Caesar: Roma’nın Kaderini Değiştiren Adam

Caesar: Roma’nın Kaderini Değiştiren Adam

Yazar: Baran Ertan (Bu yazı Gorgon E-Dergisi 5. Sayısı’nda yayımlanmıştır.)

Kategori: Gorgon E-Dergisi 5. Sayı Yazıları

Tarih bizlere her zaman bir şeyler anlatır. Kimi zaman ders almamız gereken şeyler, kimi zaman da hayranlık uyandıran şeyler… Ama elbette insan daima kulağına hoş gelecek şeyi okuyup bilmek ister. Bu yazı biraz farklı olacak zira, Antik Roma’nın Cumhuriyet Dönemi’ndeki en etkili figür olan hatta Osmanlı Sultanları ve Hapsburg soyundan Cermenlerin ve Prusya İmparatorlarının bile ismini bir ünvan olarak severek kullanmış oldukları bir güç ve otorite simgesi olan Julius Caesar ile alakalı. Caesar’ın zaferlerinden ziyade, Roma’nın politik kaderini yıkılana değin belirleyecek olan siyasî yaşamı ile alakalı olacak…

Biz onu aslında kendi dilimizde ‘’Sezar’’ olarak biliyoruz. Ancak ben Latince orijinaline sadık kalarak yazının bundan sonraki kısmında da ‘’Caesar’’ (Kayzer/Kayzar) olarak belirteceğim. Kimilerine göre büyük lider, kimine göre ise diktatör. Eğer en objektif yorumu yapmak gerekir ise, Roma’ya İmparatorluk olmanın kapılarını açan şahsiyet. Tüm insanlık ondan etkilendi, onu taklit etti ve ismini bir ünvan olarak kullandı. Aslında Roma, daha evvelden Pön Savaşları’nın neticesinde Kartaca’yı tarih sahnesinden silip, tüm Batı Akdeniz’e hâkim olduktan sonra artık büyük bir güç haline gelmişti. Bununla beraber Roma, artık gözünü doğuya, birbirleri ile kıyasıya mücadele eden Hellenistik2 Krallıklara dikmişti. Bunun neticesinde Kıta Yunanistan’dan başladığı genişleme kampanyasının ardından, MÖ 133 yılında Küçük Asya’nın (Anadolu) batısında yer alan Pergamon Krallığı’nın vasiyet yolu ile Roma’ya bırakılması ile birlikte doğuya doğru genişleyen Roma, Mithradates Savaşları neticesinde Küçük Asya’daki son sorunu da ortadan kaldırmıştı. Ancak hâlâ bir cumhuriyetti…

Bu noktada ilk olarak Caesar’ın yaşadığı (MÖ 100 – 44) dönemdeki Roma Dünyası’na da bakmak, durumu analiz etme açısından önemli olacaktır. Cumhuriyet Roma’sı, (MÖ 509 – 27) senatonun ana unsur olduğu bir yapıya sahipti. Doğulu barbar ulusların aksine Roma, bir cumhuriyetti, iki konsülün başkanlık ettiği, gitgide gelişen karmaşık bir anayasası olan, güçler ayrılığı ve fren denge ilkelerine sahip bir devletti. Buna ek olarak, aristokratların (Patriciler) ve halktan yurttaşların (Plebler) olduğu, bu iki sınıfın da kimi zaman mücadelelerinin yaşandığı bir ortam söz konusuydu. İşte böyle bir ortamda Gaius Julius Caesar, MÖ 59 yılına kadar kariyeri pek de dikkat çekici olmayan bir kişiydi. Önemli bir figür olan Pompeius ile kurmuş olduğu siyasal ve ailevi yakınlık ile gücünü arttırmaya başlamıştır. MÖ 71-70 yıllarında Pompeius’un gerçekleştirmiş olduğu darbeyi desteklemiştir. Bununla beraber, MÖ 60’lı yılların bir başka önemli siyasî figürü olan Crassus ile de yakın ilişkiler kurmuş, Roma yönetimi altındaki Hispania’ya vali olarak atanmasıyla sonuçlanacak bir dizi göreve seçilmiştir. Bu atama ile o vakte kadar gizli kalmış olan askeri dehasını göstermesi için gereken şartlar oluşmuştur. Tarihte İlk Triumvirlik olarak anılacak olan yönetim sistemi de böylece Pompeius, Caesar ve Crassus arasında kurularak ortaya çıkmıştır. Caesar bu noktadan sonra askeri şöhretinin artmasını sağlayacak ünlü Gallia seferine çıkmıştır. MÖ 4. yüzyıldan beri Gallia, Roma için hep bir tehdit unsuruydu. Zira Romalılar, toplumsal belleklerinde de MÖ 4. yüzyıldaki Gal/Kelt istilasını ve Kelt lider Brennus’un aşağılamasını unutmamış olmalılardı. Bu noktada Caesar’ın Gallia Seferi, askeri ün ve intikamın yanında, Roma’nın ileri dönemlerdeki karakterini de açık bir şekilde göstermekteydi. Roma bir emperyal güçtü ve ne olursa olsun genişlemesi kaçınılmazdı.

Caesar’ın Gallia seferi, o zamana kadar dağınık halde bulunan Kelt kabilelerini de birleştirmişti. Ünlü Kelt şefi Vercingetorix önderliğinde birleşmiş olan büyük Kelt ordusu, MÖ 52 yılında Alesia yakınlarındaki savaşta büyük bir yenilgi almıştır. Bu zaferin ardında yatan sır şüphesiz Caesar’ın askeri taktiksel dehasıydı. Artık Caesar, askeri şöhreti ve elinin altındaki deneyimli ordusu ile beraber, müthiş bir güç kazanmıştı. Bu noktada Pompeius – Crassus ve Caesar arasında var olan koalisyon, siyasî vaziyeti görüşmek üzerine MÖ 56 yılında, Gallia Cisalpine’sindeki Luca’da bir araya geldi. Buna ek olarak, Pompeius ile Caesar arasındaki ailevi yakınlık, Pompeius’un karısının MÖ 54 yılında ölmesi ile beraber kopmuştu. Bununla beraber Pompeius ile Caesar’ın arası giderek bozulmuştu. Tüm bunlara ek olarak Crassus’un devletin topraklarını doğuda genişletmek adına Parthlar üzerine düzenlediği sefer sırasında aldığı büyük yenilgi ve ölmesinin üzerine artık mevcut siyasî ortamda Pompeius-Caesar çekişmesinin bir sonucu olarak, kaçınılmaz olan şey gerçekleşmek üzereydi: İç savaş…

Artık Caesar ve Pompeius’un taraftarları şeklinde kamplaşmış bir Roma vardı. Senato’nun Gallia valiliğine L. Domitius Ahenobarbus’u ataması ve Roma’ya geri çağırması üzerine Caesar, taraftarlarının da desteğini alarak ordusuyla beraber İtalya’ya yürüdü. Pompeius ve taraftarları ise İtalya’dan kaçarak Yunanistan’a ulaştılar. Bu noktada Caesar’ın kuvvetleri Pompeius hâkimiyetindeki Hispania’da yenilgiye uğramıştı. Yunanistan ve Makedonya’da konuşlanmış olan Pompeius ve taraftarlarının kuvvet toplaması üzerine Caesar, Makedonya’ya ordusu ile beraber geçmiştir. Kuvvetleri ile beraber güneye çekilen Pompeius ile Caesar’ın orduları, Pharsalus mevkisinde karşı karşıya gelmişlerdir. Bu noktada, Pharsalus Savaşı, en az Gallia Savaşı kadar büyük bir öneme sahiptir Caesar’ın hayatında. Sayıca az kuvvete sahip olduğu bu savaşta Caesar, elindeki tecrübeli askerleri ve askeri dehası ile bir kez daha zorlu mücadeleden zaferle çıkmayı başarmıştır. Pompeius tarafı sayıca üstün olmasına karşın askerlerin deneyimsiz olmaları ve Romalı olmamaları, savaşın kaderini belirlemede etkili olmuştur. Pharsalus’taki savaşın ardından ise Pompeius, Mısır’a kaçmıştır. Burada Pompeius, Diadokh krallığı olan Ptolemaios Krallığı’nın yöneticisi olan Kral/Firavun Ptolemaios XIII tarafından öldürülmüştür. Pompeius’un cesedini almak üzere Mısır’a çıkmış olan Caesar burada kısa süreli Ptolemaioslar ile bir çatışma yaşamıştır. Mısır’da bulunduğu esnada Kleopatra’nın tahta çıkmasını sağlamıştır. Kleopatra ile bir ilişkisi olduğu söylenen Caesar’ın kesin olmamakla beraber Kleopatra’dan bir çocuk sahibi olduğu da söylenmektedir. Ardından, Roma’nın Küçük Asia’daki Bithynia ad Pontus eyaleti için bir tehdit oluşturan, Kuzey Karadeniz’deki Bosphoros Krallığı kralı Pharnakes ile Zela mevkiisinde MÖ 47’de bir savaş yapmış ve meşhur sözü olan ‘’Veni, vidi, vici (Geldim, gördüm, yendim) ‘’ sözünü söylemiştir. Kuzey Afrika’daki Thapsus mevkiisinde yer alan Pompeius muhaliflerini bertaraf etmiş ve muhalifi olan ‘’Yaşlı’’ Cato intihar etmiştir. Hispania’da da güvenliği sağlamıştır. Bu noktada Caesar, iç savaş esnasında uzlaştırıcı kimliği sayesinde kitleler tarafından kolayca kabul görmüştür. İç savaş sonrasında Caesar, MÖ 46 yılında on yıllığına dictator seçilmiş, iki yıl sonra da yaşam boyu dictator seçilmiştir. Bu noktada Caesar, yaptığı düzenlemeler ile desteğini arttırmıştır. MÖ 49 – 44 yılları arasında bir dizi reform başlatmıştır. Borçların devlet tarafından düzenlenmesi ve azaltılması, kiralarda hafifletme Roma kentinin şehir plancılığı hakkında geliştirmeler ve yeni bir forum inşaatını da içeren faaliyetler yapılmıştır.

Yapılan gösteriler, lejyoner maaşlarının arttırılması ile beraber Caesar Roma’sında yeni bir dönem başlamıştır. Ancak tüm bu atılımların yanında Caesar ciddi bir muhalif kitle de kazanmaya başlamıştı zira Caesar, kendisine kral veya imparator dedirtmemesine karşılık, bir kraldan farksız bir yönetim anlayışına sahipti ve bu politik kimliği ile yükselişi, cumhuriyet ideallerine bağlı olan politik kesimde derin bir rahatsızlık uyandırmaktaydı. Cumhuriyete bağlı olan eski düzenin yandaşları için o, bir kraldı, bir kral gibi mor elbiseler giymekte, fildişi ve altın kaplamalı bir tahta oturmaktaydı. Tüm bu huzursuzluk giderek artmaktaydı ve kaçınılmaz sonun bir gereği olarak Caesar, MÖ 15 Mart 44 yılında, Pompeius Tiyatrosu’ndaki senato toplantısına gittiği esnada, içlerinde evlatlık oğlu Marcus Junius Brutus’un da bulunduğu kalabalık bir senatör grubu tarafından sıkıştırılıp bıçaklanarak öldürüldü. Öldüğünde Caesar 57 yaşındaydı ancak kendisinden sonra uzun yüzyıllar boyunca varlığını sürdürecek olan Imperium Romanum’un temelini atmıştı. Caesar’ın ölümü ile beraber Roma bir diktatörden kurtulmuştu ve Cumhuriyet hâlâ vardı ancak Caesar’ın ölümü yeni bir iç savaşı da beraberinde getirmiştir. Octavianus , Lepidus ve Marcus Antonius önderliğinde kurulmuş olan İkinci Triumvirlik (MÖ 43-38), ilk olarak Caesar’ı öldürenlere karşı devletin güvenliğini sağlamak adına savaş ilan etmiştir. Bu kanlı iç savaş neticesinde Caesar’a karşı muhalif söylevleri ile bilinen Cicero öldürülmüş, Caesar suikastına katılan Cassius ve Brutus ise intihar etme yolunu seçmişlerdir. Caesar muhaliflerinin bertaraf edilmesinin ardından ise, tıpkı Pompeius ile Caesar arasında olduğu gibi, Antonius ile Octavianus’un arası açılmıştır. Octavianus’un barışçıl çözüm aramasına karşın, Antonius saldırgan tavrını sürdürmüştür. Mısır’a geçip Kraliçe/Firavun Kleopatra ile ittifak kurması üzerine Octavianus için Antonius artık Roma için bir düşmandı. Her iki tarafın kuvvetleri MÖ 31 yılında Yunanistan açıklarındaki Actium’da karşı karşıya gelmişlerdir.

Actium’da Octavianus’un kazandığı zaferin ardından Marcus Antonius ve Kleopatra intihar etmişlerdir. Artık Roma için uzun yıllar süren iç savaş sona ermişti ve Caesar’ın hayalini kurduğu doruğa Octavianus ulaşmıştı. O artık kendi tabiri ile ‘’eşitler arasındaki birinci’’ idi. İç savaşların çıkmasına sebep olan cumhuriyet artık bitmişti ve Octavianus Roma’nın birinci imparatoruydu. Yenilen tarafta olan Brutus ve taraftarları ise tarihin huzurunda daima ihanetin sembolleri olarak simgeleştirilmişlerdir. Ancak Brutus ve diğer Caesar muhaliflerinin savunduğu tek şey Roma’yı Roma yaptığına inandıkları cumhuriyet kavramı idi… Bu noktada yazının da başında belirttiğim gibi tarih, güçlü olanı ve kazananı daima hatırlar. Caesar ve Octavianus/Augustus, daima gücün ve liderliğin simgeleri olarak insanlık tarihinde var olmuşlardır. Roma’ya diz çöktüren Kelt şef Brennus’un da dediği gibi; ‘’Vae Victis’’

http://gorgondergisi.com/romanin-kucuk-asyadaki-kabusu-vi-mithradates/

http://gorgondergisi.com/black-album-27-yasinda/

http://gorgondergisi.com/roma-imparatorlugunda-ucuncu-yuzyil-krizi-ve-gec-antikcag/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir