Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri

Paleolitik Çağ’ın Kadın Figürinleri

Bu yazı, 15 Şubat 2019 tarihinde yayımladığımız Gorgon E-Dergisi’nin  6. sayısında yer almaktadır. Dergide yer alan yazıların tamamını görmek için tıklayınız: Tüm Yazılar 

Yazar: Arman Tekin

İnsan, ilk kez tarih sahnesine çıktığı Paleolitik Çağ’dan itibaren verdiği yaşam mücadelesi içerisinde ekonomik, sosyal ve kültürel birtakım değişimler geçirmiştir. Bu değişimler içerisinde sanat olgusu gelişmiş ve bu olgu, günümüze değin önemini korumaya devam etmiştir. Kadın ise erkeğe nazaran sanatın yaratım sürecinde ve sonrasında hem özne hem de nesne olarak bir değer olarak görülmüştür. Bunu sanatçının icrası ile görebilmemizi sanat eserlerinden en belirgin olanları ise kadın heykelcikleri diğer bir deyişle kadın figürinleridir. Bu yazımda da sanat olgusunu kadın üzerinden değerlendirmeye çalışacağım. Bu vesileyle de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü şimdiden kutluyorum!

  1. Paleolitik Çağ

Etimolojik olarak baktığımızda “Paleolitik” kelimesi Yunanca “Palaios”(eski) ile “lithos”(taş) kelimelerinin birleşimiyle oluşmuştur. Türkçeye ise “Eski Taş Çağı” ya da “Yontma Taş Çağı” olarak çevrilmiştir. Ancak bilimsellik açısından Paleolitik Çağ şeklindeki kullanım daha yerindedir. Paleolitik kavramı ise, ilk defa 1865 yılında John Lubbock tarafından kullanılarak arkeoloji bilimine kazandırılmıştır. Lubbock, Pre-historictimes adlı eserinde, Prehistorik arkeolojinin dört büyük çağa ayrılabileceğini ve bu çağı: “İnsanın mamut, mağara ayısı, tüylü (ya da yünlü) gergedan ve diğer nesli tükenmiş hayvanlarla birlikte Avrupa’ya hâkim olduğu bir gidişat söz konusudur. Buna Paleolitik dönem diyebiliriz.” şeklinde bir tanımlama yapmıştır.[1] Genel olarak baktığımızda Paleolitik Çağ, GÖ 2.6 milyon-GÖ 12.000 yılları arasına tarihlendirilirken, Uluslararası Kronostratigrafi Kurumu’nun yapmış olduğu kronolojik cetvele göre ise Pleistosen Dönem’de Kuvaterner içine yerleştirilmektedir[2].

  1. Paleolitik Çağ Sanatı

Sanat, kavramsal açıdan baktığımızda, köken olarak insanlığın varoluşunun yanı sıra insanın düşünsel varoluşuyla da ilintilidir. Buna bağlı olarak nerede bir insan topluluğu varsa, orada yaşamı gerekli kılan maddi hayatın yanı sıra sezginin, bilinçaltının ve içgüdüselliğin etkileriyle sanat ortaya çıkmıştır.

Sanat için birçok kişinin öznel bir yorum getirerek tanımlamaya gittiği görülmüştür. Paul Klee sanatı, “Sanat görüneni yansıtmaz, görüneni kılar,” sözleriyle ifade ederken; Platon “Sanatın kendisine konu edindiği, yani taklit ettiği nesneler, ideaların birer gölgesidir,” ifadesini kullanmıştır. Herbert Read’e göre “Sanat insanın kendi insanlığını tanımasıdır.”[3] Belki, Gombrich’in de dediği gibi, “Sanat adı verilen bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır.”[4]

Bütün bu ifadeler haricinde daha genel bir tanımlamayı istersek, Çetin Aytaç’ın tanımına başvururuz. Çetin Aytaç der ki: “Genel olarak sanat, insanların doğa karşısındaki, duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi araçlarla güzel ve etkili bir biçimde, kişisel bir üslupla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir.”[5]

Tarih öncesi dönemde yaşamış insanlarda yüksek düzeyde gelişmiş bir artistik kabiliyetin ve sofistike düşünmenin varlığına ilişkin kanıtların ortaya çıkması antropologları ve sosyologları düşünmeye sevk etmiş ancak en başlarda tamamen kabul görmemiştir. Bu dönemde yaşanan bu süreci Burkitt şöyle dile getirmiştir: “1880’de İspanya’daki Paleolitik Çağ’ın mağara resimleri keşfedildiğinde, bunların otantik olduğundan hemen kuşkulanıldı ve bu resimler, sahte yapıtlar olarak nitelendirilip bilim dünyasından dışlandı. 1895 ve 1897’de Fransa’da aynı tipte başka kaya resimleri bulununca öteki bulguların da gerçek olabileceği düşünüldü, böylece ilk bulunanlar tekrar kabul edilip ele alındı. Bu kaya (yahut mağara) resimleri ortaya çıkalı çok değişik yorumlar yapılagelmiştir.”[6]

Bu görüşlerin çoğunluğu hayvan figürlerinden oluşan bu resimler için genel kanı, bunların büyü ile ilgili bir anlam taşıdıkları yolundadır. O dönem insanın bu hayvan tasvirlerini yaparak onlar üzerinde bir güç elde ettiği ve yiyecek sağlamak için başarılı bir avında böylelikle mümkün olabileceği konusunda bir inanç taşıdığı kabul edilir. Bu teori günümüzde yaşayan ilkel halkların uygulamalarına bakılarak destek bulabilmiştir[7].

Sanatın esas yapısı, yalnızca güncel gereksinimlere yarayan eşya üretimi ya da dini, felsefi düşüncelerde karşılığını bulmamaktadır. Sanatçının yeteneği ise ne güncel istek ve ihtiyaçları ne de yalnızca düş ve fantezisinden gelir; onun yaratıcılığı sentezleşmiş, kendi içinde tutarlı ve birtakım çelişkilerin toplandığı bir dünyadan oluşur; bu işlem, evrensel gerçeği bir yanıyla algılayan bireyin hayal gücüne dayanmaktadır[8].

Bu çağlardaki sanat eserlerini açıklamak amacıyla genel olarak “İlkel” kavramının birçok araştırmacı tarafından kullanıldığı görülmektedir. Bu araştırmacılardan Gombrich, konu hakkındaki düşüncesini şöyle dile getirmiştir; “Biz bu topluluklara bizden daha basit oldukları için değil, (çünkü onların düşünme biçimleri bizimkinden kimi zaman çok daha karışıktır) tüm insanlığın geldiği ilk koşullara daha yakın oldukları için “ilkel” diyoruz”[9]

Bu tanımlamanın yapılmasındaki en büyük sebep ise avcılık, toplayıcılık ve yağma kültürlerinden yerleşik düzene geçilinceye kadar olan süre içinde sanat eserlerinin tarzında anıtsal nitelikler olmadığından bu devrelerde oluşturulan yapıtlara primitif-ilkel sanatlar demesinde kaynaklanmaktadır. Ancak günümüzde bu tanımlama özel anlamda geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü sanat terminolojisinde “ilkel” kavramı teknik olarak yeterince gelişmemiş yapıtlar düşünülür. Fakat çağdaş sanat anlayışı bu özel durumu sağlıklı bir yargı olarak kabul etmemektedir. Teknolojik yetersizliklerin sanat yapıtlarının estetiksel anlamda değerlendirilmesinde kesin bir ölçüt olamayacağını öngörür. Ayrıca bu sanat yapıtlarının ne denli kaba, ilkel araçlarla yapıldığı düşünülürse onların büyük çaba, sabır ve becerileri karşısında şaşırmamak olası değildir[10]

Sanatın tarih öncesi dönemde yaşamış olan insan tarafın nasıl icra edildiği ve nasıl bir işlevi olduğu konusunda bugüne kadar birçok görüş dile getirilmiş en fazla tartışma yaratan görüşler ise  “Sanat sanat içindir” ve “Sanat fayda içindir” şeklinde olmuştur.

“Sanat sanat içindir” düşüncesini savunanlar için, sanatın tek amacı vardır; o da sanatın kendisidir. Sanatın başka amacı olamaz ve yoktur. Sanat, ne kişisel ne de toplumsal yararı dikkate alır. Tek hedefi güzel biçimleri yaratmaktır. Ancak “Sanat fayda içindir” düşüncesini savunanların düşüncesine göre ise, sanatın fayda getirmesi gereklidir ve buna bağlı olarak da fayda getirmeyen sanat, sanat sayılmamalıdır. Paleolitik Çağ sanatını bu görüşler üzerinden değerlendirdiğimiz takdirde öncelikle o dönemde yaşamış, sanat icra eden kişi, daha doğru bir tabirle sanatçının sanatını icra etmede nasıl bir amaç güttüğüne dair çeşitli araştırmacıların düşünceleri bu değerlendirmede bize yardımcı olacaktır:

“Sanatın icrası, değerlendirilmesi bireyseldir; sanat bireyin yalnız başına yaptığı bir faaliyettir ve toplum onu kabullenmedikçe, aşama birimlerini içine sindirmedikçe sanat toplumsal fabrikada dokunamaz. Toplum asla kendisini oluşturan bireylerden ayrılarak düşünülemez. Hiçbir birey paylaştığı bir kültür olmaksızın ulaşabileceği yere varamaz. Tersine bir uygarlık da içinde bir bireyin yardımı olmaksızın hiçbir unsur ortaya koyamaz.”[11]

“Bütün sanat zamanla koşulludur ve ancak tarih içinde belli bir zamanın düşüncelerini, isteklerini, gereksinimlerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı temsil eder. Ama sanat bu sınırlılığı da aşar ve o tarihsel an içinde insanlığın sürekli gelişme yeteneği olan bir anını da yaratır. Gittikçe çoğalan kanıtların zenginliğine bakarak sanatın başlangıçta büyü olduğu, gerçek ama bilinmeyen bir dünyaya egemen olmaya yarayan tılsımlı bir araç olduğu sonucuna varabiliriz. Sanatın bu büyücülük görevi giderek toplumsal ilişkilere ışık tutmak, yoğunlaşan toplumlardaki insanları aydınlatmak, insanların toplumsal gerçekleri tanıyıp değiştirmelerine yardım etmek görevine dönüştü. Sanatın görevi her zaman insanı bütünlüğü içinde heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının yaşamı ile bir görebilmesini, başkalarında kendisinin olabilecek yaşantıları benimsemesini sağlamaktır.”[12]

“Paleolitik adam bir kez tasvir yaratabilecek yeteneğe ve şuura sahip olduğunu görünce, bu şuurlu yeteneği ilk önce rastlantı ve benzetme sonucu ortaya çıkarttığı şekilleri tekrarlamaya, ya da kendini özellikle ilgilendiren varlıklarla benzerlik gösteren doğal olayları canlandırmaya vermiştir. Artık Paleolitik sanatçılar, yalnız rastlantı eseri olarak değil, aksine bilerek, isteyerek bazı tasvirleri meydana getirmeye yakın olduklarını, o düzeye eriştiklerini sezmişlerdir. Bu nedenlere dayanılarak daha önce de belirttiğimiz ve tekrarlamakta yarar bulduğumuz gibi, ilk sanatçıların ‘sanat sanat içindir’ ilkesine uygun eserler yarattıkları ve bunu izleyerek sanatın dini-majik bir yön aldığı söylenebilir. Bu dini majik yönelimde de en büyük etken ekonomik faktörü meydana getiren besin,beslenme ve çoğalma ile ilgili endişelerdir.”[13]

Bu görüşler ışığında Paleolitik sanatçının aslında en başta bir güzellik yaratma biçimi olarak karşımıza çıkan sanat olgusu sonrasında fayda getiren bir uğraş,çaba ve ifade biçimi olarak devamlılığını sürdüregelmiştir. Bu noktada ise devreye doğa karşısında kendini zayıf ve güçsüz gören insanın doğaya üstünlük çabası sanatsal faaliyetler ile pekiştirdiği görülmüştür. Bunu yapılan dinsel törenler için görmek mümkündür. Dönemin avcı-toplayıcı ekonomisinin de etkisiyle bu dinsel törenlerde çeşitli ayinlerin gerçekleştirdiği bilinmektedir. Bu ayinler o dönem insanının ava gitmeden önce “büyücü” veya “şaman” adını verdiğimiz kutsal kişi tarafından günümüz tabiriyle kutsanması ve avın bereketli geçmesinden sonra da zaferi kutlamak ve zaferlerin yani bereketin devamlılığı için yapılıyordu. Bunu Fischer: “İlkel insan sanatı yaratmakla gücünü arttırmada ve yaşayışını zenginleştirmede kendine gerçek bir yol buldu. Ava çıkmadan önceki çılgın toplu dans topluluğunun güven duygusunu gerçekten arttırıyordu; yüze sürülen savaş boyaları, atılan savaş çığlıkları savaşçıyı gerçekten daha kararlı yapıyor, düşmanı ürkütebiliyordu. Mağaralara yapılan hayvan resimleri avcıya gerçekten bir güven,avına karşı bir üstünlük duygusu veriyordu. Tehlikeli,anlaşılmaz,ürkütücü doğa karşısındaki güçsüz yaratık insan, gelişmesinde büyüden büyük destek alıyordu.”[14] şeklinde dile getirmektedir. Bu noktada, Benedict’in söyledikleri günümüz sanatında değer gören bir görüş olan “Toplum için sanat” görüşünü de düşünmemize neden olmuştur. Çünkü bildiğimiz gibi Paleolitik sanatçıların eseri olan mağara resimlerinde Fischer’ın da sözünü ettiği gibi tarih öncesi dönemde yaşamış hayvanların resimlerini yapıyordu. Bu resimler içerisinde insanın av hayvanı olarak gördüğü hayvanların resmedildiği ve bazen de insanın bu resimler içerisinde avcı olarak yer edindiği görülmektedir.

Sanatın kaynağı konusundaki görüşlere değindikten sonra burada katkısını yadsıyamayacağımız sanatçı ile ilgili de birkaç şey söylemek gerekmektedir. Sanatçı “Sanat dallarının birinde üstün başarı gösteren kimse” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdan yola çıkarak sanatçının sanatın herhangi bir alanında uzman olduğunu söyleyebiliriz. Ancak tarih öncesi dönemin koşulları göz önünde bulundurularak bizim Paleolitik sanatçı adını verdiğimiz ilk sanatçı hakkında yorum yapmak ya da bir tanımlamaya gitmek için o günün koşullarını göz önünde bulundurmak daha doğru olacaktır. Bu noktada Fischer ilk sanatçı hakkında görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir: “İnsanların kullanabilmesi için taşa yeni bir biçim veren ilk araç yapıcı, ilk sanatçıydı. Bir nesneyi doğanın sonsuzluğu içinden seçip onu işaretleme yoluyla evcilleştirerek öbür insanların kullanabileceği bir araç olarak ortaya çıkaran ilk ad-verici de büyük bir sanatçıydı. Ritmik bir ezgi yoluyla çalışma sürecini düzenleştiren,böylece insanın toplu iş gücünü arttıran ilk örgütleyici de bir sanat yalvacıydı. Hayvan kılığına girip bu benzeşme yoluyla avı yakalamayı kolaylaştıran ilk avcı, belli bir çentik ya da süsle bir aracı ya da silahı işeretleyen ilk taş devri insanı, bir hayvan derisini bir kayaya ya da ağaca gererek aynı cinsten hayvanların yakalanmasını sağlayan ilk oymak beyinin içinde bulunduğu bütün bu insanlar sanatın öncü atalarıydılar.”[15]

  1. Figürin Nedir?

Konumuz olan Paleolitik Çağ kadın figürinleri ile ilgili bilgi vermeden önce figürin kelimesini tanımlamak gerekmektedir. Figürinlerin nasıl bir anlam taşıdığı konusunda çeşitli tanımlamalara gidilmiştir. Genellikle, canlı varlıkları betimleyen, kolay taşınabilir nitelikte olan, üç boyutlu küçük sanat ürünleri figürin olarak tanımlanır. Figürinler, taş, ahşap, hayvan dişleri ve kemikleri, pişmiş toprak, maden gibi her türlü malzemeden yapılabilirler[16].

Taşınabilir boyutlarda olan heykellere, küçük boyutlu heykellere, “heykelcik” denmektedir[17]. Ancak genel olarak baktığımızda figürin ve heykel kavramları karşılaştırıldığında; heykel temelde bulunduğu mekânı kapsaması ve hâkim olması anlayışına bağlı olarak üç boyutlu bir tasarımdır. Fakat figürinler daha küçük boyutlu, simgeleşmiş ama heykel gibi tek başına simge haline gelmemiş olanı vurgulamaktadır.

Bu kadın heykelciklerini kavramsal açından bir çatı altında toplamak istediğimiz takdirde Hodder’in tanımını kullanmak daha yerinde olacaktır; “İnsan bedenlerinin küçük röprodüksiyonları[18] dünyadaki bütün arkeolojik kazı alanlarında sıkça görülür. Hayvan ve nesne heykelleriyle birlikte, bu küçük heykellere ‘figürin’ denir.”[19]

Hayvan ve insan betimlemesinin yapıldığı bu heykelcikler arasında en dikkat çeken örnekler kadın heykelcikleri, bir başka deyişle kadın figürinleri olmuştur. Kadın figürinleri gerek tarih öncesi dönemde yaşamış insanların sosyo-kültürel yapılarını anlamamız açısından prehistorya bilimine yardımcı olmuş, gerekse kadının Paleolitik Çağ’dan itibaren nasıl bir bakış açısıyla değerlendirildiğini gözler önüne sermiştir.

Figürinler, genel olarak baktığımızda tarih boyunca farklı amaçlarla yapılmış ve kullanılmıştır. Çoğunlukla dönem insanı tarafından tapınma objesi olarak dinsel törenlerde kullanılmış ve çağın insanının inançlarını simgelemiştir. Figürinler aynı zamanda bolluğu, bereketi arttırdığı düşünülerek bir meta olarak da kullanılmıştır. Bazen bu heykelciklerin oyuncak olarak da kullanıldığını düşündüren buluntuların ele geçtiği bilinmektedir.  

Kadının en çok bilinen ilk betimlemeleri, avcılık- toplayıcılık dönemi kadın heykelciklerine dair haber, 1908 yazında Yale Üniversitesi’nde antropolog olan George Grant MacCurdy (1863-1947) tarafından sunulan raporda ortaya çıkmıştır[20]. Haber, Avusturya’nın Willendorf Kasabası yakınlarında, arkeolog Josef Szombathy tarafından bulunan Willendorf Venüsü ile ilgilidir[21].

Venüs betimi, sadece şişman bir gövdenin fildişinden figürinini tanımlamak için, Édouard Piette tarafından da kullanılır[22]. Şekli yüzünden bu heykelciği, (la poire) armut diye adlandıran Piette için Venüs adı; heykelcikteki cinsel organdaki belirginliğin, Avusturya’da bulunan Venüs tümseğine benzetilmesinden dolayı kullanılmış olabilir. Hangi nedenle olursa olsun Piette’in yaptığı bu benzetmeden sonra, Venüs tipolojik özelliklerine bakılan bütün şişman, avcılık-toplayıcılık dönemi kadın heykelciklerini tanımlamak için kullanılan ortak bir terim olmuştur. Avrupa kökenli bir kelime olmasına karşın birçok kaynakta kadın figürinlerinin Venüs adıyla bahsinin geçmesi yanlış değil bilakis yerinde bile olmuştur.

Bu venüsler, cinsel bölgesi belirgin bir şekilde tasvir edilmiş ve sarkan büyük göğüslere ve karına sahip olan bir kadını gösterir. Kadının vücuttaki yağları, basen kısmıyla birleşerek ortada bir bütün oluşturmaktadır. Piette, cinsel özelliklerin abartılı biçimde görünmesini Afrika kabilelerinde (Bushmen, Pygmie ve Hottentot Khoi Khoi[23] gibi) kadınların görünüşüyle ilgili olan ırksal bir özellik gibi düşünmüştür[24]. Ancak daha sonrasında bu ırksal görünüşün o dönem yaşayan insan toplulukları günümüzde yaşayan insanlardan farklı olarak bunu bir dezavantaj olarak görmemiş, aksine bunu başta belirttiğimiz gibi doğurganlığın, bolluğun, bereketin ve cinselliğin bir simgesi olarak yaptığı sanat eserlerinde yansıtmasını bilmiştir.

Genel olarak baktığımızda neredeyse her dönemde benzer konularla karşımıza çıkan betimlemelerde kadınlar, cinsel özellikleri abartılı bir şekilde tasvir edilmiş, kucağında çocuk emzirir halde, oturur ve ayakta, bir başına veya hayvanlarla birlikte çeşitli ikonografilerde bulunmuş ve tipolojik özelliklerine göre değerlendirilmişlerdir.

Bu araştırmada tarih öncesi dönem sınırlandırmasının Paleolitik Çağ olarak yapılmasının nedeni ise steatopiji ve steatomari özellikli heykelciklerin bu dönemde yapılmış olmasındandır. Bu tür heykelciklerin Neolitik Çağ’da da devam ettiği görülmektedir.

  1. Paleolitik Çağ Kadın Figürinleri

Sanat olgusu tarih öncesinde yaşamış olan insanlar tarafından çeşitli şekil ve biçimlerde karşımıza çıkmıştır. Buna en güzel ve kayda değer örnek olarak ise insanın sağlık, doğurganlık, cinsellik, bolluk, bereket, verimlilik, aşk, sihir ve güzellik istemlerini somutlaştırarak ifade ettiği kadın heykelcikleridir. Bu kadın figürinleri kemik, fildişi, taş, toprak ve metal gibi malzemelerle oldukça usta bir biçimde şekillendirilmiştir.

Bildiğimiz gibi arkeoloji araştırmalar yapıldığı yıllardaki koşullara bağlı olarak belli bir aşama katedebilmiştir. Bu nedenle 1800’lü yılların sonlarında arkeolojik kazılarda kullanılan kazı sistemi ve teknolojisi düşünüldüğünde elde edilen verilerin günümüzde hala birçok şeyi adlandırmamızı sağlamada yardımcı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Fakat aradan geçen yıllar içerisinde gelişen teknoloji arkeolojik kazılarda her geçen gün yeni bir çağ atlatmış ve buna bağlı olarak da günümüz araştırmacılarının geçmişteki verilere şüphe ile bakmasını ve her ele geçen yeni veri ile kapıları aralamış ve aralamaya devam etmesini sağlamıştır. Bu durum arkeoloji içinde yer alan tüm alanlar gibi sanat için de geçerli olmuştur. Bu noktada kadın figürinlerinin tarihlendirilmesi bizim için önemli bir yer teşkil etmektedir.

Kadın figürinlerinin tarihlendirilmesi konusu çok daha geniş cevapları içinde barındıran bir soru ile gündeme gelmiştir; “Tarihte sanat ilk ne zaman doğmuştur? Bu soru kuşkusuz Paleolitik sanat alanında yapılan araştırmalarla cevaplanmaya çalışılmıştır. Bu soruyu ellerindeki verilere dayanarak ilk cevaplayanlar sanatın Üst Paleolitik Dönem’de ortaya çıktığı tezini ileri sürmüşlerdir[25]. Bu tezin ileri sürülmesinde 1864’te Vebraye Marki (Kontu) tarafından Fransa’da Laugerie Basse’da bulunan “Laugerie Basse Venus” ya da en çok kullanılan ismiyle “Venus Impudique” kadın figürininin bulunması ilk etkendir. Bu kadın figürini tarihte bulunan ilk kadın figürini olması yönüyle önemlidir. “Impudique” kelime anlamı açısından “Edepsiz, iffetsiz” manasına gelmektedir. Bu isimlendirilmenin yapılmasının sebebi ise seksapalitenin öne çıkarılmış olmasıdır; göğüsler küçük ama belirgin şekilde gösterilirken, vulva kısmı yani cinsel organının bulunduğu kısım açıkça üçgen bir hat şeklinde belirtilmiştir. Kolları, ayakları ve başı ele geçmeyen venüsün bacakları ve kalça kısmı belirgin bir şekilde gösterilmiştir. Bu venüsün hemen arkasından 1888 yılında Eduard Piette tarafından Fransa’da Mas d’Azil mağarasında bulunan “Mas d’Azil” kadın figürini olmuştur. Bir atın kesici dişinden yapılmış olan bu kadın figüriniİmpudiqueVenüsü’ne göre daha farklı bir yapıdadır; belirgin büyük bir buruna,gözlere,kulaklara ve sarkık göğüslere sahiptir. Yine 1892’de Fransa’da Pape mağarasında bulunan Brasempouy Venüs’leri o dönemde bulunan ilk kadın figürinleridir[26].

Daha sonrasında ise girişte de bahsettiğimiz gibi 1908 yazında Yale Üniversitesi’nde antropolog olan George Grant MacCurdy (1863-1947) tarafından sunulan raporda ortaya çıkmasıydı. Rapora göre, Avusturya’nın Willendorf Kasabası yakınlarında, arkeolog Josef Szombathy tarafından 1908 yılında Willendorf Venüsü olarak adlandırılan kadın figürini bulunmuştu. Ancak yukarıdaki daha eski tarihlerde bulunan kadın figürinlerini düşünürsek bu haberin sadece o dönemde gündemde ilk olarak lanse edildiği için belli bir popülariteye ulaşmış bir haber olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu tez, günümüzde kabul gören bir tez olmaktan çıkmıştır. 1800’lü yıllarda ele geçen buluntuların tarihlendirilmelerine baktığımızda genel olarak kadın figürinleri Üst Paleolitik Dönem’e tarihlendirilmiştir. Ancak 1986’da bulunan bir figürin bu dönemdeki “Sanat Üst Paleolitik Çağ’da doğmuştur.” tezini çürütür nitelikte olmuştur. 

Bu figürin, 1986’da İsrail’de Golan tepelerinde bulunan Berekhat-Ram sitinden ele geçen Berekhat-Ram Venüsüdür. Berekhat Ram 3,5 cm uzunluğundadır. Figürinin üzerinde insan vücudunun temel şeklini oluşturan bazı çizgiler vardır. Bu çizgilerin farklı uzmanlar tarafından incelenmesiyle, figürinin tamamen yapay olduğu ve doğal olarak yapılmadığı düşünülür. Buluntunun yapıldığı kayanın doğal şeklinin zaten bir kadını andırmasından dolayı, bilinçli yapıldığına dair kuşkular olsa da, konuyla ilgili uzmanların bazıları bunun bilinçli yapılmış olduğunu kabul etmektedir. Figürin, altındaki tabaka 800 bin, üstündeki tabaka 233 bin yıllık olan bir tabakanın içinde bulunmuştur. Bu açıdan baktığımızda figürinGÖ 800-233.000 tarihlerine tarihlendirilmesi bu figürini, Dünya üzerindeki en eski kadın figürini yapmaktadır. Bir tüf parçasının doğal şeklinden de yararlanılarak, üzerinin sert bir taşla kazındığı, bir kadının başı ve gövdesinin üst kısmının oluşturulduğu söylenmektedir. Geleneksel Arkeolojik Yaklaşımı benimseyen arkeologlar, bu buluntunun, bilinçli yapılmış olsa da, henüz “sanat” olarak tanımlanmasının mümkün olmadığını; belki de bir çocuk tarafından yapılmış olabileceğini; bunlar doğru olmasa bile, bu dönemle ilgili bu tür başka buluntuların bilinmemesinden dolayı, Neanderthallerin düşüncesiyle ilgili çok fazla şey açıklayamayacağını düşünürler. Öte yandan, Berekhat Ram’daki buluntunun tekliğine rağmen Neanderthallerin bilişsel kapasitesini göstermesi açısından bu buluntu önemli görülmektedir. Böyle bir buluntunun varlığı, hammaddesine bakılarak değerlendirildiğinde, bize ahşap gibi zamanla yok olabilecek başka nesnelerin de yapılmış olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

Buna benzer ikinci buluntu ise 2003 yazında Lutz Fiedler tarafından Draa Nehri’nin kuzey yamacındaki teraslardan ele geçen Tan-Tan venüsüdür. Bu venüs 5,8 cm uzunluğundadır. Tesadüfen toprağın üzerinde bulunan bu figürinin günümüzden GÖ 400.000’e tarihlendirilmektedir. İnsanın dış hatlarını vurgulamak istercesine doğal olarak taştan oyulmuş bir şekilde olan bu figürin, Berekhat Ram’da dişil olarak yorumlanan heykelciğin aksine belirsiz bir cinsiyet taşımakta olduğu şeklinde tanımlanır. Figürinin, yakınlardaki aletlerden farklı olarak kırmızı aşı boyasıyla boyanmış olması, bu figürinin sembolik ve inançsal bir fonksiyonu şeklinde yorumlanır. Benzer şekilde, Berekhat Ram figürini de parlak kırmızı volkanik materyalden yapılmıştır ve diğer özellikleriyle birlikte (objenin durmasını sağlayan altı gibi), bu buluntu da inançsal olarak yorumlanmıştır. Tan-Tan ve Berekhat-Ram venüsleri insan biçimli sembollerin ilk örnekleri olarak kabul edilirler. Bu erken dönem bulguları, tarihlendirmeler değerlendirildiğinde Alt Paleolitik Dönem’e tarihlendirildiği görülmektedir. Yıllar boyunca Homo Neanderthal ve Homo Sapiens insanı ile ilişkilendirilen Paleolitik Çağ sanatının aslında daha öncesinde, yani Acheul kültürü insanı olan Homo Erectus ile başlaması arkeoloji bilimi adına önemli bir gerçeği ortaya koymuştur; Homo Erectus’un her ne kadar ateşi kontrol altına alabilen insan olarak birçok yerde bahsi geçse de aslında sofistike düşünebilme ve sanatsal yeteneğe sahip olduğu görülmektedir.

Paleolitik Çağ kadın figürinlerine genel olarak baktığımızda ilk başta hepsinin farklı bir yapısından kaynaklı olarak farklı dizayn edildiği düşünmek mümkündür. Ancak Paleolitik Çağ sanatını konusunda uzman olan Profesör Gourhan aslında avcı-toplayıcı dönemin kadın figürinlerinin temel olarak aynı şematik düzen içerisinde yapıldığı konusunda bir tez ortaya atmıştır[27].

Bu tez ise birçok araştırmacı tarafından kabul görmüştür[28].  Resimde görüldüğü gibi baklava şeklinde bir kompozisyonda eserlerin yapıldığı görülmektedir. Bu kompozisyon içinde vücudun tüm bölümleri buna bağlı olarak yerleştirilmiştir. Ayrıca kompozisyonun dışına çıkılmadığı gibi Paleolitik sanatçı eserinde vermek istediği tüm fiziksel detaylandırmaları görsel açıdan vererek bunu ustalıkla yerine getirmiştir.

Steatopijik (Kalçaların yağlılığı) ve Steatomeri (Karnın yağlılığı) özellikli olarak tanımlanan figürinlerin uyluk kısımları büyüktür ve dizlere, aşağıya doğru sıkışmaktadır. Bununla birlikte ön kolları zayıftır, olasılıkla örtülüdür ve büyük göğüslerinin yukarı kısmını, gelişigüzel yapılan parmaklarıyla tutmaktadır. Bileklerindeki küçük işaretlerin bilezikleri göstermek için kullanıldığı düşünülmektedir. Heykelciklerin göğüsleri ve göğüslerinin üzerindeki paralel çiziklerin, figürinlerin tanrısal besleyiciliğinin süt, yağmur veya yaşam veren özelliklerinin yanı sıra; yağmur damlası ya da buhar gibi sembollerin temsili olabilecekleri yorumu yapılır. Aynı düşünceye göre, abartılı göğüsler, vulva, kalça ve karınla dişi figürinler prehistorik çağ Avrupa’sında verimliliğin önemini göstermektedirler[29].

Paleolitik Venüs figürinlerinin bir özelliği de, yüzün belirgin olmamasıdır. Önden bakıldığında, yüzün olduğu yer, kafasının etrafındaki örgülü saç sıralarıyla gizlenmiş görünmektedir. Yakından incelendiklerinde örgülerdeki sıraların tek, devamlı bir spiral olmadığı ancak boynun gerisinde aşağıya doğru ikiden fazla yarım şeritle beraber başı çevreleyen yedi merkezi yatay şeritten oluştuğu görülür. En üstteki daire gül şeklindedir. Şeritler önden arkaya, yanlara doğru genişlik yönünden değişir ve boyut olarak da birbirinden farklıdır. Düzenli şekilde her şeridi ayıran yivi oluşturduktan sonra, yakın mesafeli aralıklar, yukarı şeritler, içe ve aşağıya doğru şeritler şeklinde eşit olarak uzanan geniş, dar, derin dikey çentikler serisi yapılmıştır. Bu çentikler, şerit ya da örgülü saç etkisi verecek şekilde düzenlenmiştir. Ayrıca, figürinin gerçekte liften pamuklu şapka ya da kep takılmış görüntüsü verdiği de ileri sürülmüştür[30].  Saçlar veya başlıklar olarak yorumlanan başın üzerindeki alanda görülen bezemeler, tanrıçaların taçlarına ve toka gibi baş aksesuarına da benzetilirler[31].

Profilden bakıldığında, figürinin çökük çenesiyle aşağıya göğsüne doğru baktığı izlenimi uyanır. Saç olarak düşünülebilecek betimler geride daha uzundur ve arkaya doğru düşer; sırtın yukarısına doğru gerçek saç gibi toplanmıştır. Saçın bu kadar ayrıntılı ele alınması, dönem figürinlerinde seyrek karşılaşılan bir durumdur ve figürini yapan tarafından gösterilen dikkat, saçın önemini de gösterebilir. Bu bağlamda, kadın saçının ya da Willendorf figürininde tasvir edilen saçın, heykelciklerin göğüsleri ve cinsel bölgesi kadar erotik bir işlev gördüğü düşünülmektedir[32]. Öte yandan, etnografik çalışmalar saçların çeşitli inançlarda büyüsel olarak kullanımının günümüze dek sürdüğünü göstermektedir. Bu açıdan düşünülecek olursa, saçın önemli bir unsur olduğu ve bu nedenle figürinlerde de vurgulandığı söylenebilir. Yalnız, benzer şekilde figürinlerin başındaki görünümü andıran başlıkların kullanımı da günümüze dek gelmiş olduğundan bu konuda kesin bir şey söylemek zordur.

Kadın figürinlerinin hangi amaçla yapılmış olabilecekleri uzun zamandır süregelen bir tartışma konusudur. Le Roy McDermott, Paleolitik Çağ kadın figürinlerinin yapılma amacının, belki de yapanların kendilerine benzettikleri küçük heykelcikler olabileceklerini ileri sürer. McDermott Üst Paleolitik Dönem’e ait figürinlerin uzantılarını Neolitik Çağ’da aramaktadır ve figürinlerdeki anatomik çıkarmaların ve oransal çarpıtmaların hamile bir bayanın kendi vücuduna baktığında nasıl göreceği gerçeğiyle ilgili olduğunu iddia eder. Heykelcikleri yapanların, kendi fiziksel bireylikleri hakkında bilgi oluşturmak amacında olabileceklerini düşünen McDermott, dört aylık hamile bir bayanın kendine baktığında gördüğü görüntünün Lespuque venüsüyle benzerliğine dikkat çeker ve bu yorumu insanın fotoğraf olarak canlandırılması ile kendi vücut işlemleri hakkındaki bilgi için dişilik sorgusu hakkındaki tartışmayla destekler. Bu çalışmada, tipolojik bakış, deneysel bir çalışmayla desteklenmiştir. Ancak, çalışmanın sonuçlarının genel kabul gördüğü söylenemez. McDermott, dişil figürinlerin abartılı şekillerinin kendi vücuduna bakarak oluşturan kadının bakış açısıyla yapılmış olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüş, heykelcikleri yalnızca kadınların yaptığı şeklinde düşünülecek olursa cinsiyetçi bir bakış açısı olarak algılanabilmektedir[33].

Paleolitik Çağ’dan binlerce yıl sonra, Orta Avrupa Neolitik Çağ’ın başladığı zamanlarda yapılmış olan kadın figürinlerinin sayısal dağılımına ve yoğunluğuna bakılarak; Paleolitik Çağ’da Avrupa’nın orta ve kuzey bölgeleri buzullarla kaplı olmasaydı, olasılıkla tüm Avrupa’da aynı dönemde bu türde kadın heykelciklerinin üretilmiş olabileceği söylenir[34].  Neolitik Çağ ile birlikte figürinlerde çeşitlenme ve bölgesel değişiklikler ortaya çıkarak, devam eder. Konulu figürinlerin ortaya çıkması gibi; bu figürinler içinde giysili, şematik olanlar, steotopijik ve steatomerik özellikler, özenli yapılanlar gibi birçok sınıflandırma yapmak mümkündür.

Paleolitik sonrasında, daha ilerlemiş medeniyetlerde gördüğümüz “Ana Tanrıça” (Déesse-Mére) ve Yakın Doğu’daki, Greko-Romen dünyasının “Magna Mater” kültünün insanlık tarihindeki ilk örnekleri steatopik kadın figürinleri ile başlamıştır. Neolitik Çağ kadın figürinlerinin yakın doğudaki en güzel örnekleri Ön Asya’dadır[35]. Ana Tanrıçaların iri ve sarkık göğüsleri, dolgun vücut yapıları bereket ve doğurganlığı simgelemektedir. Bu açıdan baktığımızda kadın figürinlerinin simgeledikleri bereket ve verimlilik istemlerinin Kybele ile özdeşleştiğini göstermektedir. Örneğin Fransa’da Dordogne bölgesinde bulunan Laussel Venüsü’nün sol eliyle karnını tutması özelliği Neolitik Çağ’da Çatalhöyük ve Hacılar’daki Ana Tanrıça heykelciklerinde de görülmektedir. Ana tanrıça kültü, daha sonraki dönemlerde Kybele kültü olarak, Romalılar tarafından Magna Mater (Ulu Ana) adıyla İtalya’ya götürülerek, bütün Avrupa’da bu adla saygı görür ve Kybele’nin Roma’ya aktarılışı, tanrıçaların siyasi gücüne işaret etmesi açısından önemlidir. Roma’da Kybele kültü, Romalı resmî makamların karşı çıkışlarına rağmen, İmparatorluk sonuna değin yaşamış ve bu dönemde ana tanrıçanın koruyuculuğuna büyük saygı duyulmuştur.

Bu yazı, 15 Şubat 2019 tarihinde yayımladığımız Gorgon E-Dergisi’nin  6. sayısında yer almaktadır. Dergide yer alan yazıların tamamını görmek için tıklayınız: Tüm Yazılar 


Kaynakça

Artut, K., 2007 “Sanat Eğitimi Kuramları ve Yöntemleri”, Anı Yayıncılık, Ankara.

Aytaç. Ç., 1981 “Sanat ve Uygarlık” Bizim Büro, Ankara.

Benedict, R., 1935 “Pattern of Culture”Routledge, Londra.

Breuil, H., 1909. “L’évolution de l’artquaternaire et lestravauxd’ Edouard Piette”, Revue Arch. 4e série, s. 13

Burkitt, M.C., 1933 “The Old Stone Age: A Study of Paleolithic Times” Cambridge University Press.

Cohen, K.M. (vd.) 2013. The ICS International Chronostratigraphic Chart. Episodes 36, s. 199-204.

Fischer, E., 1968 “Sanatın Gerekliliği”, Çev: Cevat Çapan, De Yayınları, İstanbul.

Gimbutas, M.,1991 “The Civilization of the Goddess: The World of Old Europe”, Harper Collins, San Francisco.

Gombrich, E.H.,1976 “Sanatın Öyküsü”, Çev: Erol Erduran&Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Guralnik, D.B., 1984 “Webster’s New World Dictionary of the American Language”, Third College Edition, New York.

Hansen,S., 2005 “Neolithic Figurines: East-West”, Ege Yayınları, İstanbul.

Hodder, I., 2006 “Çatalhöyük, Leoparın Öyküsü, Türkiye’nin “Kasabasının” Gizemleri Günışığına Çıkıyor”, Çev: Dilek Şendil, YKY, İstanbul.

Korfmann, M.O., 1983 “Demircihüyük 1.Die Ergebnisse der Ausgrabungen 1975–1978: Architektur, Stratigraphieund Befunde” Mainz, von Zabern.

Leroi-Gouhan, A.,1968 La Préhistoire de l’artoccidental, Paris.

Lévy–Bruhl, L., 1935 “La Mythologieprimitive”, 2e édit., Paris.

Lubbock, J., 1865 Pre-historictimes. London: Williams and Norgate, s. 3.

MacCurdy, G.G., 1908 “Some Recent Paleolithic Discoveries,” American Anthropologist 10, s. 643.

McDermott, L, 1996 “Self-Representation in Upper Paleolithic Female Figurines,” Current Anthropology 37, s. 227-275.

Parkyn, E.A., 1915 “An Introduction to the Study of Prehistoric Art”, Londra.

Piette, É., 1895 “La station de Brassempouy et lesstatuettes humaines de la périodeglyptique,” L’Anthropologie 6, s. 29-51

Piette,E., 1907 “L’art pendant l’age du renne”, Paris.

Read, H., 1981 “Sanat ve Toplum”, Çev: Selçuk Mülayim, Ümran Yayınları, Ankara.

Rice, P.C.,1981 “Prehistoric Venuses: Symbols of Motherhoodor Womanhood?” Journal of Anthropological Research 37, s. 402-414.

Soffer, O. Adovasio, J.M. ve Hyland, D.C., 2000, “The ‘Venus’ Figurines: Textiles, Basketry, Gender, and Status in the Upper Paleolithic,”Current Anthropology 41:4, s. 511-537.

Sözen, M. ve Tanyeli, U., 2003 “Sanat Kavram ve Terimleri Sözlüğü”, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Szombathy, J., 1909 “Die Aurignacienschichten in Lössvon Willendorf,” Korrespondenzblatt der Deutschen Gesellschaftfür Anthropologie, Ethnologie, und Urgeschichte, XL.

Yalçınkaya,I., 1973 “Taş Devirlerinde Kadın Figürinleri”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Dergisi 6. Sayı (1971-72), Ankara.

Yalçınkaya,I., 1975 “Diptarih Açısından Sanatın Kaynağı”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Dergisi 7. Sayı (1972-73), Ankara.


Dipnotlar

[1]Lubbock, 1865

[2] ICS, 2013

[3] Read, 1981

[4]Gombrich, 1976

[5] Aytaç, 1981

[6]Burkitt, 1933

[7]Levy-Bruhl, 1935

[8] Read, 1981

[9]Gombrich, 1976

[10]Artut, 2007

[11] Benedict, 1935

[12]Fischer, 1968

[13] Yalçınkaya, 1975

[14]Fischer, 1968

[15]Fischer, 1968

[16] Sözen-Tanyeli, 2003

[17]Guralnik, 1984

[18]Röprodüksiyon, bir sanat eserinin aslına uygun kopyasıdır. Bu işlem genelde basım yöntemleri kullanılarak yapılır. Bir sanat eserinin bu anlamda çoğaltılması ve röprodüksiyon sayılabilmesi için, özgün yapıtın gerçekte tek nüsha olarak yapılmış olması gerekir.

[19] Hodder,2006

[20] MacCurdy,1908

[21] Szombathy,1909

[22] Piette,1895

[23]http://gorgondergisi.com/hotanto-venusu/

[24]Piette, 1907

[25]Breuil, 1909

[26] Parklyn,1915

[27]Leroi-Gourhan,1968

[28]McDermott,1996

[29] Gimbutas,1991

[30]Soffer; Adovasio; Hyland, 2000

[31]Korfmann, 1983

[32] Rice,1982

[33]McDermott, 1996

[34]Hansen,2005

[35] Yalçınkaya,1973

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir