İŞGAL V

Bu yazı Gorgon Dergisi’nin 8. Sayısında yayımlanmıştır.
Yazıyı görselleri ile birlikte okumak için 8. Sayımızı okuyabilirsiniz.

Yazar: Drake Wolfgang

Eğitimin 1. Dünya Ayı

            “Neyi?”

            Diye sormuştu ancak sebebini kendisi de biliyordu. Aşağıda yaşanan olaylar yüzünden kadın kendisini çağırmış ve bu durumu konuşmak istemişti. Onun da anlatacak pek bir şeyi yoktu.

            “Aşağıda yaptığın şeyi. Silahı çözmen uzun sürmedi. Karakteristik özelliklerden bahsettiğim an bir şeyler anladığını biliyordum fakat bu kadar hızlı olacağını düşünmemiştim.”

            Kadının tuzağına düşmüş ve o söyleyene kadar gerçek “zeki” olarak kendisini görmüştü.

            “Beni bilerek aşağı yolladın ve silahı kullanmam için çabaladın değil mi? Aslında beni herhangi bir şekilde eğitmeye çalışmıyorsun.”

            Halbeili kadın, insan formunda gülümseyerek kollarını bağladı.

            “Evet ama şimdilik. Eğer silahı başka amaçlar için kullanmaya çalışsaydın, o zaman eğitim ile hatta seninle işim tamamen biterdi. O silahı kullanma tarzın, seni bana anlatmaya yetti.”

            O da gülümseyip kadına doğru eğildi. Yüzleri birbirine değecek kadar yakınlaşmıştı. Kadının bileğine doğru yavaşça bir hamle yapıp cihazı kapattı ve onu gerçek formuna soktu. Bunu yaparken onun yüzüne bakmaya devam ediyordu. Halbeili kadın gerçek formuna geçtiği sırada şaşkın bir ifade içerisindeydi ancak bu durum saniyeler içerisinde gülümsemeye dönüştü. Halbei ırkını tam olarak tanımasa da bu gülüşün “masumca” olduğunu hissediyordu. Ona cevap vermek için biraz daha yaklaştı.

            “Silahla yapabileceğim en büyük saldırıyı yapmak yerine bana verilen amaç uğruna kullanmaya çalıştım çünkü değil mi? Dik kafalı bir insan olmak yerine, görev adamı olduğumu kanıtladım.”

            Halbeili kadın kendisini onayladığını belli etmek için kafasını salladı. O da kadının bu tavrına karşılık, tebessüm ederek geriye çekildi.

            “Silahın gücünü anlamıştın. Bana ya da istasyona karşı kullanmadın. Kaçmaya çalışmadın. Elinde özgür olabileceğin onca imkan varken hepsini geri çevirip, sana verdiğim basit bir koşu ve hedefleme görevini tamamladın. Aklıma takılan tek bir şey var.”

            Kadının sözünü kesip, elini kaldırdı.

            “Alttaki namlu silahın mermi yuvasına bağlı değildi. Üstteki namluya küçük bir destekle duruyordu. Ne işe yaradığını bilmiyorum. Zaten sen de bilmiyorsun. Aklına takılan buydu. Böyle bir atışı nasıl yaptığımı bilmiyorsun ve bunu merak ediyorsun.”

            Halbeili kadın tekrar kafasını sallamak ile yetindi. O da konuşmasına devam etti.

            “Ben biliyorum.”

            Kadının yüzünde aniden şaşkınlık içeren bir ifade belirdi ve ona oldukça meraklı bir şekilde bakmaya başladı.

            “Nasıl?”

            Belindeki silahı çıkartıp kadına doğru uzattı. Halbeili kadın silahı uzun uzadıya inceledi fakat onlarca kez görmüş olduğu silahta farklı bir şey bulamadı.

            “Anlamıyorum.”

            “Biliyorum. Zamanı gelince nasıl olduğunu anlatacağım. Ben senin için olduğum kadar, sen de benim için bir deneysin. Birbirimizi tanımamız lazım.”

            Halbeili kadın yerinden kalkarak ona doğru yaklaştı ve gözlerinin içine baktı.

            “Bekliyor olacağım.”

            Kadına arkasını dönüp çıkış kapısına doğru ilerlerken, kadının sesini tekrardan duydu.

            “Sorularının cevabını almadan ölmeyeceksin biliyorum. Bunun için direniyorsun. Ben ise bana verdiğin soruların cevaplarını almadan ölmene izin vermeyeceğim!”

            Yürümesine devam etti. Alt kata, eğitim bölümüne inerken kadının duymayacağı bir tonda;

            “Beklentim de bu!” dedi.

İkinci Sefer – Eğitimden 1 Dünya Yılı Sonrası

            “Styrax. Bir dünyalı için oldukça saçma bir isim.”

            Gözleri ışığa ve içinde bulunduğu tanka alışmıştı. Çevresini daha iyi görebiliyordu. Hizmetçileri, eğlence için etrafta koşuşturan farklı türde uzaylıları ve kendisi ile konuşmaya çalışan yaratığı… Hepsinin de tek bir ortak noktası vardı; kendisine bir pislikmiş gibi bakıyorlardı ama bir yandan da korktuklarını görebiliyordu. İnsanları tanımadıkları belli oluyordu. Bunu kullanmayı düşünüyordu.

            “Kaç tane dünyalı tanıdığını merak ediyorum. Beni bir tankın içerisine hapsetmişsin. Su dolu bir tankın içine. Bunu niçin yaptığını merak ediyorum. Ayrıca etrafım cam ve metal ile kapalı. Bu da düşündürücü. “

            “Amacım…”

            “Amacın değil! Hareketlerin benim için önemli. Beni ya da ırkımı tanımıyorsun. Suyun içerisinde ne olacağını bekliyordun? Öleceğimi mi? Ya da oksijen verdiğin zaman ne olacaktı? Oksijeni kesmemen için sana mı yalvaracaktım? Metal ve cam duvarlara ne demeli peki? Saldırmamdan mı korkuyorsun? Üzgünüm fakat benim ırkımı tanımıyorsun.”

            “Köleden bir farkınız yok artık! Halbeiler sizin sahibiniz! Xeana’lar ne ise, siz de osunuz. Sen bir eğlence aracısın. O yüzden oradasın! Kendini bu kadar önemeseme!”

            Styrax bir anda ileri atılıp ellerini önünde hızla birleştirdi ve ellerini şaklattı. Buna “pat!” diye bir ses de ekledi. Restoran içerisindeki evcil yaratıklar dâhil herkes bir anda buz kesti. Bazıları savunma durumuna geçmişti bile. Styrax gülümseyip düzeldi ve önündeki yaratığa bakmaya devam etti.

            “Sanırım haklı olduğumu kanıtlamış oldum. Değil mi Beloh? Yapabileceklerimi bilmiyorsun. Bizi tanımıyorsun. Beni serbest bırakmanı tavsiye ediyorum.”

            Beloh çevresindekilerin kendisine bakışından otoritesinin sarsılmak üzere olduğunu hissetmişti ve egosunun da onda yarattığı güç ile hızlıca ayağa kalkıp tanka yaklaştı ve küçük kollarından birini cam duvara vurup, Styrax ile göz göze geldi. Hızla nefes alıp veriyordu ve konuşurken tükürükler saçıyordu.

            “Serbest mi? Pis insan! Burada ölüşünü izleyeceğim! Buradan çıkmak için yalvarışlarını dinleyeceğim! Sırf zevkine seni Evren Ordusu’na vereceğim!”

            Styrax onun sözlerini büyük bir ciddiyet ile dinledikten sonra yaratığa bakmaya devam etti. Beloh derin ve hızlı nefesler alıp veriyordu. Tükürüklerini ise cam yüzeye saçıyordu. Ancak onun dikkat ettiği şey bunlardan çok Beloh’un yanına gelmeden önce kalkmış olduğu masaydı. Masanın üzerinde kendi silahı duruyordu. Gülümsemek ile yetindi.

            “Korkuyor musun pis dünyalı? Yüzüme bak! Ne oldu?! Bakamıyor musun?”

            Beloh onun kendisine değil de masaya baktığını görünce şaşırıp kafasını yavaşça arkasına çevirdi.

            “Ona mı bakıyorsun? Silahına mı? Meşhur Ko-Tush’un silahına mı?”

            Styrax’ın gülümsediğini görünce yeniden sinirlenen Beloh, cam yüzeye bir yumruk daha attı. Ancak bu yumruk şiddetin değil, mutluluğun göstergesiydi.

            “Onu alamayacaksın seni zavallı! Bu silahı nasıl ele geçirdin bilmiyorum ama artık benim o! Ondan bir servet kazanacağım! Vunganlar o silah için gezegenlerinden bile vazgeçerler!”

            Styrax gülümsemesini sürdürüp cam yüzeye yaklaştı.

            “Beni serbest bırakmıyorsun yani. Bunu mu anlamalıyım?”

            Beloh bu sözlerin ardından kollarını kaldırıp arkasını döndü ve diğer konuklara doğru konuşmaya başladı.

            “Görüyorsunuz değil mi? İnsan ırkının zekası işte bu kadar! Hâlâ özgürlükten bahsediyor!”

            Styrax birkaç adım geri çekilip, sağ kolunu yana doğru kaldırdı ve avuç içini cam yüzeyin dışına doğru tuttu.

            “Seni uyarmıştım!”

            Styrax’ın sağ elinin altındaki derilerden çıkan mavi küçük noktaların bir bütün hâlini alması, silahı yerinden oynatıp cam yüzeyi parçalayarak elleri ile buluşturması ve silahın ateş alıp Beloh’un kafasının arkasında bir delik açması sadece bir saniye sürmüştü. Beloh’un yüzünde mutlu bir ifade, müşterilerin suratlarında ise Beloh’un kanı ile birlikte korku vardı. Styrax silahı müşterilere doğru çevirdi.

            “Sırayla mı gideyim? Başka ölmek isteyen var mı?”

            Styrax’ın konuşması biter bitmez kendilerine gelen müşteriler kaçışmaya başladılar.

            “Savaşmak isteyenleri görmek ne kadar da güzel!”

            Tankın içinden koşarak dışarıya fırladı. Beloh’un düşmekte olan vücuduna sarılıp kendisini ona dayadı ve kendini korumaya aldı.

            “Bakalım kalkan olarak işe yarayacak mısın?”

            Restoranın güvenlik güçleri kendisine rastgele ateş açmaya başlamıştı. Ondan çok Beloh’un cansız bedeni bu saldırılara maruz kalıyordu. O ise ateş edeceği doğru açı ve zamanı bekliyordu. Ancak konuşmasını da sürdürüyordu.

            “Uzaylı silahlarının en kötü tarafı ne biliyor musunuz?”

            Karşı tarafın kendisine yaptığı saldırı haricinde bir cevap gelmemişti. Birkaç saniye daha bekledi fakat güvenlik güçlerinin konuşmaya niyeti yoktu. O da dayanamayıp Beloh’un cesedini fırlatıp attı ve ilk gördüğü düşmanına nişan aldı.

            “Cephaneniz hiç bitmiyor!”

            Silahının tetiğine asıldığı anda namludan çıkan yeşilimsi ışık, ilk önce nişan aldığı güvenliğe isabet etmiş daha sonra onun vücudunu parçalayıp silahının namlusuna geri dönmüştü. Styrax silahını elinde tıpkı bir kovboy edası ile çevirdikten sonra silahını tekrar ateşledi ve diğerlerini de bu şekilde etkisiz hâle getirdi. Çatışmanın ardından önündeki cesetlere doğru baktı.

            “Beni serbest bırakmanızı tavsiye etmiştim.”

            Ancak serbest kalmasının rahatlığı ve mutluluğu uzun sürmemişti. Cesetlerden bazıları birbirlerine yaklaşmaya ve kıyafetlerinin olmadığı çıplak bölgelerden elektrikler çıkararak birbirleri ile etkileşime girmeye başladılar.

            “Öldükten sonra birleşiyorlar mı yoksa?”

            Diye düşündü Styrax. Fakat düşündüğü gibi olmamıştı. Elektriksel etkileşimler giderek daha da yoğunlaştı ve bütün cesetleri etrafına toplayarak bir daire oluşturdu. En sonunda dairenin ortasında mavi ışıklar saçan bir elektrik topu meydana geldi. Styrax ne olduğunu anlamaya çalışarak ışıklar saçan elektrik topuna bakmayı denedi. Tam bu sırada top kendi vücuduna benzeyen bir forma girdi.

            “Bu da ne?”

            Diye sorduğu an, karşısındaki elektrik topu da aynı şeyi yüksek sesle sormuştu.

            “Sen de nesin?”

            “Sen de nesin?”

            Styrax ne olduğunu anlamamıştı. Kendi vücut hatlarına sahip bu garip enerji yüklü varlık da onun hareketlerini taklit ediyordu. Styrax ona yaklaşınca, o da yaklaştı. O konuşunca, kendisini tekrar etti.

            “Ne oluyor lan?”

            “Ne oluyor lan?”

            Enerjiden beklenmedik bir hareket gelmişti. “Lan” dediği anda kendisinin yaptığı hareket yerine kafasını sağ tarafa doğru yatırmıştı.

            “Lan? Lan nedir?”

            Styrax gülümseyerek ona doğru bir adım attı. Enerji onun yaptığı hareketleri artık yapmamaya başlamıştı.

            “Demek kendine ait bir bilincin var. Beni tanımak için mi taklit ediyordun?”

            Enerji onu dinlemiyormuş gibi aynı şeyi soruyordu.

            “Lan nedir?”

            Styrax gülümseyerek ellerini kavuşturdu.

            “Geldiğim yerde hitap şekli gibi bir şeydir bu. Anlaman biraz zor.”

            Enerji kafasını birkaç kere sağ ve sol tarafa yatırarak Styrax’a baktı. En sonunda onunla göz göze geldi.

            “Bir dünyalıdan yeni bir şey öğreneceğimi düşünmemiştim. Peki. Şimdi ölebilirsin.”

            Enerji tek elini kaldırdı ve parmaklarını şıklattı. Styrax’ın gözlerinin içerisinden mavi bir enerji çıkmaya başladı. Ellerini gözlerine götürerek kapatmaya çalıştı ancak ışıklar parmaklarının arasından çıkmaya devam etti. Styrax ne olduğunu anlamaya çalıştığı sırada bir elektrik cızırtısı duydu ve saniyeler içerisinde küle dönüştü.

İkinci Sefer Sırasında – Aynı Saatler – Çöl Kutbu Gezegeni

            “Bir şey bulamadın mı? Kaç zamandır buradayız. Sıkıldım artık!”

            Yelesini düzeltip, gözlüklerini yukarı kaldırdı ve arkasını dönerek aslana benzeyen kadına baktı.

            “Uzun zamandır bu lanet olasıca şeyi arıyoruz biliyorsun. Biraz sabır!”

            Kadın pençesindeki tozları silkeleyerek konuşmasına devam etti.

            “Altı üstü bir frekans! Küçük bir dalgalanma! Bunun yüzünden üç tane galaksi dolaştık.”

            Kadının konuşmasından konsatre olamıyordu. Cihaza bakamıyor, düşüneceği şeyleri bile unutuyordu. Gözlerini kapatıp, sivri dişlerinin olduğu büyük ağzını açtı ve derin bir nefes aldı.

            “Bu çöl beni öldürmezse sen öldüreceksin kadın. Bekle dedim. Lütfen.”

            Kadın dalgalanan yelesini de düzelterek kafasını sağa sola salladı ve çantasından çıkarttığı yemişleri yemeye başladı.

            “Sen bilirsin Bae. Karnım doyduğu sürece sıkıntı yok.”

            İyice sinirlenen adam, cihazı belindeki yere soktu ve geri dönerek kadına pençesini uzattı.

            “Birincisi adım Baedhis. Kısaltma kullanma! İkincisi buraya gelmek, benim fikrim kadar senin de fikrindi. Üçüncüsü artık yeme be kadın! Kredimizin çoğu senin bu yiyeceklerine gidiyor. Son olarak beni rahat bırak.”

            Kadın onun konuşma şeklini taklit ederek yemesine devam etti. Baedhis ise geri dönüp önündeki uçsuz bucaksız çöle doğru baktı. Cihazını çıkartıp taramasına devam etti.

            “En son buradaydın seni pislik. Nereye gittin? Hadi! Hadi!”

            Baedhis araştırmasını yaparken, küçük bir taş yuvarlanma sesi duydu. Buna yılan görünüşlü birkaç yaratığın sesi de eklendi.

            “Neyi arıyorsan biz de yardım edebiliriz. Biliyorsun Bae.”

            Baedhis kafasını kaldırmadı ve cihazını kapatmakla yetindi. Kısık bir ses ile kadını ve kendisini uyarmaya çalıştı.

            “Demacalar!”

            Yılanımsı yaratıklar, uzun boyları ve gelişmemiş uzuvları ile onlara yaklaştı. Toplam üç kişilerdi ve baştan aşağı cephane ile donanmışlardı. Baedhis ile konuşanın kafasında boynuza benzer iki tane sivri demir vardı. Kafasına saplıydı ve onun yer-yön algılamasını sağlıyordu. Baedhis’e her yaklaşmasında bu demirler titreşiyordu. Diğerleri ise onun haricinde geniş gözlü ve küçük ağızlılardı. Hepsinin derisi mor renkteydi ve silahlarını kuyrukları ile tutuyorlardı.

            Baedhis kafasını kaldırıp onlara doğru baktı ve gülümsedi.

            “Seema-ka. Seni ve arkadaşlarını burada görmeyi beklemiyordum. Demacaların burada ne işi var diye sormaya korkuyorum.”

            “O cihazın ödemesini halen yapmadığın için olabilir mi Baedhis?”

            Kadın ağzındaki yemişi bitirince konuşmaya çalıştı ancak Baedhis onu susturdu.

            “Ücretini ödedim Seema-ka. Beni dolandırmaya çalışmayın.”

            Seema-ka adlı yılan yaratık artık gülümsemiyordu.

            “Bir Demacayı sahtekarlık ile suçlamak… Kendi mezarını kazıyorsun.”

            Baedhis gülümseyerek cihazı beline yerleştirdi. Kollarını birleştirerek Seema-ka’ya baktı. Onların görmeyeceği şekilde pençelerinin uzamasını sağladı ve beklemeye başladı.

            “Bir Demacaya sahtekar denilmesi hoş karşılanmayabilir. Ancak bir Kravunu dolandırmaya çalışmak… Son göreceğin şeyin yüzüm olacağını kim bilebilirdi.”

            Seema-ka başına gelecek şeyi anlamıştı ve hızlıca kuyruğunu kaldırıp silahını hazır pozisyona getirdi.

            “Sizi ilkel yaratıklar!”

            Ateş etmek üzereyken Baedhis hızla yere eğilip saldırı pozisyonuna geçti. Tek el ateş sesi duyuldu. Ancak bu atış Baedhis’in gerisinde bıraktığı kumlara isabet etmişti. Baedhis, Seema-ka’nın önünde belirdi ve pençelerini onun boynuna geçirdi. Tek pençe darbesinde hayatını kaybeden yılan yere düştü. Diğerleri Baedhis’e saldıracakken arkalarında kadını buldular.

            “Sevgilime nişan almak da ne demek?”

            Sinirli bir şekilde gülümseyen kadın iki yılanın tam ortasında belirip, pençelerini onlara geçirdi. Boğazlarına darbe alan iki yaratık yere yığılıp kaldılar. Üçü de cansız yerde yatarken kadın onların üstlerini aramaya başladı. Baedhis ise cihazını çıkartıp aramasına devam etti. Bir yandan da söyleniyordu.

            “O cihazın başımıza bela açacağını söylemiştim!”

            “Belayı savuşturmak kolay. Özellikle bu Demacalar. Bizimle boy ölçüşemezler. Sen yanımdayken…”

            Cümlesini bitirirken kadına dönüp bakacaktı ancak kadın, yaratıkların üzerinden çıkan yiyecekleri yemek ile meşguldü.

            “Bazen beni mi yoksa yiyecekleri mi daha çok seviyorsun bilmiyorum.”

            Kadın ağzı dolu hâlde konuşmaya çalışıyordu.

            “Seni… Ama çantanda yiyecekler varken daha çok seviyorum.”

            Baedhis’in kıkırdaması, cihazın biplemesi ile aynı anda olmuştu. Cihazdan çıkan sese ikisi de şaşkın bir hâlde bakakaldı. Kadın ağzındakini yutup, koşarak onun yanına geldi ve cihaza baktı.

            “Nerede?”

            Baedhis cihazın birkaç tuşuna basarak kalibrasyon yaptı ve sinyalin geldiği yeri öğrenmeye çalıştı.

            “Sanırım… Cospor. Sinyal oradan geliyor.”

            “Cospor? Gezgin gezegen? Beloh’un minik evi mi?”

            “Evet.”

            “Neden?”

            “Bilmiyorum. Çok zamanımız yok. Transformatörleri çıkart.”

            Kadın pençesini çantasına sokup dört adet cihaz çıkarttı. İkisinin ucunda iğneye benzeyen kısımlar bulunuyordu. Diğerleri ise silindir şeklinde klipsli aygıtlardı. Kadın onları Baedhis’e uzattı.

            “Tech-230’lar mı? Jol-300’ler mi?”

            Baedhis gözlerini devirerek cihaza baktı.

            “Işınlanma teknolojisinde bile şirketleşme var. Bundan nefret ediyorum.”

            Kadın iğnesizleri çantasına attı ve diğerlerinin ayarını yapıp, bir tanesini kendi vücuduna diğerini de hızlıca Baedhis’in boynuna sapladı. Baedhis acı hissi ile kükreyerek bütün kumların havaya kalkmasına sebep oldu.

            “Kükreme bana! Ayrıca şu an şirketleşmeden konuşmanın sırası değil! Gidiyoruz!”

            Baedhis elindeki cihazı beline yerleştirip, boynundaki iğneli aletin düğmesine bastı ve kadını kolları arasına aldı.

            “Sıkı tutun. O şerefsizi geldiği yere geri göndereceğim!”

            Büyük bir ışık hüzmesi çıktı. Baedhis ve kadın ortadan kayboldu. Arkalarında kumlara gömülmekte olan üç ceset bırakmışlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir