateistler ve inananlar, filozoflar ve uygulayıcılar arasında süregelen bir konuşma ortamıydı. “Tanrının şahsi düşmanı” olarak anılan D’Holbach, geleneksel görüşlü kayınvalidesi için rahipleri ve diğer eleştirmenleri masasına davet ederdi, hatta yazlığında papaz bulundururdu.

Köktenci aydınlanmacılar, birbirleriyle çok yakındılar ancak daha önemlisi, korkutucu bir şekilde taviz vermeyen yazıları, Batı dünyası genelinde okundu ve tartışıldı. D’Holbach’ın materyalist şaheseri Doğanın Sistemi, Katolik kilisesi tarafından yasaklanan kitaplar listesindeydi; bu sebeple gizlice basılması ve dağıtılması gerekiyordu. Buna rağmen, 18. yüzyılın ikinci yarısında yüz binden fazla kopya sattı.

Kilise tarafından mahkum edilen ve sarayın nefret ettiği D’Holbach ve Diderot, özgür düşüncenin yol göstericisiydiler ve Amerika’nın kurucularına ilham verdiler. Franklin’in akşam yemeğine ve bitmeyen tartışmalara katılmış olmaları muhtemeldir. Jefferson’un şahsi kütüphanesi hâlâ ilgi alanlarına tanıklık eder; Diderot, d’Holbach, Helvétius, Raynal ve önceki entelektüel kuşakları okumuş ve hayran kalmıştır. Bağımsızlık Bildirgesi için; Lock’un yaşam, sağlık, özgürlük ve mülk arayışı yöntemini, Epikür’ün ve Diderot’nun “mutluluk arayışı”na dönüştürmüştür.

Köktenci aydınlanmacılar, yine de, hafızaların kenarlarına ve düşünce tarihinin dipnotlarına itilmişlerdi. Okullarda öğretilen aydınlanma, Diderot ve arkadaşlarının büyük entelektüel devrimi değil, öncüleri Immanuel Kant ve Voltaire olan bir ekolün tarihiydi. Göreceli anlaşılmazlıkları, aşırı mutlakiyetçiliği eleştiren, ancak birçoğunun otoriter yönetimini eleştirmeyen Voltaire ve Rousseau ile olan düşünceleri karşılaştırılırsa çözülemez bir gizem değildir; Kiliseye saldırdılar ama “en yüce varlığın” övgülerini seslendirdiler; görüşleri sağlam bir şekilde deist ve otoriterdi; bu görüşleri yeni, devrim sonrası bir politikanın gücünü haklı çıkarmak için onlara yardım ediyordu. Robespierre, Rousseau’yu yeni devletin koruyucu azizi yaptı, onu övgülere boğdu ve Bastille’den alınan bir taştan oyulmuş bir büstünü yaptırdı.

D’Holbach’ın ve Diderot’nun insan doğası hakkında çok farklı görüşleri vardı. Kendi dönemlerindeki yeni bilimsel keşiflerin gelgitli dalgalarının sıkı ve hevesli takipçileri olan d’Holbach ve Diderot, doğanın evrimleştiği, yaratılmadığı; her şeyin maddesel olduğu ve ölümsüz ruhlar için bir yer olmadığı; doğanın yalnızca maddeden oluştuğu ve bizim de içindeki hayvanlar olduğumuz; evrenin anlamsız ve tanrısız olduğu sonucuna vardılar. Baskıcı din adamlarının olduğu bu dönemde, bu son nokta onların dikkatini çekti. Sert tartışmalarda dinin, fakirlerin haddini bilmesi için oluşturulmuş bir kurgudan başka bir şey olmadığı, yargıçların ve rahiplerin bir komplo kurumu olduğu konusunda tartışarak genel olarak Hristiyanlığa ve dini inanca saldırdılar.

Diderot, insan doğasının en gerçek ve en yüksek amacını akılda değil şehvette gördü. Ona göre insanlığın varoluşu, zevk arayışıyla Eros tarafından yönetilir. Bu duyumcu yaklaşımın önemli bir metafiziksel sonucu vardı: hiçbir öfkeli Tanrının ebedi cezalandırmayı yumuşatmak için şehveti yargılamadığı ve varlıklarının acı çekmesini istemediği günahsız bir dünyada, mümkün olan en yüksek hazza ulaşmak ve arzunun, doğal yasalara uygun olarak eğitilmesi olmuştur. Ulu bir müdahale olmayan bir toplumda, bu mutluluk arayışı şansı herkese verilmelidir.

Charles-Nicolas Cochin tarafından çizilen ve Bonaventure-Louis Prévost tarafından kazınan Ansiklopedi’nin (1772) ön yüzünden detay. Eser, odak noktası olarak gerçeği temsil eden, parlak ışıkla çevrili (Aydınlanmanın merkezi simgesi) olan simgecilikle doludur. Sağdaki diğer iki figür, akıl ve felsefe, gerçekliğin örtüsünü yırtmaktadır.

Bu görüşler, soylulardan Maximilien de Robespierre ve Napolyon gibi devrimci diktatörlere ve Katolik Restorasyonuna kadar, gücünü korumak veya güç kazanmak isteyen herkes tarafından nefret edilmiştir. Diderot, 19. yüzyıl burjuvazisine hitap etmeyecek bir söz söylemiştir: “Son kral, son rahibin bağırsaklarıyla boğulana kadar insanlar asla özgür olmayacak.” Bırakınız yapsınlar kapitalizmi, kendi kendini Hristiyan ilan etmiş orta sınıfın, yoksulluk sınırının altında çalışan kesimden kendi memleketlerinde ve sömürge ülkelerde faydalanmasına izin vermiştir. Gücün, imtiyazın, köleliğin ve sömürgeciliğin genişlemesinin haklı gösterilmesi hususunda daha da titizleşen Diderot ile sahip oldukları tutum konusunda tartışamazlardı. Onlara gerekli sözcük dağarcığını sunan ve kendilerini medeniyetin, Aydınlanmanın ve dini değerlerin koruyucuları gibi görmelerine izin vererek cahil kitlelerin üzerine ilahi ihtiyat koyan Voltaire’in ılımlı Aydınlanmasıydı.

Köktenci Aydınlanmacılar, ortaya çıkan bu güç yapısını rahiplerin ve “yargıçların komplo kurumu“ olarak yorumladılar ve kınadılar. Düşünceleri Charles Darwin’den çok önce evrimciydi; William Wilberforce’dan önce kölelerin haklarını ve Mary Wollstonecraft’tan önce kadınların haklarını savundular. Acı ve baskı üzerine değil, zevk ve özgür seçim üzerine kurulu bir toplumda, şehvet ve sosyal adalet çerçevesinde inşa edilmiş bir ahlakta bireysel tatmin görmek istediler. Etkili fikirleri, onlardan sonraki devrimciler için beklenildiği gibi baş döndürücü keşiflerdi; d’Holbach’ın ve Diderot’nun sıkı takipçileri arasında Karl Marx, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud gibi isimler vardı.

Sansür, suçlamalar ve tutuklama tehdidi Diderot için hayatın bir gerçeğiydi, ancak ölümlerinden sonra acı çekebilecekleri acımasız veya beklenmedik cezaları önceden tahmin edemedi. Gerçeklerin ve ilişkilerin çarpıtılması, Voltaire’in ve Rousseau’nun törenle Panthéon’da toprağa verilmeleriyle ve insanlığın en asil beyinleri olarak methedilmeleriyle başladı. Voltaire’in siyasi entrikaları, görünüşte saldırdığı nüfuzlu kimselere karşı çıkarcı rolü, onu zengin ve meşhur kılan soylulara karşı son derece kararsız tutumu ve toplumların afyonu olan dine karşı alaycı yaklaşımı unutuldu. Rousseau’nun öfke nöbetleri ve arkadaşlarına ihaneti, diktatörlüğünü savunması unutuldu. Bu iki lahit, sayısız büst ve kabartma baskılı kitaplarla birlikte, onların ihtişamlı ve kusursuz dürüstlüklerini yaymaktadır.

Voltaire ve Rousseau, Fransa yasalarına göre ölümsüzlüğe doğru bir yürüyüşe çıkmış, “Aux Grands Hommes la Patrie Reconnaissante” (Büyük İnsanlara, Minnettar Vatan) başlıklı bir çizim, iki adamın gömülü olduğu Panthéon mezarlığının girişinde yazan yazının aynısıdır.

Aynı zamanda Diderot ve d’Holbach ahlaksız ilan edildi, yeteneksiz diye alay edildi ve bazı okul müfredatlarının dışında tutuldu; kemikleri anonim bir yığın içinde çürüdü, kitapları yalnızca gelişigüzel bir şekilde ve kısa baskılarla basıldı. Konuşulduklarında ise, Diderot alakası olmayan bir şekilde Galyalı bir romancı ve çoktan zamanı geçen bir ansiklopedi editörü olarak sindirildi; D’Holbach ise Marksist kuramın sönük ve sıkıcı bir öncüsü olma konumuna indirgendi. Salon ve misafirleri çabucak unutuldu: yirmi beş yıldır Avrupa’nın en parlak beyinlerinin, Hume’un deyimiyle, ‘Rue Royale’in Şeyhleri’nin buluştuğu ve tartıştığı Paris’teki ev hala ne bir plakete ne de belli bir tanınırlığa sahiptir.

İnsanlığı batıl inançtan yalnızca bir kez daha boyun eğdirmek için özgürleştiren akılcı Aydınlanmanın büyük hikâyesi, bu defa, aklın ve ussallaştırmanın dikte ettiği, girişimcilik tarafından yönlendirilen, verimlilik ve ucuz işgücü inancıyla beslenen bir ekonominin çıkarlarına ve öz-imajına uyuyordu. İtaat edilmesi ve memnun edilmesi gereken eski bir tanrı gibi olan pazar kurgusunun hâkimiyetindeki zamanımız ve en yüksek düzeyde tüketim için en iyi duruma getirilmiş bir toplum, Diderotsal bir empati vurgusu olmaksızın Aydınlanma ekolününün  doğrudan bir sonucudur. Biz, kısaltılmış, detayları çıkartılmış bir tarihi miras aldık ve bu tarihi, d’Holbach’ın salonunda mum ışığında gerçekleştirilmiş pervasız, rahat söyleşilere hiç de benzemeyen geri kafalı fikirleri üstü kapalı bir biçimde destekleyerek tekerrür etmiş olduk. Bir ikincinin, yani daha köktenci bir Aydınlanma geleneğinin varlığı tamamen inkar edilmemiştir, fakat iki yüzyıldır süre gelen tarihsel önyargı, yavaş ama emin adımlarla etkisini göstermiştir.

Bu durum, Diderot’nun kemikleri -ya da en azından bir kısmı- yeni ve onur verici ebedi istirahatgahlarına gerçekten gitseler bile değişmeyecektir. Panthéon’da, kendisine adanmış bir anıt zaten vardır Ansiklopedi’nin editörü olarak -ki bu imaj ona, ötekileştirilen ve sonunda tamamen unutulan felsefi çalışması vesilesiyle yapışmıştır.

Ancak bu muhteşem çalışmadaki rolü 18. yüzyıl için önemliyken, bugün hâlâ bizimle konuşabilen filozof Diderot’dur. Tutkulu bir yaşamı, sosyal dayanışmayı ve ahlakın temelleri olarak empatiyi savunması, bilimi tüm bilginin temeli olarak, sanatı ve Eros’u anlam yaratmanın yolu olarak görmesi tazeliğini ya da gerekliliğini hâlâ kaybetmemiştir. Diderot’nun defalarca söylediği gibi, Aydınlanma’nın gerçek potansiyeli, aklın mutlak egemenliği değil, iyi yaşanmış bir hayatın temeli olarak tutkunun iyileştirilmesidir.

[1] Türkçe Ansiklopedi veya Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlerin Sistematik Sözlüğü olarak değerlendirebileceğimiz, Fransa’da 1751 ve 1772 arasında birtakım takviyeler, revize sürümler ve çeviriler ile birlikte geliştirilerek Denis Diderot ve Jean le Rond d’Alembert editörlüğünde yayımlanan genel nitelikte bir ansiklopedidir. Yazın, insanın kendini bilimin gelişimine adamasına, laik bir düşünce ve açık görüşlülük içerisinde yeni bir tolerans gösteren bir tutum içerisindedir. Kaynak: https://www.britannica.com/topic/Encyclopedie

[2] Encylopédie olarak nitelendirilen eseri yazan kişiye verilen addır. (e.n.)

[3] Fransızcada pantheonisé kelimesi Panthéon’a gömülmek anlamına gelmektedir. (ç.n.)

Bu Makalenin / [A Dangerous Man in the Pantheon] orijinali The Public Domain Review'a aittir.  Creative Commons Attribution-ShareAlike 3.0 lisansıyla korunmaktadır.

Kaynakça

Philipp Blom, 2005, Enlightening the World: Encyclopedia, The Book That Changed the Course of History, St. Martin’s Press

İleri Okuma

Denis Diderot ve Jean le Rond D’Alembert, 2005, çev. Selahattin Hilav, YKY

Redaktör: Melis Fettahoğlu

Editör: Martı Esin Şemin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir