VI. Elea Okulu

Gorgon Notu: Bu metin, Sokrates Öncesi Yunan Filozofları (Presokratikler) yazısının bir bölümüdür. Metnin diğer bölümlerini inceleyebilmek için tıklayınız: Sokrates Öncesi Yunan Filozofları

Çevirmen: Serkan Alpkaya

Üç önemli düşünür Elea Okulu kategorisine girer: Parmenides, Zenon[1] ve Melissus[2].  Melissus aslında Parmenides ve Zenon gibi Elea Okulu’ndan değildir ancak düşüncesi doğrudan bu iki düşünürün özgün monizmini[3] miras almasından dolayı bu kategoride işlenecektir.

Parmenides

Heraklitos’a göre yaşamın sürekli gelişmekte olduğu hatta sürekli hareket ve değişim içinde hareketsizliğe ulaştığı doğruysa o zaman Parmenides (MÖ 515-450) için hayat bir durgunluktur. Elea yerleşim yerinden (Bugünkü İtalya sınırlarında olan bu yer, o zamanlar Yunan kolonisiydi) ve Eleaktik felsefenin kurucusu olan Parmenides, Presokratik düşüncenin en önemli ismidir ve Presokratiklerin Batı felsefesinin seyrini belirmede en etkili olanlarından biridir. McKirahan’a göre; Parmenides, varlığın veya gerçekliğin doğasına dair bir sorgulama.olan metafiziğin mucididir (157) Düşüncesinin ilkeleri şiirde kendini gösterebilmiş olsa da mantığın gücü ile ifade edilirler. Dolayısıyla Parmenidesçi varlığın mantığı, varlığın ve düşüncenin doğasına dair bir sorgulamayla dolu büyük bir soydan kıvılcımlanmıştır.

Parmenides’in şiiri üç parça hâlinde sirayet eder: bir nevi önsöz (proemium), Hakikat ve Görüş (Fanilerin Yolu) üzerine bölümlere ayrılır. Şiirin anlatıcısı, alegorik olarak, kısraklar tarafından hızla ilerletilen iki tekerlekli bir arabada ve Gecenin Evi’nden gelen bakirelerin rehberliğinde yapılan yolculuğu anlatıyor. Her iki kapıyı açan anahtarlara sahip olan Adalet’in yanına, Gece’nin ve Gündüz’ün yollarının eşiğine, götürüldü. Bakireler, Adalet’i nazik sözlerle Gece ve Gündüz arasındaki kapıyı açmaya ikna ettiler. Bunun üzerine yolcular, sadece düşünce için yolu öğrettiğini iddia eden bir tanrıça tarafından karşılandı: “Birincisi: Vardır ve olmaması mümkün değil, bu İnanç Yolu’dur (çünkü o, Hakikat’e eşlik eder); diğeri: Yoktur ve olmamalıdır, bu ifade ettiğim tamamen sırrına erişilemez bir yol çünkü ne olmadığını da bilemezsiniz (çünkü tamamlanamaz), ifade de edemezsiniz.” (F2) “Sırrına erişilemez” yol, fanilerin yoludur (Görüş); ilki ise Hakikat Yolu’dur. Garip bir şekilde, tanrıça, misafirine her ikisinden de haberdar olmasını, “her şeyi öğrenmenin doğru olduğunu” söylüyor. Tanrıça Görüş Yolu’nun nihayetinde uygun olmamasına rağmen, bazılarının neden sıklıkla bu yola sarıldığını anlamanın bilgelik olduğunu belirtiyor.

Varlığın Yolu

İlk yol, Varlığın Yolu’dur. Yunanca esti (n) sözcüğü, to be fiilinin üçüncü tekil kişisidir. Bunun, bir özneyi ifade etmesi gerekmiyor ve Parmenides’in şiirinde yoktur. Bu nedenle, İngilizceye akıcı olması için “it” kelimesi olarak aktarıyoruz. Parmenides’in to be’yi şiirinde nasıl kullandığı tartışma konusu ama olasılıklar şunlardır: Birincisi, esti’yi varoluşsal anlamda, yani basitçe bir şeyin varlığını işaret etmek amacıyla kullanmış olabilir. İkincisi, tasdik eden (predicative) anlamda esti’yi kullanmış olabilir; örneğin, tişört kırmızıdır. Üçüncüsü, esti kelimesi “A=B” gibi aynılığa denk gelebilir. Dördüncüsü, gerçek anlamda ya da “X olduğu doğrudur” şeklinde. Son olarak, beşincisi, esti’nin bütün bu anlamlarının bazılarının ya da hepsinin bir kombinasyonu söz konusu olabilir (Sedley 114-115 ve McKirahan, 160-163). Her ne olursa olsun, Parmenides’in zihninde bir bütünlük -varlığın tümü- var gibi görünmektedir. Varlık türlerini birbirinden ayırt eder etmez, bu vesileyle de Görüş ve çoğulluk yoluna girdik.

Düşünmenin doğru yolu; ne olduğunu (what-is) düşünmek ve düşünmenin yanlış yolu ise hem ne olduğunu hem de ne olmadığını düşünmektir. İkincisi yanlıştır ve tanrıça bunu yasaklar; çünkü olmayan şey (hiçlik) varlık değildir. Başka bir deyişle, olmayan bir varlık yoktur; aslını söylemek gerekirse, böyle bir şey düşünülemez çünkü düşünülecek bir şey yoktur. Sadece ne olduğunu düşünebiliriz ve olasılıkla düşünme de bir varlık olduğundan “düşünce ve varlık aynı şeydir.” (F3) Bizi yoldan çıkartan ve yanlış düşünmemize sebebiyet veren sabit algılama alışkanlıklarımızdır. Bizler bir bakıma “iki başlı” ve Görüş yolundaki cahil yolculuğumuzda çaresiziz ve bizler hataya düşerek olmanın ya da olmamanın aynı olduğunu düşünüyoruz.

Tanrıça, var olanın (what-is) birkaç vasfını isimlendirir. Var olan yaratılmamıştır ve ölümsüzdür, bütündür ve birdir; soğukkanlı, eksiksiz, her yerde (geçmiş ya da gelecek kavramı olmadan) ve devamlıdır. Parmenides, şu ya da bu zaman meydana gelmiş şey veya varlık için yeterli bir sebep olmadığını söylemek için Yeter Sebep İlkesini  (Principle of Sufficient Reason) kullanır (McKirahan 167).

Bir şey bir zamanlar oluşmuşsa, bu bir zamanlar olmadığını gösterir ki, bu imkânsızdır. Var olanın var olmaması diye bir şey olamaz yani var olan şeyin olması zorunludur. Üstelik var olan hareketsiz olan şeydir, çünkü hareket var olmamayı içerecektir, yani, yerinde veya niteliğinde yaşanılan değişim, olandan olmayana doğru gitmeyi gerektirir. Bundan dolayı, varlık her yerde aynıdır ve “etrafını saran” bir sınır içinde muhafaza edilir. (F8.31). Bildiğimiz kadarıyla Parmenides, topla benzetme yapıyor; dengeyi sürdürüyor ve merkezden dışarı, her yöne doğru eşit gerilimi sağlıyor. Böylece tamamlanıyor. Peki, varlığı bir sınırla sınırlandırmak sorun teşkil eder mi? Bu, varlığın dışında bir şeyler olduğu ve varlığın, sınırları dışındakini etkin olarak var olmayan yaptığı anlamına gelmez mi? Görünen o ki, biz faniler bunu bazen yanlışlıkla gruplara ayırsak ya da kabın içindeki bir şey olarak algılasak da, küreyi eksiksiz ve tamamen var olan gibi düşünmeye kararlıyız.

Görüş Yolu

Şimdi tanrıça, Görüş Yolunu sunuyor. Bu yolla ilgili sözlerinin hayali ya da aldatıcı olacağını iddia ediyor; bu da meselenin kendi aldatmacasını ürettiğini gösteriyor. Faniler, varlığın ve var olmayanın olduğunu iddia eder. Dünyayı duyularımızla gözlemliyoruz ve akıldan ziyade daha çok duyularımıza inanıyoruz; akıl ise bize tek bir gerçek yol -varlık- olduğunu gösteriyor. Tuhaf bir şekilde, Parmenides’in yorumları, bu bölüme geçtiğimizde daha da gizli hale gelmiştir. Okuyucu, Parmenides’in fani görüşe bir nebze dahi olsa itimat gösterdiğine inanmaya teşvik ediliyor. Nitekim bizlere, Parmenides’in toprağı ve ateşi, her şeyin kaynağı olarak gördüğü söylenir. Aristoteles, Parmenides’in bunu, akıl için sadece bir ebedî varlık varken neden duyular için çok sayıda varlık olduğunu açıklamak için yaptığını söyler. Parmenides, sıcağı varolan ve soğuğu varolmayan olarak sınıflandırdı (Graham 221).

Parmenides bir şekilde, çoğu insanın duyuların sağladığı bilgilere dayandığı gerçeğini hesaba katmalı. Şayet çoğumuz hatalıysa, bu ince ve anlaşılması zor olandır. Alışkanlıkla, duyuların gerçeğine o kadar kolay ikna olduğumuzdan, Parmenides bunun nedenini açıklamaya çalışır ve ayrıca bize mantıklı dünyayı daha anlaşılır bir şekilde anlatmaya çalışır. Elimizdeki bilgiler Parmenides’in kozmos görüşüyle ilgili net bir görüntü vermiyor ancak bize doğası hakkında bilgiler veriyor. Sıcak ayrılıktan; soğuk ise birleşmeden mesuldür. Bunun da ötesinde Parmenides, oldukça önemli bir gökbilimcidir (astronom); astronomiye dair görüşleri modern astronomiyi şekillendirir. Sabah ve akşam yıldızının (Venüs) aynı şey olduğunu söyleyen ilk Yunanlı -Babilliler bunu hâlihazırda mahrem tutuyordu- olabilir (Graham 225). Ayrıca ay ışığının, güneş ışığının bir yansıması olduğunu iddia etti ve de dünyanın küresel olduğunu bile düşünüyor olabilirdi (Graham 241). Yine dünyanın, tıpkı varlık gibi, dengesinden ötürü şu ya da bu yöne hareket etmesi için bir sebep yoktu.

Parmenides’e mantıklı bir nedenden dolayı derin saygı duyuyoruz. Kozmolojisi bile sadece duyulardan müteşekkil değil akıl üzerine kuruludur. Teleskoplardan veya başka herhangi bir sofistike gözlem teknolojisinden önceki bir zamanda, Parmenides, sabah ve akşam yıldızının aynı olduğunu ve ayın güneş ışığını yansıttığını belirlemek için tek başına duyuların sunduğu kanıtların ötesine geçmek zorunda kaldı. Görünüş itibarıyla, ay her nasılsa kendi ışığını yansıtıyor. Hâlbuki Parmenides, görünümleri açıklamak için görünümlerin ötesine geçti. Bu nedenle Parmenides’in felsefesinde gerilim (tension) vardır. Akla ne denli inanç duyduğumuz ya da duyusal kanıtları ne denli yadsıdığımız mühim değil; algısal dünya hâlâ ikna edici bir şekilde bizi kendisine çeker ve düşüncemizi, ilgimizi ve kavrayışımızı talep eder. Muhtemelen en sonunda, görünüşe göre varolmanın ve olmamanın bir karışımı olan bu doğal dünya anlayışı, bize birleşik, ebedî ve basit bir varlık gösterir.

Zenon

Aynı zamanda Elea’nın yerlisi olan Zenon (MÖ 490-430), Parmenides’in öğrencisi ve muhtemelen erkek arkadaşıydı (Antik Yunan kültüründe homoseksüellik oldukça yaygındı, entelektüeller arasında öğretmenin bilgeliğini almak amacıyla öğrenciler onlara cinsel imtiyazlar sağladılar). Daniel Graham’ın dediği gibi, “Parmenides monizmi savunurken, Zenon da plüralizme karşı çıkar.” (Graham 245). Zenon, pluralist varlığın kabul edilmesinin mantıksızlığını, kendi halinde bir metin ortaya çıkartarak gösteriyor. Argümanları, çoğunlukla reductio ad absurdum (olmayan ergi) şeklinde; olumlu olarak plüralizmin olamayacağını ve olumsuz (veya imalı bir çıkarımla) olarak da tek olasılığın varlığın (what-is) tek olması gerektiğini kanıtlamak için kullanır. Bunun ötesinde, harekete ve mekâna karşı çıktı. Şu kadarını söylemek kâfi, Zenon’un paradoksları, yaşadığı günden bu yana hem filozoflara hem de matematikçilere benzer sorunlar yarattı. Şimdi Zenon’un bazı argümanlarını inceleyelim.

Plüralizme Karşı Argümanlar

Zenon’un argümanlarının çoğu baş döndürücü olabilir. Bir argüman, diğer birçok argümanın temeli olduğuna dair önemli bir iddia içerir. Bu iddia için bir argüman olmuş olabilir ama hali hazırda hiçbir iddia yoktur (Graham 267). Anlaşılır olabilmesi için, Graham’ın bu ilk iddiasının özeti (aşağıdaki a iddiası) ve aşağıdaki diğer iddialar alıntılanacaktır.

(a) Birçok şey varsa kimsenin büyüklüğü yoktur çünkü o birdir ve kendisiyle aynıdır.

(b) Eğer birçoğunun her birinin büyüklüğü olmasaydı, o var olmazdı, çünkü o bir şeye eklendiyse veya bir şeyden çıkarıldıysa, o şey için hiçbir farklılık yaratmazdı.

(c) Birçok şey varsa, her birinin boyutu ve katılığı olmalı ve bu nedenle, her biri boyut ve katılığa sahip parçalara sahip olmalı ve benzer bir şekilde bu parçaların her biri kendi parçalarına sahip olmalıdır.

(d) Bundan dolayı, birçok şey varsa, hem küçük hem de büyük olmalıdır; bir boyuta sahip olamayacak kadar küçük ve sınırsız (sonsuz) olacak kadar da büyük olmalıdır (267)

(b)-(d) argümanları plüralizmi çürütmeyi amaçlamaktadır. Bu argümanlar bir şekilde (a)’ya dayanıyor gibi gözükmektedir; ki bu hiçbir dayanağı olmayan bir argümanın sonucu gibi görünüyor. En azından, Zenon’un plüralizmi çürütme çabalarını belirsiz de olsa burada görebiliyoruz.

Platon’un Parmenides’indeki bir argüman şu şekilde gider. Birçok şey varsa, o zaman her bir şey hem benzer hem de farklı olmalıdır ve böylece bir çelişki ortaya çıkar (F1). Örneğin, X bedeni, üçünün de yer kaplayan bedenler olması nedeniyle, Y ve Z bedenlerine benzer. Yine de üçü, birbirinden farklı olacaktır; sözgelimi X kırmızı, Y mavi ve Z yeşil renktedir. Böylece X, hem Y ve Z ile aynıdır hem de onlardan farklıdır. Zenon’un argümanın hepsi bu kadarsa, Platon’un ortaya çıkardığı gibi (muhtemelen sadece Diyaloglar’ın dramatik amaçları için), o zaman bu bir çelişki değildir, çünkü her beden farklı açılardan birbiriyle benzer ve birbirinden farklıdır (McKirahan 182).

Zeno, şayet plüralizmi hesaba katmaya kalkarsak, aynı zamanda mantıksızlığa düşeceğimizi gösteriyor. Eğer plüralizm varsa, o zaman mevcut durumlarından daha az veya daha çok olamazlar. Bundan mütevellit, sınırlı sayıda şeyler olur. Diğer taraftan, şayet plüralizm varsa, işte o zaman sayı, sınırsız olacaktır; çünkü her zaman mevcut şeyler arasında başka bir şey vardır ve bu başka şeylerin arasında da başka bir şey vardır; bu sonsuza kadar gider. Böylece, çok sayıda şey olsaydı, o zaman bu çokluk hem sınırsız hem de sınırlı olurdu ki bu durum mantıksızdır (F4).

Dikotomi

En azından Zenon’un çalışmalarından elimizde merkezi bir argüman, eskilerin dikotomi olarak adlandırdığı şey, bulunmaktadır. Bu argümanın iki versiyonu vardır. İlki, var olanın (what-is) bölünebilir olduğunu varsayalım ve bu varsayım sonucunda iki mantıksızlığa ulaşacağız. Eğer bölünebilirse, sonsuz sayıda sınırlı parçaya bölünecek veya boşluğa (hiçe) dönüşene kadar bölünmüş olacak. İlki daha az anlaşılır. Zenon muhtemelen sonsuz sayıdaki sınırlı parçanın, bir bütün olarak ele alındığında sonsuz büyüklükte olduğunu tasavvur etmiştir (yukarıda olduğu gibi). İkinci seçenek apaçık saçmadır. Bu nedenle, varlık ya da var olan tek ve bölünemezdir (Graham 259).

Sonsuz Bölünebilirlik ve Harekete Karşı Argümanlar

Sonsuz bölünebilirlik düşüncesi, Zenon’un argümanlarının çoğunda kilit bir rol oynamaktadır. Sözgelimi, harekete karşı argümanlarına bir göz atalım. Hareket halindeki bir cismin yirmi fit bir mesafeyi zıplaması imkânsızdır. Bunu yapabilmesi için, öncelikle cisim önce yolun ortasına gelmelidir ya da on fit mesafeye varmalıdır. Ancak oraya ulaşabilmesi için hareket eden cisim beş fit yol almalıdır. Ancak oraya ulaşabilmesi için cisim, iki buçuk fit sonsuza kadar (ad infinitum) yol almalıdır. Bundan dolayı, mekân sonsuz bölünebilir olduğundan, bu yapılamaz çünkü yapabilmek için sınırlı bir zamanımız vardır. Bu neticeye göre muhtemelen kimse aslında bir yolculuk yapamadı. Aristoteles, bu argümana büyüklüklerine gönderme yaparak ve iki “sonsuz” duyu olduğunu belirterek kusur buldu: Uç noktalara atıfla sonsuz bölünebilirlik ve sonsuzluk vardır (Graham 261).

Sınırlı bir süre içinde sonsuz bir nicelikten geçemeyiz ancak sonsuz bölünebilir bir alandan geçilebilir; çünkü zaman da sonsuz biçimde bölünebilir. Eğer uzay ve zamanın bölünebilirliği arasında bir paralellik varsa o zaman sonsuz bir bölünebilir alan aralığına geçiş yapabiliriz; çünkü yapılacak hareketin her kısmını ölçmek biraz zaman alacaktır.

Bu argümanın bir benzeri de Achilles (Aşil) argümanıdır. Hızlı koşan Achilles, rakip koşucunun onun önünden başladığını varsayarsak, en yavaş rakibine asla yetişemeyecektir çünkü Achilles’in en başta yavaş koşucunun başladığı yere ulaşması gerekir. Bu da haliyle, yavaş koşucunun, Achilles’in başladığı yerin biraz ötesinde olacağı anlamına gelmektedir. Achilles bir sonraki yere doğru ilerlediğinde, yavaş koşucunun zaten bu noktadan ileride olduğunu görürüz. Bu yüzden, hareket saçma gibi görünmektedir.

Gene, A noktasından B noktasına savrulan bir ok, aslında hareket halinde değildir. Görüş alanımıza giren her an, gökyüzünde boyutuna eşit bir yer işgal eder. Eğer bir şey, boyut olarak kendisine eşit bir yeri işgal ederse, hiçbir şey, hareket halindeyken kendisine eşit bir yerde olamayacağından hareketsizdir demek doğru olur. Böylece aslında ok savrulmamaktadır; yerinde durmaktadır. Aristoteles’in buradaki eleştirisi, Zenon’un zamanı bölünemez anlardan veya “şimdiden” ibaret saymasıdır. Şimdi ok burada, şimdi şurada ve şimdi orada vb. Zenon’un bir diğer argümanı, bir şeyin hareketsiz durduğu bir yerde var olduğu yönündedir. Ancak bir mekanda bir şey varsa, o mekanın da bir mekanda olması gerektiğini ve o mekanın da bir mekanda olması gerektiğini, bunun sonsuza gideceğini söyleyerek; mekana karşı argümanda bulunur. Böylece, eğer her şey bir mekandaysa, o mekanların sonsuz mekanları olacaktı ve bu oldukça saçmadır (absürd) (Graham 261).

Kavramsal anlamda en zor olan argümanlar Stadium veya Moving Rows paradoksudur. Bir koşu parkurunun iki uç noktasında bir dizi beden olduğunu tahayyül edelim. Her ikisi de eşit hızda zıt yönlere doğru harekete geçecek ve böylece birbirlerinin yanında geçecekler. Her iki koşucu kümesi, bedenlerine eşit büyüklükte üçüncü bir hareketsiz beden kümesini geçecekler. Stadium paradoksu genellikle aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.

B’ler ve C’ler hareket halindeyken A’lar hareketsizdir. B’ler ve C’ler aynı ve sabit bir hızda hareket ediyor. Başlangıçları noktaları A’nın ortası olduğundan, diğer bir deyişle, B’ler ve C’ler, A’ları geçecekleri sürenin iki katı sürede birbirlerini geçerler. Yani en sağdaki B, iki C’yi geçerken sadece bir A’yı geçmelidir ve en soldaki C, iki B’yi geçerken sadece bir A’yı geçmelidir. C’ler ve B’ler bu yüzden hem uzun hem de kısa bir mesafe boyunca hareket etmişlerdir; bu yüzden bu durum çelişkilidir (Graham 263). Aristoteles buna karşı çıkar, bu muhakemenin B’ler ve C’lerin harekete geçmesinden dolayı safsata olduğunu söyler. Hareket halinde oldukları ve hareketlerinin eşit hızda olmalarından ötürü, birbirlerini geçmeleri, hareketsiz A’yı geçmelerinden yarım süre uzun sürecektir (Graham 263). Zenon’un böylesine bir hatayı yapmayacağını düşünen bazı yorumcular, Zenon’un sıradaki her bedenin atomik, yani bölünemez olduğunu amaçladığını tahmin etmektedirler. Böylesi bir durumda bir B, bir A veya C’nin yarısını geçemez (çünkü bölünemezler) ancak bir kerede tüm bedeni geçmek zorundadır. Nitekim Zenon’un paradoksu bu şekilde kalacaktır; ancak akıldan çıkarmamak gereken bir şey var, Zenon’un zihninde olan şeylerin yazılı bir kanıtı yoktur (McKirahan 192).

Son paradoks, bize eksik ulaşan veya oldukça basit hatalara sahip olan darı tohum paradoksudur. Eğer bir kile[4] darı tohumu düşerse ses çıkarır. Şayet bunu kabul edersek, tek bir darı tohumu yere bırakıldığında da ses çıkarmalıdır ve bir parçanın on binde birinde de aynısı olmalıdır. Ancak bu olmaz. Bu şekliyle, bu paradoksta iki sorun olduğunu görürüz.  Görünüşte, Zenon’un burada neyi kanıtlamayı amaçladığını bilmiyoruz. Mantıksal olarak, argüman bölünme diye bir şeyin olmayacağını söylemeye çalışmaktadır. Sırf bütün olan (kile) düştüğünde ses çıkardığı için herhangi bir parçanın da (tohumun on binde biri) ses çıkaracağı sonucuna varamayız (Graham 265). Durum ne olursa olsun, esas olarak Zenon’un genel görünümü, birciliği savunmak için çoğulculuğa ve harekete karşı mücadele etmesidir.

Melissus

Amiral olması ve Atinalılara karşı bir savaş organize etmesi dışında Melissus hakkında çok az şey biliyoruz (MÖ 441). Felsefî manada, Parmenides monizmini (birciliği) açıkça savunur; ancak Parmenides’ten en az iki açıdan farklıdır: varolanın geçiciliği ve olanın sınırlı ya da sınırsız mı olduğu. Ayrıca Melissus, varlık birliğini savunan bir görüş sunarak Zenon’dan ayrılır.

Melissus, karşılıklı ve ardışık argümanlar sistemini ortaya koymaktadır. İlk olarak, olan ya da varlık, hiçbir şeyden/yerden gelemez. Ayrıca varlık, olandan da gelemezdi; çünkü bu hâlihazırda olduğu anlamına gelir. Hem de belki de ilk ilkenin tersine, varlık var olmayan haline gelemez. Bu nedenle yok olamaz. Bundan dolayı, varlık ya da olan şey ebedidir. Ardından bu şey ebedi -oluşmayan ve yok olmayan- olduğu için sınırsızdır (apeiron). Buradan varlığın tek olduğunu görebiliriz. İki ya da daha fazla olsaydı şayet, işte o zaman bu ikisi birbirleriyle sınırlı olurdu. Bu da var olanın kendisiyle aynı olmasını görmemizi sağlar ve bu yüzden yeniden düzenlemenin sızısı veya akışına, acıya veya diğer tür bir tutkuya maruz kalamaz. Buna yakın olarak, hareket bir tür değişim olduğundan olan var olan hareketsiz olmalıdır. Buna benzer olarak, boşluk yoktur çünkü boşluk hiçbir şeydir. Bu da, olanın neden hareket edemediğiyle ilgilidir. Hareket edebilmek için boşluk ya da yukarıda sözü edilen boşluğun (void) olması gerekir ancak bu boşluk olmadığından bizler doluluk içinde kalırız, yani varlık bir plenumdur (Graham 467).

Peki Melissus, bizlerin dünyada değişime ve değişiklikleri açıkça gözlemliyoruz itirazımıza cevabı nedir? Melissus savında sadece tek bir şey olduğunu iddia ediyor. Eğer gerçekten toprak, ateş ve farklı türde metaller varsa, o zaman onun (the one) gibi ya da var olan gibi olmalıdır – yani her biri, ilk önce onları algıladığımız gibi olmalı örneğin bunlar sadece ateş ve toprak, başka hiçbir şeyden söz edilemez. Fakat sıcak bir şeyin soğuduğuna tanıklık ettiğimizde ise gayet basit bir biçimde bunu doğru olarak gözlemlemediğimiz ortaya çıkıyor.

“Çünkü gerçekseler değişmeyecekler yalnızca her biri olduğu gibi kalacak.” Melissus, ters giden gözlemlerimizle ilgili ne olduğunu açıklamıyor. Metal çürümesi/aşınmasını gözlemlediğimizi düşünmek gibi yanılgıya nasıl kapılıyoruz? Ne yazık ki, bu soruya tatmin edici bir cevabı yok. O, doğru gözlemlersek – gözlemini yaptığımız şey gerçekse- hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylüyor. En azından maddelerin olduğu gibi kaldığı bir gerçeklik fikrine tutunmak istiyor. Belirli bir alevin sönmesine rağmen, ateşi görürsek o zaman ateş her zaman vardır. Bu veya başka bir ateşin söndürülmesi, ateşi söndüremez.

Dipnotlar

[1] Bazı kaynaklarda Zeno veya Elealı Zenon olarak da geçmektedir. (Ç.N.)

[2] Bazı kaynaklarda Samoslu Melissus veya Elealı Melissus olarak da geçmektedir. (Ç.N.)

[3] Monism, felsefî terminolojide “tekçilik” ya da”bircilik” olarak bilinmektedir. (Ç.N.)

[4] Ağırlık ölçüsü, bushel.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir