Gotik-Korku Türünün En Başarılı 10 Kadını

Gotik-Korku Türünün En Başarılı 10 Kadını

10 Great Women From Gothic Horror

Yazar: Kaja Franck

Çeviri: Gizem Korkmaz

10) Lady Macbeth – Shakespeare, Macbeth (1611)

Şeytani, baştan çıkarıcı, Makyavel, güce tapan, manipülatif ve ellerinin kirlenmesinden çekinmeyen Lady Macbeth, alçak bir edebî karakterdir. Gotik ile bürünmüş bu oyunda, Lady Macbeth’in -suçluluk hissiyle deliye dönerek- Kral Duncan’ın kanlarını ellerinden çılgınca yıkadığı sahne dengesiz bir acımasızlığın örneğidir. Shakespeare başarılı kötü karakterler yazdı ve -bana göre- Iago, Hannibal Lecter için bir öncüydü.

Kötü karakterlerinin tanımlayıcı özelliği onların anlaşılmazlığıdır ve Lady Macbeth de bir istisna değildir. Eleştirmenler hala Macbeth’i kışkırtmasına neyin sebep olduğu üzerine tartışmaktadırlar ve bu ince karakterizasyon, rolü oynayan aktrisler için bile günümüzde zorlu bir iş olarak kalmıştır.

9) Charlotte Dacre

Gotik edebiyatın, Radcliffe’in zarif romansları ve Matthew Lewis gibi yazarların korku romanları ile ikiye ayrıldığı dönemde Charlotte Dacre, Zofloya (1806) adlı romanıyla bu çekişmenin içine girdi. Lewis tarafından yazılmış The Monk (1796) gibi Alman romanslarında görülen, daha gösterişli bir gotik tarzından etkilenmiştir. Zofloya için kullandığı mahlası olan Rosa Matilda’yı, Lewis’in şeytani, baştan çıkarıcı kadın karakteri Matilda’dan almıştır. Roman, siyahi erkek hizmetkârı -ardından bir gotik romanına yakışırcasına Şeytan olduğu ortaya çıkan- Zofloya ile kaçmak için kocasını öldüren bir kadını konu edinir.

Eleştirmenler, “video kaset” döneminde vahşet görüntülerinin sansürlenmesi gerektiğini savunmalarına benzer bir şekilde, bu romanın da okuyucuların hayal gücünü alevlendireceğinden korkmuşlardır. Hatta bir eleştirmen Dacre için “beyindeki larvaların kasvetli hastalığında boğulmuş” demiştir. Günümüzde, onun bu kadın kahramanı, nemfomaniden muzdarip olarak okunmaktadır. Elbette bir kadının özgürce cinselliğini yaşaması ve acımasızlığından zevk almasını konu edinen böyle bir metni okumak oldukça keyifli.

8) Mary Shelley

Frankenstein (1818) yayımlanmadan önce bile Mary Shelley’nin alışılmadık bir kadın olması kaderinde var gibiydi. Proto-feminist yazar Mary Wollstonecraft ve liberal politik felsefeci William Godwill’in kızı olan Shelley yoğun bir eğitim aldı. Bir başkası ile evli olan Percy Bysshe Shelley’ye âşık oldu ve toplum tarafından dışlanarak evlenmeden ve Percy’nin eşinin intiharının öncesinde Avrupa’ya taşındılar.

Tabii ki Avrupa’da o dönemde en meşhur şey, karanlık yılda Diodati villasında, Tambora dağının patlamasıyla gelişen o adı çıkmış fırtınalı geceydi. Bir hayalet hikâyesi yarışması, Mary’yi canavarı ve yaratıcısı Victor Frankenstein’ı yaratmaya sürükledi. Onun canavarına şefkat, nezaket ve insan olmaya dair büyük bir özlem hissi verildi. Aynı duyguların paylaşıldığı bir canavar betimlemesi Anne Rice’ın vampirlerinde ve hatta kurtarılabilir zombilerin yükselişinde tekrarlanır.

7) Wanda von Dunajew – Leopold von Sacher-Masoch,

Venus in Furs (1870)

Venus in Fur (2013), Roman Polanski

Grinin Elli Tonu‘ndan (2011) önce Venus in Furs vardı. Kitap bir BDSM[1] ilişkisini konu edinen ilk metinlerden biridir ve hatta “mazoşist” kelimesi Sacher-Masoch isminden gelmektedir. Hikâye Sacher-Masoch’un Fanny Pistor ile ilişkisini ve kadın hâkimiyetinden aldığı zevki konu edinir. Kısa romanda kamçıyı kullanan Wanda’dır. Wanda’nın aşığı Severin, kendisini şehvet düşkününün de ötesinde olarak tanımlar ve deneyimlenilen hislerin yoğunluğu yazı dilinde belirginleştirilmiştir.

Yazı, yozlaşmış ve ihtişamlı, erotik tasvirlerle ve canlı anılarla doludur. Wanda acımasızdır ve itaatkâr tarafı aşağılamaktan keyif alır – son olarak onu, kendi oyununda ezebileceğini hissettiği güzel genç bir erkek için bırakır. Wanda’nın hareketleri oldukça tiyatraldır ve okuyucu hiçbir zaman bu ilişkinin ne kadarının performans olduğundan, ne kadarının sınırı aşıp istismara döndüğünden emin olamaz. Roman, Severin’in her ilişkide bir hâkimiyet kuran, bir de itaat eden olması gerektiğini iddia ettiği kasvetli notu ile sona erer.

6) Carmilla – Sheridan Le Fanu, Carmilla (1871)

The Vampire Lovers (1970), Hammer Films

Bram Stoker, Carmilla’nın hayranıydı ve öyle gönüyor ki “Dracula’s Guest” (1914), Carmilla ve Gratz kontesi Dolingen arasındaki benzerlikten dolayı, Dracula‘nın (1897) önceki versiyonlarından çıkarılmış bir kısa hikâyedir. O zamandan beri Hammer Korku Filmleri’nin[2] Karnstein üçlemesi sayesinde Carmilla ismi, lezbiyen kan emicilere eş anlamlı hale gelmiştir. Her ne kadar bu filmler lezbiyenliği biraz daha açık hale getirse de, Le Fanu’nun kısa romanının eşcinsel arzulamalar ile dolup taştığı inkâr edilemez.

Carmilla özellikle yoğun gecelerin davetkâr ağırlığını yenmiş genç kadınları avlar (Siyah bir kedi şeklinde müstakbel kurbanının yatak odasına ulaşması da cabası). Onun umudu sıklıkla bir babanın “Kızım bana aittir” fikrine eşdeğer bir şekilde okunur. Yine de romanın sonu bize gösteriyor ki Carmilla’nın kurbanı Laura, bu güzel vampir ile büyülenerek esir kalmıştır. Hatta Laura’nın Carmilla’yla olan ilişkisi onun boğucu güvenli evinin dışındaki yaşantıyla ilgili ufkunu genişlettiği söylenebilir. Bütün kötü kadınlar arasında Carmilla kalıcı bir etkiye sahiptir.

5) Rosamund Marriott Watson

Listedeki pek çok yazar gibi Marriott Watson da merak uyandırıcı bir yaşam sürdü. Zina yaptı, boşandı, birçok çocuğu oldu ve kadınlar için uygun bir davranış olarak kabul edilmediği halde başarılı bir roman yazarı olarak hayatını kazandı. Hayatı boyunca popüler olsa da, Marriott Watson’ın işleri göz ardı edildi ve sansüalist (duyumcu) olarak azledildi. Romanı The Blood of the Vampire (1897) Stoker’ın Dracula‘sı ile aynı yıl yayımlandı. Söz konusu vampir Harriet Brandt, büyükannesi hamileyken bir yarasa tarafından ısırıldığında yaratıldı. Annesi psişik bir vampire dönüşür, kurbanlarının yaşam güçleri ile beslenir ve Harriet farkında olmadan aynı eğilim yüzünden acı çeker.

Stoker’ın Dracula’sından farklı olarak, Harriet’in doğaya aykırı davranışları, onun yemeğe olan aşkında görülebilir -bir sahnede koca bir paket pahalı çikolatayı silip süpürür. Dikkatleri çekecek bir şekilde, Marriott Watson’ın babası “The White Wolf of the Hartz Mountains” (1839) adlı kısa hikâyenin yazarı Kaptan Frederick Marryat idi. Bu belki de İngiliz edebiyatındaki ilk kadın “kurt adam” örneğidir. Bizi nazikçe bir sonraki ölümcül edebiyat kadınına götüren bu kurt adamın beyaz bir postu vardır.

4) Clemence Housman

Housman bir yazar ve ressamdı; kadınların oy kullanma hakkı için mücadeleye dâhil olmuştur. The Were-Wolf (1896) adlı kısa romanı kurt adam edebiyatının sağlam parçalarından biridir. White Fell adındaki kadın kurt adamın konu edinildiği roman geçmişte belirli olmayan bir İskandinav ülkesinde geçer.

Bu belirsizlik başkarakter Christian’ın White Fell ile donmuş manzara boyunca yarışırken oluşturduğu son ile metne rüya gibi bir nitelik yaratır. Kısa roman sembolizm ile doludur ve bir alegori gibi okunur. White Fell hem maskülen, hem de feminendir; hem güçlü, hem de zariftir. Öldürmeye olan arzusu asla açıklanmamıştır fakat bütün kurbanlarından ölmeden önce bir öpücük alır.

3) Arabella March – Bram Stoker, The Lair of the White Worm (1911)

The Lair of the White Worm (1988), Ken Russel

Kısmen Lambton Worm efsanesine bağlı, Stoker’ın romanındaki kötü kadın karakter Arabella March, herhangi bir psikanalist için keyifli bir çeşitlilik örneğidir. Baştan çıkaran bir kadın olarak görünse de aslında çamurlu, pis bir delikte yaşayan yılanvari bir solucandır. Aynı zamanda bir iki kuyruksüren öldürür. Dracula kadar bilinmese dahi bu kitap Stoker’ın fallik sembolizmler ile tehlikeli kadınlar yaratma becerisini ispat eder (Gerçekten, kadın dev bir solucan).

Edebiyat tarihindeki birçok kötü kadın karakteri gibi aleni cinsellik, kadın ve erkek arasındaki ikililiğin rahatsızlık vermesi, bu kötü karakterin davranışlarını belirler. Özellikle Stoker’ın anaç kadın klişesini değiştiren ilk dönem kadın vampirlerini anımsatan Arabella da çocukları avlar ve onları boyunlarından ısırır. Yine de kitap sonunda ismini de aldığı bu hayvan ininin yıldırım ve dinamit birleşmesiyle patlaması ardından iyi biter ve bu tufan öncesi dönem canavarlığı yok edilir.

2) The White Witch – C.S. Lewis, The Lion,

the Witch and the Wardrobe (1950)

The Chronicles of Narnia: The Lion, the Witch and the Wardrobe (2005)

Türk lokumunun Edmund’u cezbetmesi Beyaz Cadı’nın ürpertici varlığı olmadan sadece saçma görünürdü. Disney’in Elsa’sına karanlık bir öncü olan bu kış büyücüsü kraliyetini sonsuz bir kış mevsimi altında esir tutar. Mevsime bağlı duygusal rahatsızlık yaşayan biri olarak, bu Narnia halkı için hayal edilemeyecek derecede korkunç bir acımasızlık gibi duruyor. Aynı zamanda düşmanlarını heykele dönüştürme tutkusu ve Sovyet Haber Alma Teşkilatı’nı (KGB) kıskandıracak düzeyde bir gözetleme sistemi vardır.

Bir başka kötülük belirtisi olarak, emri altında bulunan doymak bilmez bir kurt sürüsü tarafından çevrelenmiştir. Tabii ki herkesin hatırladığı şey Aslan’ı öldürüşüdür -önce aşağılamak amacıyla onu tıraş etmesi, ardından bağlaması” Bu İncil’e ait metaforda Aslan’ın kendisi, Beyaz Cadı’yı Şeytan’ın vücut bulmuş haline çeviren Tanrı’dır. Ve bundan daha kötü olamazsınız.

1) Angela Carter

Angela Carter
From the Fay Godwin Archive at the British Library

Kadın kötü karakterlerin ortak teması cinsiyet klişelerinin dışında var olmalarıdır – şiddete eğilimleri ya da cinselliklerini dışavurmaları gibi. İkinci dalga feminizme geldiğimiz zaman, birçok hikaye anlatıcısı bu modelden kaçınırlar. Bunlardan biri de Angela Carter’dır. Salman Rushdie, Carter için yazdığı anma yazısında, İngiliz edebiyatının baş kadın büyücüsünü, cömert cadı-kraliçesini kaybettiğine inandığını ifade etmiştir.

Carter özellikle cinsiyet ayrımlarının temelini çürütmek ve yıkmak adına geleneksel masalları uyarlamıştır. Bu çabalar onu egemen çevrelerce sıkıntıya sokarken, yazı dilinde baştan çıkarıcı, karanlık ve gotik nitelikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Yoğun, yozlaşmış ve nefis, Carter okuyucusunu büyü ile bağladı ve bir önceki kuşağından olan Dacre’nin anılarıyla hayal gücünü ateşledi. Carter, tehlikeli edebiyat kadınlarının soyundan, etkili ve güçlü bir üye olarak kalmaya devam etmektedir.

Editör: Büşra Erturan

Kaynak / Spooky Isles:

https://www.spookyisles.com/2015/03/10-great-women-from-gothic-horror/

 

[1] BDSM, rızaya bağlı olarak fiziksel baskı ve kuvvetli duyusal uyarımın uygulandığı ve fantezi güç rolü oynamanın yapıldığı cinsel tercih ve kişisel ilişki türüdür. “BDSM” kısaltması bondage ile disiplin, hakimiyet ile teslimiyet ve sadizm ile mazoşizm öğelerini bir araya getirir.

[2] Konuyla ilgili yazımız için: http://gorgondergisi.com/hammer-filmlerine-baslangic-rehberi/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir