Bizans’ın Altın Çağı

Bu yazı Gorgon Dergisi’nin 8. Sayısında yayımlanmıştır.
Yazıyı görselleri ile birlikte okumak için 8. Sayımızı okuyabilirsiniz.

Yazar: Radi Dikici

Bizans İmparatorluğu 1123 yıl (330-1453) boyunca 13 Hanedan tarafından yönetilmiştir. Bu süre zarfında hiç beklenmedik bir şekilde Bizans tahtına oturan imparator ve imparatoriçeler dikkat çekmektedir. Örneğin aile geçmişi olarak hanedan ve çevresi dışından gelen I. Justinus (518–527), I. Basileios (867–886) ve V. Mikail Kalafates (1041–1042) imparatorluk makamına yükselmiştir. İmparatoriçeler için de aynı şeyi söylememiz mümkündür. Bazı imparatoriçeler Bizans’a başka coğrafyalardan gelen prensesler iken kimisi de asil ailelerin kızlarıdır. Bunların yanında meyhanede çalışanlar, dansözlük yapanlar ve hatta köle olup da erkeklerin hizmetine sunulanlar da vardır.

Bu yazıya konu olan I. Justinus, domuz çobanlığından gelmesine rağmen yeğenine imparatorluk yolunu açarak Bizans’ın Altın Çağı’nı başlattığı için önemlidir. Naissus (Niş) yakınlarında bir kasabada babaları ile birlikte çobanlık yapan üç kardeş şanslarını denemek için Konstantinople’a göçerler. İkisi çobanlığa devam ederken en küçükleri olan I. Justinus orduya yazılır. Başarısı nedeniyle 518 yılına gelindiğinde komutanlığa kadar yükselir.

O yıl İmparator I. Anastasius kalp krizi geçirmesi sonucunda yatağında ölü bulunur. Erkek evladı olmadığı için doğal olarak tahtın bir varisi yoktur. Bu yüzden tahta kimin geçeceği belli değildir. Senatörlerin yaptığı uzun toplantılar neticesinde gönülsüz de olsalar (Çünkü I. Justinus’un birlikleri toplantının yapıldığı salonu kuşatmıştır.) I. Justinus’u imparator olarak seçerler. Bu sırada I. Justinus kız kardeşi Vigilante’nin oğlu Justinianus’u evlat edinir. Justinianus çok iyi bir eğitim görmüş ve bir süre sonra bütün yönetimi üstlenmiş ve imparatorluğun gerçek yöneticisi, dayısının da isteği üzerine o olmuştur.

I. Justinianus’un yıllar sonra tanışacağı Theodora ise 500 yılında Girit’te yaşayan Akakius ve Lydia çiftinin kızları olarak dünyaya gelir. Aile daha sonra Hanya’dan 501 yılında kaçıp Konstantinople’a yerleşir. Babası 503 yılında ölür. 501 yılında doğan Anastasia ile birlikte üç çocuğun geçim sıkıntısı annenin omuzlarına yüklenir. O da Hipodrom yakınlarında sahne gösterileri yapar. Tüm hayatları Theodora büyüyene kadar büyük bir sıkıntı içinde geçer.

Theodora dansözlüğün büyük para getirdiğini fark eder. Ablası Komito’dan sonra dansözlük için uygun bir yaşa geldiğinde sahneye çıkar. Farklı bir şey yapmalıdır. Önce tüm dans kıyafetlerini değiştirir. Ne olursa olsun güzelliğini sonuna kadar kullanmaya hazırdır. Coppius’un Tiyatrosu’nda dans etmeye başlar. Bu tiyatro Pornai sokağının ve dönemin en modern, en ünlü ve en yeni tiyatrosudur. 330 yılından başlayarak 1000’li yıllara kadar Hipodrom’un hemen batısında bulunan Pornai Sokağı[1], Konstantinople’un eğlence merkezidir. Tiyatroları ve meyhaneleri ile ünlüdür. Ama ismini, esas itibariyle hayat kadınlarının faaliyet alanı olmasından ve gizlice yapılan pornografik seks gösterilerinden alır. Theodora çok kısa bir süre sonra o kadar ünlenir ki, hafta sonları geldiğinde dans ettiği salonda yer bulmak mümkün olmaz. Tüm Konstantinople Theodora’yı izlemek için akın akın tiyatroya gelir. Bunun sonucunda Theodora büyük paralar kazanır ki tüm aile artık refah içinde yaşamaya başlar.

Fakat her şeyin sonu olduğu gibi, dansözlük hayatının da bir sonu olacaktır. Nedenine bakalım:                                           

Devletin temel direği konsül I. Justinianus Theodora ile tanışır. Daha sonrasında ise I. Justinianus Theodora ile evlenmek ister. Ancak I. Justinus’un eşi İmparatoriçe Eufemia buna karşı çıkar. Bu nedenle dört yıl beklerler. İmparatoriçe ölünce yasal değişiklik yapılarak 525 yılında evlenirler. I. Justinianus’un imparator olan dayısı ölünce de 1 Ağustos 527 Pazar günü Ayasofya’da (Hagia Sophia) yapılan törenle birlikte taç giyerler.

I. Justinianus çok şanslıdır. Bizans tarihinin hiçbir döneminde bu derece yetenekli ve tecrübeli yöneticiler bir araya gelmemiştir. Birincisi istihbaratın başı hadım Narses’tir. Gerek imparator ve gerekse imparatoriçeye tüm ülkede cereyan eden olayları zamanında haber vermekte ve tam zamanında tedbir alınmasını sağlamaktadır. Ayrıca orduları yönetecek kadar üstün yetenekli bir komutandır. İkincisi imparatorluk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük, başarıdan başarıya koşan ve İtalya Fatihi ve Kuzey Afrika’da Vandalların varlığına son veren komutanı Belisarius’tur. Hukuk sahasında gerçek bir dahi vardır: Tribonian. Her ne kadar pagan olup rüşvet almadan iş yapmasa da dünyada bugün bile geçerli müspet hukukun mimarıdır. Son olarak, Bizans İmparatorluğu’nda vergi toplama o kadar sancılı bir süreçtir ki şiddet kullanarak da olsa bu işi başarıyla yürüten kişi Kapadokian’dır.

İmparator I. Justinianus’un kafasında ise iki büyük proje vardır. Birincisi Kuzey Afrika’yı işgal edip bir krallık kuran Vandalların ve İtalya’yı işgal edip orada krallık kuran Ostrogotların hâkimiyetine son vermek ve tekrar büyük Roma İmparatorluğu’nu ihya etmek iken, ikincisi Konstantinople’un imarıdır. 500 bine varan nüfusuyla Konstantinople 530 yılında dünyanın en büyük ve en gelişmiş şehridir. Büyük Saray’ın yanında meydanları, kiliseleri, manastırları, üniversitesi, Sampson Hastanesi ve Hipodromu ile dünyada benzeri yoktur. Ancak özellikle son yüzyıl içinde imparatorluğun çeşitli bölgelerinden göç edenler yüzünden, bu şatafatlı görünüşün altında büyük bir sefalet yatar hâle gelmiştir. Bu güzel şehir o günlerin kaderini daha uzun yıllar yaşayacak, yüzyıllarca, belki binlerce yıl da yaşamaya devam edecektir.

Büyük Saray ve Hipodromun hemen batı tarafında, Pornai Sokağı’ndan başlayıp Theodosius Limanı’na kadar uzanan bölümde yerleşim şekli düzensizdir. Bu bölümdeki yapılaşma gecekondu şeklindedir. Buna karşın şehrin üst tabakasında olan senatörlerin, üst düzey yöneticilerin, imparatorluk ailesi üyelerinin oturduğu bölüm Kutsal Havariler Kilisesi’nin de yer aldığı bölgededir. Yani bugünkü Fatih, Çarşamba ve Edirnekapı’nın olduğu bütün bölgede, konaklar ve bahçeli evler vardır. Bu bölgenin güneyinden başlayan ve Altın Kapı’ya kadar olan kısmında (Zeytinburnu) yapılaşma biraz daha düzgündür. Ama göçler sürdüğü için büyüme devam etmektedir. Ancak çok önemli bir husus vardır. Hiçbir zaman yapılaşma sırasında Theodosius surlarına beş yüz metreden fazla yaklaşmak mümkün değildir. Bu tedbir, şehrin korunması ve güvenliği bakımından önemlidir. Bu nedenle bütün imparatorlar bu yasağı titizlikle uygulamışlardır.

Göçlerin doğal bir sonucu olarak, Konstantinople’da çeteler türemeye başlar. Bu çeteler haraç keser ve hırsızlık yaparlar. Valilik çok şiddetli tedbirler almasına ve suçluların çoğunu idam ettirmesine rağmen kontrolü sağlayamaz. Her gün Narses’e, oradan da imparatora intikal eden istihbarat raporları hiç durmaksızın yeni olayların vuku bulduğunu gösterir. Özellikle Yeşiller’in bir bölümü tam bir gangster çetesi olarak organize olmuşlardır. Ancak bütün çalışmalara rağmen çetenin başına bir türlü ulaşılamaz ve olaylara engel olunamaz.

I. Justinianus her ne pahasına olursa olsun, Konstantinople’da göçü durdurmaya, çeteleri yok etmeye ve şehri yeni baştan inşa etmeye kararlıdır. Ancak her zamanki gibi sorun, bu bölgedeki binaların nasıl yıkılacağıdır. Bu konuda Büyük Saray’da çalışan mimarlara emir verir. Onlar proje hazırlarlar ama yıkıma çare bulamazlar.

10 Ocak 532 Cumartesi  günü Mavilerle Yeşiller[2]  arasında çıkan kavga sonrasında vali yedi kişiyi tevkif eder. Bunları asılmak üzere Galata’ya götürür. Biri Mavilerden diğeri Yeşillerden iki mahkumun asılırken ipleri kopar. Keşişler onları alıp manastırlarına götürürler. Yeşillerin bir sözcüsü üç gün sonra Hipodroma yarışlar için gelen imparatora onları affetmesi için ricada bulunur ama imparator kabul etmez. Tarihte ilk defa, birbirlerine düşmanlık besleyen Maviler ve Yeşiller  birleşerek, “Nika, Nika!..” diye  tezahürata başlarlar. Nika’nın iki anlamı vardır: Birincisi “belki kazanırsın”, ikincisi ise “zafer”. İmparator Hipodromu terk ederek saraya döner. Hipodromdan çıkan güruh bir isyan başlatır. Önce hapishanedeki mahkumları serbest bırakırlar, sonra da valilik binasını, Ayasofya’yı, Aya İrini’yi ve aradaki Sampson Hastanesi’nin bir bölümünü yakarlar. Çıkan yangın Büyük Saray’ın bir bölümüne zarar verirken rüzgârın da etkisiyle isyan edenlerin oturduğu ve imparatorun da yıkmayı düşündüğü Hipodromdan Thedosius Limanı’na kadar olan bölge yanar kül olur.

Asiler kontrol edilemez hâle gelir. İmparator Anastasius’un yeğeni Hypatius’u (kendisi istemese de), Justinianus’in yerine imparator seçerler. Artık şehrin tek hâkimi onlardır.

I. Justinianus çaresiz ve daha çok da kararsızdır. Sonunda hazineyi alıp kaçmaya karar verir. İşte tam o sırada başında tacı sırtında erguvan rengi peleriniyle imparator ve müşavirlerinin olduğu salona Theodora girer. Dünyanın kaderini değiştirecek o meşhur konuşmasını yapar:

“Buraya gelmeden önce çok düşündüm,” der, orada bulunan herkesin gözlerinin içine bakarak. “Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf etmeliyim ki, olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla seçenek de bırakmamaktadır. Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir seçenek bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve aklıselim düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir imparator için katlanılamaz bir durumdur. Bana gelince, ben bu erguvan rengi giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana imparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum.”

Theodora, I. Justinianus’e doğru dönüp konuşmasına devam eder:

“Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir… Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; ‘Erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır…’”    

Theodora’nın kendisiyle gelmeyeceğini anlayan ve onsuz hayata katlanması mümkün olmayan Justinianus, etrafındakilere döner ve “İmparatoriçenin dediğini yapın,” der.

Theodora hemen kendisine, Mundus ile başkomutan Belisarius’u çağırmalarını ister. İmparatoriçenin onlara verdiği emir şöyledir:

“Daha önce bana saray muhafız birliği ve şehir dışındaki birliklerle emrinizde toplam yedi bin kişi olduğunu söylemiştiniz. İmparatorun izniyle şehir dışındaki birliklerin tamamı bu akşam şehre girecek. Yarın dünya tarihinde yeni bir sayfa yazılacak. İsyancılara öyle bir ders verilecek ki, hiç kimse bundan böyle meşru hükümdarına isyan etmek gücünü kendinde bulamayacaktır. Sizlere emrediyorum. Yarın Hipodromun kapılarını kapatarak birliklerinizi içeri sokacaksınız. Bir tek kişi, ama bir tek kişi sağ kalmayacak, isyancıların tamamı yok edilecek. Sonra da onları isyana teşvik edenlerin tamamı yakalanarak sarayın zindanına atılacak ve tümünün hesabı orada görülecektir.” 

İmparator dâhil hiç kimsenin Theodora’nın verdiği emre itirazı olmaz. 19 Ocak 532 Pazartesi günü Hipodroma giren birlikler bir tek kişi sağ kalmamacasına 30 bin kişiyi katlederler. İsyan sona erer. Garip bir şekilde Justinianus’un yıkacağı bölgeleri yakarak yok eden ve Konstantinople’a yeniden inşa fırsatı veren asiler olur. Önce yanan bölgeler temizlenir. Sonra geçici kurulan çadırlarla evsiz kalanlara kış şartları içinde barınak ve beslenme imkânı sağlanır. Ama esasında şehrin imarı için dönemin iki büyük mimarı görevlendirilir: Trallesli Anthemius ile Miletli İsidoros. İkisi, yanındaki ekiple birlikte büyük bir Konstantinople projesi hazırlar. Şehrin yeni baştan inşası başlar. İlk olarak Büyük Saray, Sampson Hastanesi ve Zeuxippus Banyosu’ndaki hasarlar giderilir. Sonrasında şehirde halkın yaşadığı yanan bölümde Aya İrini ve Ayasofya’nın yapımına başlanır.

I. Justinianus artık elli yaşındadır. Yaşlandığını düşündüğünden dolayı Ayasofya’nın bir an önce dünyada eşi benzeri olmayan bir eser olarak ortaya çıkmasını istemektedir. Bunun için her türlü kaynağı, imkânı ve önceliği Ayasofya’ya verir. Dünyanın her tarafından ustalar, inşaat işinde çalışmış yetişkin kişiler Konstantinople’da toplanır. Gece gündüz, yirmi dört saat ve her vardiyada beş bin kişi olmak üzere çalışma devam eder. İmparatorluğun her tarafından en kaliteli inşaat malzemesi ve mermer başkente gönderlir. Bunlar arasında mermer sütunlar dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’ndan, döşeme ve duvarlar için beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, pembe mermerler Afyon yakınlarından, sarı mermerler Mısır Ba’albek’ten, yeşil somakiler Thesalya ve Mora Yarımadası’ndan getirilir. Yapımı tam beş yıl, on ay ve dört gün süren Ayasofya 27 Aralık 537 Pazar günü büyük bir törenle ibadete açılır.

O gün, orada yapılan törenin eşine bir daha Bizans tarihinde rastlanılmayacaktı. Ayasofya’nın bahçesinde sadece davetliler, dışarıda ise mahşeri bir kalabalık vardı. Bahçe içinde ve dışında kurulan çadırlarda devamlı yiyecek ve şerbet dağıtıldı.

I. Justinianus ve Theodora doğal olarak ilginin odağıydılar. Bilmekteydiler ki bu, o güne kadar dünyada inşa edilen en büyük, en görkemli kiliseydi ve onun ululuğuna dünya durdukça hiçbir kilise yaklaşamayacaktı bile…

Ayasofya’ya giriş için iki büyük ana kapı vardı. Ortadaki ana kapı sadece imparator ve imparatoriçenin girişi için ayrılmıştı. Justinianus ve Theodora o kapıdan içeri girdiler. Yandaki büyük kapıdan ise Anthemius ve genç İsidoros onları takip etti. İçeri girildiğinde on metrelik bir koridordan geçiliyordu. Bu koridordan sonra ise kilisenin iç bölümüne geçmek için yine on metrelik bir koridorun aşılması gerekiyordu…

I. Justinianus ve Theodora, içeri girince diz çöküp dua ettiler. Justinianus’un ağzından kendiliğinden şu sözler döküldü:

“Süleyman işte şimdi seni geçtim!…” Diğer bir tarihi kayıt da şöyledir: “Solomon, şimdi seni yendim.”

Justinianus’un kast ettiği, milattan önce 10. yüzyılda Filistin’de hüküm süren ve Kudüs’te yarattığı efsanevi eserlerle anılan İsrail Kralı Solomon, yani Süleyman Peygamber’di. Filistin’in şimdiki hâkimi olan Justinianus ise Ayasofya ile onu geçtiğine inanıyordu. Bundan böyle 500 bin nüfusu ve modern yapıları ile Konstantinople “Şehirlerin Kraliçesi” unvanına gerçekten sahip olmuştu.

 

Dipnotlar

[1]  Pornai Sokağı, bugünkü Sultanahmet Meydanı’nın batısında, iki tarafı mütevazı apartmanlarla Asmalı Çeşme Sokağı adıyla durmaktadır. Artık orada ne tiyatro, ne meyhane ve ne de hayat kadınları var. Üstelik Osmanlı döneminde yapılan “İbrahim Paşa Sarayı” sokağı ortasından keserek  yarısını yok etmiştir. (Y.N.)      

 

[2]  Hipodromda araba yarışlarında dört renk temsil edilirdi. Maviler, Yeşiller Kırmızılar ve Beyazlar. Hepsinin ayrı taraftarı vardı. Bunları bugünün Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor taraftarlarına benzetmek mümkündür. (Y.N.)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir